30 Ocak 2018 Salı

Lumpenlik ve Taraftarlık

Lümpenden taraftar olmaz. Gerçek taraftardan da lümpen olmaz. Taraftarlık demek lümpenlik demek değildir. Zaten lümpenleşmiş bir taraftar profili, aidiyet sapmasına uğramış, ait olmayı sosyal anomali haline getirmiş, takımına ve kulübüne yararı olmayan taraftarlık profili demektir. Bu tür taraftar profili “tetikçi” diye tanımlanabilecek bir işlevselliği olan kişi ve kişilerden oluşan grup yapılanmaları şeklinde ortaya çıkar.
Bunun yanı sıra kendi ilkeleri, doğruları ve hatta toplumsal ideolojileri olan, takım veya kulüp bağlılıklarını bununla ilişkilendiren yapılanmaları lümpenlik ve lümpen taraftarlıktan ayırmak gerekir. Çünkü bu iki taraftar yapılanmasını birbirinden kesin olarak ayıran en temel ölçüt, “tapınmaya” varan bağlılık konusundaki ayrışmalardır. Bunun yanı sıra çok önemli diğer bir ölçüt, olay ve olguları fanatizm ölçeğinde bir aidiyet ile mi, yoksa toplumcu yaklaşım modelleri ile mi değerlendirip değerlendirmedikleri ile ilgilidir. Taraftar gruplarının kendi içinde dahi bu tür mikro ayrışmaların veya hizipleşmelerin olduğu bilinmektedir.
Taraftar lümpenleşmiş bir taraftarsa, oradaki aidiyet bir kulübe veya bir takıma bağlılıktan ziyade (aidiyet ve bağlılık meselesi de tartışmalıdır) kişilere ve bazı hegemonik yapılara bağlılık biçiminde kendisini gösterir. Lümpenlik kavramı da zaten “bilinçlenmemiş, kolay provokasyona gelen, kolay saptırılabilen, üstüne vazife olmayan görevlere soyunan, kişiliğini bulmamış kişi, grup veya sınıfları”anlamında böylesi taraftarlık profili ile çakışmaktadır.
Lümpen taraftar “kendisi olmayan, olamayan” taraftardır. Lümpen taraftar geçmiş ile gelecek arasında bağlantı kurmayı beceremeyen, neden sonuç ilişkisinden çok uzak, savrulan taraftar demektir.
Sporda lümpenlik, siyasette lümpenlik, “memleket sevdalısı” olmakta lümpenlik… Bunların hepsi de toplumsal ve sınıfsal karmaşanın sonucu olan yapılanmalardır.
Her yerde ve her alanda giderek artan lümpenlik serisi elbette tesadüfî bir sonuç değildir. Ancak kullanışlı araçlar olması nedeniyle pohpohlanan ve desteklenen lümpenlik yapılanmaları uzun vadede tam bir kirliliktir.
Lümpenlik serseriliktir, sorumsuzluktur, dolayısıyla savrulmaktır. Lümpenlik fanatizmle birleşmiş goygoyculuktur. Lümpenlik nerede, nasıl ve ne amaçla ortaya çıkarsa çıksın orada “üretmemek ve yaratmamak” üzerine kurgulanmış, asalak bir yapının toplumsal çürümüşlüğüne denk gelen bir durumun varlığına işaret eder.
Lümpen taraftarlık, yönlendirilmeye ve kullanılmaya uygun, kişilik ve bilinç düzeyinde sosyal ve ekonomik farkındalık oluşturamamış, bu nedenle de aidiyetleri sorunlu bir taraftarlık profilidir.
Siyasetten spora, spordan da siyasete tekabül edişi olan, lakin son yıllarda ilginç bir şekilde bu geçişe müdahale edilmeye çalışılan bir yapılanmaya da dikkat çekmek gerekir.
Örneğin "Galatasaray Evimiz, Fatih Terim Babamız" taraftarlığı ile ilgili bir taraftarlık fotoğrafına bakıldığında başka bir toplumsal fotoğrafın somut olarak ortaya çıktığını görürsünüz. Takımların veya kulüplerin hangisi olduğu hiç önemli değildir. Çünkü hepsinde benzer yapılanmalar sosyoekonomik-sosyokültürel nedenlerin ve gerekçelerin bir sonucu olarak oluşmaktadır. Görselin önemi genel bir fotoğraf sunuyor olmasıyla ilgilidir. Türkiye’yi içeren bir kompozisyonun yansımasıdır bu.
Bu öne çıkmış, önde olan, güçlü görülen, güçlü olduğuna inanılan kişi veya kişilere tapınma derecesinde bağlılık üzerinden kendini ikame etme, kendini gerçekleştirme ve kişilik açlığını giderme ihtiyacının sonucu kurgulanmış lümpenliğin somutlanmış olmasıdır. İkincisi lümpenliğin pratik anlamda en verimli başlangıç alanları liseler ve lise dönemi gençleridir. Onun içindir ki, siyasetçiler için özellikle “çocuk ve gençlere el atmanın” neden bu kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.
Gençlerin “baba” diye hitap edecek kadar flama açtığı bir “gençlik histerisi” elbette kan bağı olan bir babalıktan ziyade sığınılan, eli eteği öpülen, her şeyin efendisi, ağa, reis, şeyh tiplemeleri ile figürleştirilebilecek güce tapmacılığın ileride nasıl bir lümpenleşmeye evrileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Elbette kötü bir durum aslında… Feodal ağalığın, kasaba tüccarlığına, oradan da kent simsarlığına evrilmiş taşra burjuvazisi egemenliğinin Türkiye çeşitlemesidir bu. Bu yüzyılda “babalık” hâlâ bu şekliye devam eden bir kitlesellik buluyorsa, alınması gereken yol daha çok uzun demektir. Yol yanlış olunca varılacak yer de arzulanan yer olamayacaktır.
Yapılması gereken sporda ve spor taraftarlığında da yolu değiştirmek olmalıdır. Bunun için sporu önce siyasetçilerden, sonra tüccarlardan ve aynı süreçte asalaklardan korumaktan öte kurtarmak gerek. Çünkü korumak için çok geç kalındığı ortada.
http://sendika62.org/2018/01/lumpen-taraftarlik-ismail-topkaya-470051/

Etiketler: ,

YAŞASIN!!! SİVAS SPOR ROBİNHO'YU TRANSFER ETMİŞ

Bir Anadolu takımının diğerlerinden eksik kalmayıp popüler bir ismi transfer ederek futbolumuzun ne kadar büyüdüğünü kanıtlaması gerekirdi. Sağ olsun kanıtladılar.. Aslında daha önce de kanıtlamışlardı.
Yeterince yabancısı olsa da "medyatik getirisi" yüksek bir transfer her halükarda şahane olurdu! İşte oldu...
Artık "Sivas ve Sivasspor huzura erecektir hayırlısıyla"...
Futbolumuzun ne kadar "gelişmediği" ama ne kadar büyüdüğü bir kez daha bir Anadolu kulübü tarafından tescil edildi.
Kamu destekli Başakşehirler, Osmanlısporlar ve diğerleri ile yetinecek değildik ya... Sivasın neyi eksik?
Yaşasın futboldaki büyük para/küçük esnaf fantezileri.
Yaşasın futbol ve kulüpler üzerinden birilerinin "yağma hasan böreği"...
Gazetelerde yer alan haberlere göre 1.5 yıllık sözleşme imzalayan Brezilyalı yıldıza bonuslar hariç toplam 2 milyon euro ödenecekmiş. Basına yönelik açıklamalarda bulunan Robinho, "Sivasspor'un büyük bir projesi olduğunu ve bu projeye katılmak istediğinden dolayı Sivas'a geldiğini" dile getirmiş. Bu projenin ne olduğunu elbette merak etmiyoruz. Çünkü futbol finans piyasasında transfere dayalı şampiyonluk projesi denilen şey Chelsea ve türevi kulüplerin arkasında yer alan büyük finansörlerin başka yerlerden kazandıkları paraları spora yatırım ve başka mali gerekçe amaçlı aktarmayı gerektiren bir kulüp olmayı gerektirir. Sivasspor hangi mali yapısı ve işleyişi ile böylesi bir projeyi hayata geçirecektir işte burası merak konusudur.
Bu arada Robinho yaptığı açıklamada Sivasspor'da görev yapmış Roberto Carlos ve Cicinho ile sürekli iletişim içerisinde olduğunu belirterek Sivassporun "iyi bir kulüp olduğunu, iyi bir atmosferin, taraftarın iyi olduğunu söylediler. Cicinho ile birlikte oynamıştım, iyi bir arkadaşım, onun tavsiyeleri üzerine Sivasspor'a gelmeyi tercih ettim." diyerek aslında Türkiye'deki futbol işleyişinin bir yönünü de somutlamış oldu.
Peki, Robinho ve diğer yabancılar kurtaracak mı Sivası? Daha önce Cicinho ve Carlos kurtarmış mıydı?
Bizim ve bizim gibi birçok kişinin birer spor sever ve futbol sever olarak Türkiye futbolu ile ilgili merak ettiklerimizi Sivasspor özelinde sorarak konuyu kapatalım;
Sivas ve çevresinde futbol oynayacak çocuk ve genç yok mudur? Sivasspor neden ve niçin oyuncu yetiştirmiyor veya yetiştiremiyor? Sivassporun futbol altyapısı yok mudur? Altyapılara ne kadar para harcanıyor Sivassporda? Sivasspor altyapı birimlerinde görev yapan antrenörler ne kadar maaş alıyorlar? Ya da alabiliyorlar mı?
Robinho ve diğerlerine ödenen para ile geleceğe yönelik ne kadar yatırım yapabileceğinin hesabını yapmış mıdır Sivasspor? Ve Sivasspor geliri ile gideri arasındaki farkı ve dahi bu farkın nasıl kapatılabileceğini açıklayabilir mi?
Son söz;
Kulüp bulamayan, bırakınız kulübü saha ve alan bulamayan çocuklar ve gençler ne olacak peki?
Onlar insan değil mi? Onlara para harcamak gerekmiyor mu? Onlara oyun alanları, sahalar açmak gerekmiyor mu? Onlara fırsat ve imkan yaratmak sorumluluğumuz yok mu?
Sizin ve diğerlerinin kendi özkaynaklarını inkar eden, gözetmeyen, değerlendirmeyen spor ve futbol anlayışınız batsın. Batsın ve battığı yerden bir daha çıkamasın. Bu yabancı karşıtlığı veya düşmanlığı değildir. Sporda ve futbolda yabancı karşıtlığı ve düşmanlığının çözüm olmaması başka bir şey, kendini yabancılara teslim etmek ve futbol finans kapitalinin elinde oyuncak olmak ve kişisel sefa sürmek başka bir şeydir.

https://indigodergisi.com/2018/01/robinho-sivasspor-transferi/

Etiketler: ,

15 Ocak 2018 Pazartesi

FUTBOLDA ALTYAPILAR VE NE YAPMALI?

Çocuklar ve gençler ile spor ilişkisi konusunda çok uzun süreden beri giderek artan bir şekilde sözü edilen kavram “sporda altyapı” konusu ve meselesidir.
Ağırlıklı olarak futbol özelinde daha çok konuşulan ve tartışılan altyapılar, esasen Türkiye’de son 20-30 yılın piyasalaştırılan sporun ve futbolun bir yansıması olarak gündeme gelmiş bir konudur.
Günümüzde sporda ve özellikle daha çok rağbet görmesi nedeniyle futbolda altyapılar, sporcu/futbolcu olma hayallerinin ve isteklerinin “simsarlaştırılmış bir hoyratlıkla” kulüplerin altyapı birimlerince ve özel spor okulları aracılığı ile yürütülmektedir.
Çoğu özel spor okulları paralı etkinlik alanları olup, sağlıksız halı sahalara sıkıştırılan 45-60 dakikalık ve haftada iki bilemedin üç günde yürütülen, kıyaslama ve yarıştırma nedeniyle “duygu istismarının” yaşandığı/yaşatıldığı yerlerdir. Kulüpler ise “sporcu/futbolcu olma hayalleri ile beslenen” seçilmiş çocuklardan oluşan, bir müddet sonra çoğu için “Bundan olmaz” dendiği, referansı olanların devam ettiği, daha kötüsü yaşlarının çok üzerinde performans beklentisi ile ağır çalışmalara tabi tutulan çocukların “yarış atları” haline getirildiği, “kazanmanın biricik başarı” olarak gösterildiği ve yaşatıldığı yerlerdir.
Sporda altyapıların başarılı olma ölçütü üstyapılara oyuncu yetiştirmek, yetiştirilen oyuncuları üstyapılara taşıyabilmek olarak belirlenmiş olsa da eksik veya “endüstriyel sporun altyapıya bakış açısı” bağlamında bir tanımlamadır. İşte tam da bu noktada tartışmalı bir durumdur. Çünkü bu bakış açısı ve mevcut uygulamalar altyapılara bakış açısının değişmesi gerektiğini ve buradan hareketle yeni bir “altyapı spor politikası” oluşturulması ihtiyacını gündeme getirmektedir.
Endüstriyel spor diye ifadelendirilen, daha çok futbol için “endüstriye futbol” bağlamı ile kullanılan “ticari futbola” karşı bir eleştirimiz, hatta eleştiriden öte “piyasa-spor” ilişkisine karşı bir duruşumuz varsa, altyapıları “spor ticaret şirketlerine” oyuncu yetiştiren yerler olarak görmemek gerektiği de açıktır.
Altyapıları sadece üstyapılara seçilmiş çocuklardan oluşan “oyuncu yetiştirme” yerleri olarak görmeyen spor eğitimcileri, antrenörler ve altyapıların olması gereken ideal kurumlar olması konusunda yazan, çizenler kişiler olarak şu anki mevcut yaklaşımların ve uygulamaların içinde yer alarak bir anlamda endüstriyel futbola ve dolayısıyla “ticari futbol şirketlerine” ve onların ağababaları olan “finans kapitalin futboluna” hizmet etmektedirler. Bu anlamda içinde yer alınan sistemin hem aktörleri hem de muhalifleri olarak bir çelişki ve bir tutarsızlık içinde olunduğunu kabul etmek gerekir.
Bu çelişki ve tutarsızlıktan kurtulmanın yolu, “altyapılar mademki endüstriyel hale gelen üstyapıların beslenme yerleridir. O halde söz konusu ticari futbolun gereği olan işleri, görevleri de kendileri yapsınlar ve sorumluluklarını yerine getirsinler. Futbol aracılığı ile kazandıkları büyük paraların bir kısmını buralara ve buralarda emek verenlere harcasınlar, harcamıyorlarsa canları cehenneme” deyip altyapıdaki tüm emek yoğun işleri bu ticari kurumlara “yok pahasına” hizmet etme ve üretim yerleri olmaktan çıkarmak gerekir.
Nasıl peki? Elbette örgütlenerek. Kolay mı futbolda örgütlenmek? Çok zor. Ama imkânsız değil. Daha somut olarak söylemek gerekirse, esasında yapılması gereken futbolun kendi karakteri içinde alternatif çözüm üretmektir. Bu durumda tüm altyapı emek aktörleri “çocukları ve gençleri” ticari futbol şirketlerine hazırlamakla mükellef olmanın dışına çıkmayı başarmak zorundadırlar. Bu anlayış spor altyapılarını daha insancıl ve daha toplumcul bir yapıya yönelmesi ve işlevselleştirilmesi demektir.
Altyapıların endüstriyel sporun/futbolun paravan yetiştirme yurtları veya ücretsiz emek pazarları olmasına karşı olanlar, altyapıları bu karakterinden çıkararak, tüm ülkenin çocuklarına açıp, herkesin spor yapma haklarını karşılayacak “fırsat ve imkan alanları” haline dönüştürülmesini sağlamakla mümkündür. Daha fazla çocuğa, daha fazla olanak tanıyarak, onlara birilerinin istediği şekilde değil, olması gerektiği şekilde yetişmelerine katkı sağlayacak bir model ancak bu modeli savunanlarca gerçekleşebilir.
Özetle başa dönüp, sonuca bağlamak gerekirse; sporda altyapılar iki model üzerine inşa edilmelidir:
  1. Altyapıları istekli ve yönlendirilmiş olan tüm çocukların ve gençlerin spor yapmalarını sağlayacak bir işleve sahip kılma; “Kamusal Spor Eğitimi” modeli ve yapılanması.
  2. Özellikli çocuk ve gençlerin üstyapılar tarafından kendi ihtiyaçları ve gelecekleri konusunda kurumsallaştırılmış akademilerine yönlendirmek; “Profesyonel Spor Eğitimi” modeli ve yapılanması.
Bu bağlamda son söz; bir ülkenin tüm altyapıları üç, beş, on tane ticari futbol şirketine göre planlanamaz ve işlevselleştirilemez. Bu o ülkeye, o ülkenin çocuklarına ve sporuna ihanettir. Öncelik ve esas olan herkesin, istediği kadar, istediği her yerde ve istediği zaman spor yapması, spor yapacak fırsatı ve olanağı bulabilmesidir.

Etiketler: