20 Mart 2019 Çarşamba

YABANCI OYUNCU SAYISI MESELESİ VE TÜRKİYE FUTBOLU


Türkiye Futbol Federasyonu’nun daha önce verilmiş direktif doğrultusunda yabancı oyuncu konusunda üzerinde çalıştığı planlama tartışmaya açıldı. 6+2+2 şeklinde formüle edilen planlama toplamda 10 yabancı oyuncuyla sözleşme yapılabilmeyi amaçlıyor. İlk 11’de 6 yabancı oyuncuya izin veren düzenleme kulübede 2, tribünde 2 olmak üzere toplamda 10 yabancı oyuncu transferi ile sınırlandırılan bir yapıyı amaçlıyor.
İlgili düzenlemenin 21 Mart’ta yapılacak toplantıda Kulüpler Birliği ile birlikte tekrar masaya yatırılacağı ve son şeklinin verileceği söyleniyor. Bu arada belirtmekte yarar var; yabancı oyuncu düzenlemesinin nasıl olması gerektiği aylar önce devlet yönetimindeki tek belirleyici tarafından ifade edilmiş bir konuydu. Nitekim sözde tartışılan düzenleme, daha önce ifade buyurulmuş düzenlemedir.
Biz konuyu başka bir açıdan ve başka bir esas üzerinden değerlendirmeye çalışacağız. Türkiye futbolu ve Türkiye futbolunun gelişimi bağlamında bir düzenleme yapmak demek, sadece yabancı oyuncu sayılarının ne olacağı ile ilgili bir düzenleme yapmak değildir. Çünkü yabancı oyuncu yasağı veya serbestliği bir ülkenin futbol gelişimini doğrudan tek başına belirleyen bir etken ve unsur değildir. Çözüm ise hiç değildir.
Etken veya esas çözüm daha başka bir iştir. Yabancı oyuncu sayıları veya sınırlamaları üzerinde oynanarak, Türkiye futbolu sorunu ve geleceği konusunda bir arayış peşinde olmak veya bir çözüm üretmek olası değildir. Yabancı oyuncu sayısının tamamen serbest bırakılması ile tamamen yasaklanması demek asla bir arayış veya “çözüm” olamaz.

Dert “Türkiye futbolu nasıl kurtulur?” olsaydı…

İlgili federasyon ve özellikle Kulüpler Birliği için asıl mesele Türkiye futbolunu geliştirmek olsaydı, öncelikli konunun “futbol düzeni” ve “futbol işleyişine” dair çalışmalar olması gerekirdi. Bu konuda özellikle Kulüpler Birliği, işi ve gerçek amacı tamamen ticari futbolun gereklerine ve ihtiyaçlarına göre biçilen rolü oynamak ve paranın futbolunu düzenlemekle mükellef bir yapıdır.
Gerçekten bu kurumların dertleri ve amaçları “Türkiye futbolu nasıl kurtulur?” gibi bir sorunun yanıtını ve çözümünü üretmek olsaydı yapmaları gereken toplantılar, yabancı oyuncu sayısının ne olması gerektiği konusunda değil, örneğin aşağıdaki konu başlıklarıyla ilgili olmalıydı:
  1. Kulüplerin ödeyemeyecekleri kadar borç altına girerek transfer yapmalarını önlemeyi düzenleyen yönetmelikler.
  2. Kulüplerin kendi altyapılarından gelen oyunculara yer verme ile tüm altyapılardan gelen oyunculara kadrolarında yer verme konusunda bir “altyapı kotası” belirleme gibi konu başlıkları ile ilgili planlamalar.
  3. Kulüplerin yabancı oyuncu transfer etme istekleri ile yabancı oyuncu transfer etme amaçları arasında anlamlı ve gerçekçi ilişki ve bunun denetim sistematiği kuracak düzenlemeler.
  4. Yabancı oyuncu transfer edebilme ve oynatabilme hakkı ve ayrıcalığının, kulüpler arası eşitsizliği gidermeyi de amaçlayacak biçimde özkaynak modelini harekete geçirmeyi tetikleyecek, “altyapıdan gelen oyuncu sayısı ile yabancı oyuncu sayısı” arasında oran tartışması ve çalışması.
Bu bağlamda bakıldığında yazılı ve görsel medya başta olmak üzere, sosyal medya üzerinden yapılan çoğu değerlendirmenin, meseleyi salt “yabancı oyuncu” üzerinden götürdüğü görülmektedir.
Bilindiği üzere yabancı oyuncu ile ilgili düşünce ve görüşler kabaca iki farklı eksende somutlaşmaktadır.
  1. Yabancı oyuncu sınırlaması gereksizdir.
  2. Yabancı oyuncu yasağı veya sınırlaması gereklidir.
Diğer tüm görüşler ise bu maddelerin farklı çeşitlemelerinden ibarettir. Yani özetle “Yasak olmasın ama sınırlama ve düzenlemeler olsun” biçiminde olan görüş ve düşüncelerden oluşmaktadır.

Yabancı oyuncu yasağı neyi geliştirecek?

Oysa asıl mesele veya meselenin asıl tartışılması gereken konusu “Türkiye sporu ve futbolunun gelişimi”dir. Bir ülkenin sporda ve futboldaki gelişiminin yabancı oyuncu yasağı veya yabancı oyuncu serbestliği ile doğrudan ilişkisi yoktur. Bir ülkenin futboldaki gelişimini belirleyecek olan şey;
  1. Futbol oyunu konusundaki aşaması ve düzeyidir. Yani futbol oyununu ulusal seviyede nasıl oynadığı ve ne düzeyde geliştirmiş olduğudur.
  2. Ne düzeyde ve nitelikte futbolcu geliştirmiş ve geliştirmekte olduğudur. İkisi birbiriyle ilgili ama farklı şeylerdir.
Bunun için yabancı oyuncu serbestliği veya yasağı doğrudan etkili değildir. Eğer futbola bakışınız, futbol anlayışınız, futbol düzeniniz, futbol modeliniz ve futbol işleyişiniz iyi, doğru, sağlam ise yabancı serbestliği zararlı değildir.
Yok, eğer futbol anlayışınız, futbol düzeniniz, futbol modeliniz ve futbol işleyişiniz iyi, doğru ve sağlam değilse yabancı yasağı da sizi geliştirmez.
Futbol konusunda bir ülkenin sorunu veya çözümü öncelikle yabancı oyuncu meselesi değil, o ülkenin futboldaki durumudur.
Yabancı oyuncu serbestliği bir ülkeyi futbol açısından tek başına geliştirmez. Yabancı oyuncu yasağı da bir ülkeyi futbol açısından tek başına geliştirmez. İçeride üretim adına yapılması gerekenleri en iyi şekilde yapmadan, dışarıdan almak veya dışarıyı tamamen kapatmak gelişim adına çözüm davranışları değildir.
Örneğin, tıpkı domates, biber, patlıcan üretimi için yapılması gerekenleri yapmadan, bu ürünleri dışarıdan almanın çözüm olmayacağı gibi… İçeride yapılması gerekenleri yapmadan dışarıdan almayı yasaklamak içeride domates, biber, patlıcan ihtiyacı için yeterli ve gereken çözüm olmayacaktır.
Meselenin çözümü dışarıda ve dışarıyla ilgili değil, içeride ve içerisi ile ilgilidir. Meseleyi sadece yabancı oyuncu sayısı veya sınırlaması üzerinden tartışmak, Türkiye futboluna doğrudan olumlu veya olumsuz bir katkı sağlamayacaktır.
Her alanda olduğu gibi spor alanında da yerelin güzelliği ile evrensele ulaşmanın gereklerini yerine getirebilme arasındaki denge ancak “bağımsız Türkiye” temelinden hareket ederek gerçekleşir. Bu alanda da kendine yeten bir ülke olmak ihtiyacı çok açıktır.
Finans kapitalin ticari spor ve ticari futbol anlayışı ve onun yerli işbirlikçileri ile gidilecek yolun sonu borç batağındaki kulüpler, spor tüketicisi konumundaki kitleler ve sözde “marka olma” ve “pazarlama” peşinde koşan mirasyedi “liberal spor adamları” taşeronluğunda tam bir spor ve futbol sömürge pazarı haline gelmektir.
Kaynak: http://sendika63.org/2019/03/turkiye-sporunu-ve-futbolunu-yabanci-oyuncu-uzerinden-tartismak-537893/

Etiketler:

11 Mart 2019 Pazartesi

Bana futbolda gidişatın resmini çizebilir misin Abidin? Ya da endüstriyel futbolu nasıl alt ederiz?

Liverpool taraftarı, futbolun endüstriyelleşmesi sonucu artan bilet fiyatlarını protesto etmiş, protesto büyük ses getirmişti.
Daha birkaç hafta önce, Süper Lig’de futbol takımları olan kulüpler başta olmak üzere profesyonel kulüplerin 14 milyar lira civarında olan borçlarının kamu bankaları aracılığı ile yapılandırılması gündeme gelmişti.
Özellikle “dört büyük” takımın kulüpleri başta olmak üzere, “finansal fair-play” konusunda UEFA ile sorunlu ilişkilere ve bazı yasaklara uğramış ve uğrayacak olan kulüplerimiz, sanki ekonomik meselelerini çözümlemişler gibi, 2019 yılı başı itibariyle gerçekleşen son ara transfer döneminde dahi oyuncu transferine ve borçlanmaya devam ettiler.

Dört büyüklerin borç yığınağı

Son 6 yıl itibariyle Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor’un toplam borcu %360 oranında artmış. Bunun nedeni elbette ülke ölçeğinde yanlış ve öngörüsüz spor politikaları, ulusal denetimden uzak kulüp yönetim biçimleri ve bunlardan bağımsız olmayan tüketici konumundaki popülerlik peşinde koşan taraftar kitlesi olsa gerektir.
Dört kulüp örneği üzerinden bakıldığında Ağustos 2012 itibariyle toplam borç yaklaşık 2,1 milyar lirayken; bu rakam 2013’te 2,6 milyar, 2014 de 3,5 milyar, 2015’de 4,6 milyar, 2016’da 5 milyar, 2017’de 7,1 milyar liraya yükselmiş durumdadır. 2018’in ilk 6 ayındaki oran ise 2017 yılı aynı dönem borcunun %34 üzerindedir. Özetle 2012 yılında yaklaşık 2,1 milyar lira olan borçlar toplamı, 6 yılda %360 artarak 9,5 milyar liraya ulaşmış durumdadır. 2018 yılsonu itibariyle Süper Lig takımlarının, son ara transferler hariç, toplam borcunun 14 milyar lira olduğu gerçeğinden hareketle durumun aynı hesapsızlık ve pervasızlık ile sürdürülmekte olduğu açıktır.
Peki, bu kadar borcun Türkiye sporu ve futbolu açısından karşılığı nedir veya ne olmuştur? Uluslararası ölçekte hangi başarılara ulaşılmış veya ulusal ölçekte sürdürülebilir bir spor kulübü açısından hangi düzeyde sportif ve ekonomik yatırımlar gerçekleştirilmiştir?
Kulüplerin içinde yaşadıkları ve farkında olarak kendilerini getirdikleri durum, esas olarak dışa bağımlı oyuncu transferlerinin neden olduğu büyük paralı transfer giderleri ile aylık veya maç maşı ücretlendirmeler ile artan kur ve borç faizlerinden kaynaklanan borç sarmalı olduğu bilinmektedir.
Bu arada son 6 yılda dört büyük kulüp arasında borcu oransal olarak en fazla artan kulüp Trabzonspor olmuş. Trabzonspor’un 2012 yılında 177,9 milyon lira olan borcu, 2018’in ilk yarısında %521 artışla 1,1 milyar liraya yükselmiş. Söz konusu süreçte Trabzonspor’u %516 yükselişle Fenerbahçe izlerken, Galatasaray’daki artış oranı %283, Beşiktaş’ta ise %259 olarak kaydedilmiş.
Dört kulübün 6 yıllık borçlanma gidişatı.
Kaynak: Bloomberg
Örneğin Galatasaray, bu sezon şampiyon olursa 190 milyon lira yayın geliri elde edeceği ama Galatasaray’ın oyuncularına ödeyeceği maaşın ise 249 milyon lira olacağını belirtilirse, aradaki farkın ne kadar büyük olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bunu sattığı oyuncular ile karşılayacağı düşünülürken, son ara transferde aldığı oyuncular dikkate alındığında, borcun daha da büyüyerek devam edeceği açıktır.
Kaynak: Futbolarena.com
Bu durum diğer kulüpler için de aşağı yukarı böyledir. Elbette Başakşehir Futbol Kulübü hariç tabi. Başakşehir Futbol Kulübü yönetimi, seyirci gelirleri ve ürün satışı gelirleri olmamasına karşın, her nasılsa ticari futbolun piyasa koşullarına karşı oldukça becerikli(!) bir görünüm çizmektedir.

Yabancı futbolcu borsası

Sözü ve rakamları daha fazla uzatmadan birkaç veri daha paylaşmak gerekirse; durum, 10 yıllık sürece bakılarak değerlendirildiğinde manzara pek değişmemektedir. Son ara dönem transferleri hariç Fenerbahçe son 10 yılda, 135 milyon avro ile en çok zarar eden kulüp konumundadır. Onu Galatasaray 118 milyon avro ile izlemekte, Beşiktaş ise borç yönetimi konusunda 33 milyon avro ile en başarılı görüntüyü vermektedir. Ancak satılan oyuncuların söz konusu sezonda Beşiktaş’ı şampiyonluktan ettiğini söylemek pek yanlış olmasa gerektir.
Bu konularda hep aynı takımlar üzerinden yapılan değerlendirmeler genel görünüm açısından sağlıksız gibi görünse de, bu takımların ürün satışı, seyirci potansiyeli, sponsor ve yayın gelirleri bakımından daha öncelikli olmalarına karşın bu kadar borç içinde oldukları düşünüldüğüne, tesadüfen seçerek söylemek gerekirse Ankaragücü’nün, Alanyaspor’un, Malatyaspor’un ve diğer tüm kulüplerin borç miktarları daha az gibi duruyor olsa da, gelirleri ile borç oranları kıyaslandığında çok daha vahim durumda oldukları söylenebilir.
Örneğin MKE Ankaragücü yönetimi, 14 Ağustos 2018’de “Yabancı futbolcu sayısına kısıtlama getirilmeli” başlıklı açıklamasında, “Kulüp olarak üretimden yana sportif çalışmaları hızlandırıp, altyapısı ve yetiştireceğimiz yerli futbolcularla milli ekonomiye katkı sağlayacak bir yapıya kavuşmayı hedefliyoruz, yabancı futbolcu almak için milyonlarca döviz ve paramız dışarıya gidiyor” şeklinde bir açıklama ile yabancı kısıtlaması çağrısı yaptı. Aynı Ankaragücü yönetimi, dört gün sonra, 18 Ağustos’ta sezonun 10. yabancı transferini gerçekleştirdi ve kadrosundaki yabancı futbolcu sayısını da 15’e yükseltmiş oldu.
2017 sezonu itibariyle Süper Lig’de takımları olan kulüplerin yabancı oyuncu sayılarına bakıldığında vaziyetin ne denli vahim boyutlara ulaştığını görülecektir. Sırasıyla Beşiktaş 14, Başakşehir 9, Galatasaray 11, Fenerbahçe 14, Trabzonspor 11, Antalya 15, Kasımpaşa 13, Konya 12, Karabük 14, Gençlerbirliği 14, Bursa 9, Osmanlı 16, Alanya 17, Kayseri 13, Akhisar 10, Rize 13, Adana 13, Gaziantep 14 oyuncu olmak üzere Süper Lig takılarımda toplam 232 yabancı oyuncu yer almaktadır. Bu her takım başına yaklaşık 13 yabancı oyuncu demektir. Söz konusu sayılar 2018 ve son ara transfer dönemi ile birlikte azalmamış, aksine daha da artmış durumdadır.

Yabancı oyuncu transferi başka, yabancı oyuncu pazarı başka

Ticari futbola karşıt olmak hakkımızı bir tarafa koyarak ve gerçekçi spor-futbol dünyasını anlamaya çalışarak söylemek gerekirse; birincisi, umudu ve mücadeleyi bırakmadan altyapı konusunda konuşmak, yazmak, çalışmak her sporseverin esas görevi ve sorumluluğu olmalıdır.
İkincisi ticari futbol ve futbolun piyasası bağlamında her sporsever ve her taraftarın asıl işi kulüplerinin ve takımlarının, gelir gider dengesi gözetilmeksizin, karşılığı olmayacak transferler yapmaları konusunda duyarlı davranmaları konusunda ısrarcı ve takipçi olunması gereği üzerinedir.
Endüstriyel (ticari) futbolun sürdürülebilir olmasının biricik şartı gelirleriniz ile giderlerinizi karşılayabilecek durumda olmanızdır. Türkiye kulüpleri keseden yiyerek, borçlanarak, kredi peşinde koşarak, muhtaç ve asalak bir ekonomi ile sürdürülebilir bir “ticari futbol” piyasası içinde yer alamazlar. Türkiye kulüpleri ve futbolu, kendisini ticari ve piyasa futbolunun gereklerini yerine getirecek bir yapıya ulaştırmadan, bu şekliye devam ettiklerinde batmaları kaçınılmazdır.
Bu bağlamda yapılan değerlendirmeler yabancı oyuncu karşıtlığına indirgenerek, tüm dünyada işlerin artık bu şekliyle yürüdüğü argümanı ile cevaplandırılmaktadır. Oysa yabancı oyuncu transferine karşı olmak başka, yabancı oyuncu pazarı haline gelmeye karşı olmak başka, yabancı oyuncu transferi koşulları, nedenleri, amaçlarına ve meselesiyle ilgili düşünmek başka şeylerdir.

Sömürge düzeninde futbol

Herhangi bir ülkede, herhangi bir ürünün,
  1. Kalitesi (niteliği) düşük ise, kaliteyi (niteliği) yükseltmek için, yeni yatırımlara ve üretimlere yönelmek gerekir. Teknolojisi, üretim programı ve diğer üretim aktörleri ile durum gözden getirilir ve nesnel koşullar yeniden oluşturulmaya çalışılır. Bu durum tarım ürünleri için de, sanayi ürünleri içinde, eğitim ürünleri veya çıktıları için de aynı şekilde işler.
  2. Fiyatı pahalıysa, pahalılığı engellemek için aynı nitelikte daha fazla üretim yapılır. Yani üretim artırılır. Üretim ne kadar artarsa, fiyat da o kadar dengelenir. Bu durum da tarım ürünleri, sanayi ürünleri, eğitim ürünleri veya çıktıları ve daha pek çok alan ve ürün için geçerlidir.
Elbette bu seçenekler ülkelerin yönetim zihniyetine, toplumsal kültürüne, ekonomik yapısına, zenginliğine, geleceği nasıl planlamış olduğuna ve daha benzer faktörlere göre değişir. Örneğin, patates, soğan, sarımsak, patlıcan fiyatlarını dengelemek için dışarıdan bu ürünleri alırsanız, fiyatı geçici olarak dengeler ve hatta bir süre daha ucuza dahi mal edebilirsiniz. Ama bir süre sonra içeride bu üretim daha da düşer. Dahası bir süre sonra ya dışarıdan almaya mahkûm hale gelirsiniz ya da fiyatların daha da yükselmesini kabul edersiniz.
Serbest piyasa, rekabet gibi kavramlar ile adına liberal ekonomi dedikleri şey, görüldüğü üzere gelişmemiş ve gelişmekte olan toplum ve ülkelere yönelik kapitalist sömürge düzeninden başka bir şey değildir. Yani dışa bağımlılığın başlangıcı, devamının sağlanması ve işleyişidir.
Hep böyle olur. Futbol da böyledir. Rekabet, eşitler arasında ve ekonomide veya bir alanda “tekelleşme” öncesi yaşanan nesnel koşulların gerektirdiği bir yarıştır. Ama rekabet için rekabet koşullarını yakalamış olmanız gerekir.
Kalite, düzey, nitelik meselesine gelince, dışarıdan alacağınız belki de tek şey bilgi, beceri, teknoloji ve bilimsel araştırma sonuçlarıdır. Eğer ürün kalitesiz ise; toprak analizinize bakacaksınız, tohuma bakacaksınız, sulamaya ve ilaçlamaya bakacaksınız, mevsimlere bakacaksınız ve çiftçinin üretim becerileri ile yeterliliğine bakacaksınız.
Piyasacı tarım, piyasacı ekonomi, piyasacı spor ve piyasacı futbol savunuculuğu yapmadan önce, piyasacı olma ile piyasanın pazarı olma arasındaki farkı iyi bilmek ve anlamak gerekiyor. İşte ancak bundan sonra Türkiye’de futbolun durumu nedir? Ne yapmak gerekir? Nasıl yapmak gerekir? Meseleleri fanatik taraftarlık yapısından sıyrılarak ikincisi, piyasacı yaklaşım savunuculuğuna soyunmadan, nesnel bir bakışla ve gerçek bir sporsever olarak yeniden değerlendirmek mümkün olabilir.

Katar ve Çin örnekleri

Bu bağlamda örneğin Suudi Arabistan veya Katar futbolunu yabancı futbolcular ile asla geliştiremezsiniz. Ama Çin futbolunu geliştirebilirsiniz (Türkiye bu konuda Suudi Arabistan modeline yakın, ancak petro-dolar sahibi ve olanaklarından yoksun olduğu için daha çok borçlanarak bir nevi tefeci spor ve futbol pazarı modeli üzerinden gitmektedir). Katar ve Suudi Arabistan ile Çin modeli arasındaki fark, birisinin dışalımı tamamen ticari futbola yatırım ve üretim yapmadan bir mirasyedi olarak katılım sağlamayı seçmiş olmasıyla, diğerinin ise yapılan yatırımlara yönelik üstyapı oluşturma çabası ve amacıyla dışalım yapıyor olmasıyla açıklamak olasıdır. Aradaki fark çok büyüktür.
İngiltere’deki yabancı oyuncuların, İngiliz futboluna zarar vermesi diye bir şeyden söz etmiyor veya edemiyorsak bunun bir nedeni olmalı. Yatırım, gelişim, sürdürülebilir bir ekonomi ve üretim mekanizmalarını oluşturduğunuzda istediğiniz kadar istediğinizi alın, çünkü artık bağımlı ve gelişime kapalı bir hale gelmiş olmazsınız.
Endüstriyel spor ve endüstriyel futbol elbette önü alınamaz bir seyirle yoluna devam ediyor. Büyük bir sektör haline getirilen bu piyasada spor, kulüpler ve futbol, ülkelerin varlık ve propaganda, halkların kendini ifade etme aracı olmaktan çıkıp, artık iktidarların varlığını sürdürme aracı olmayı da aşmış biçimde uluslararası finans şirketlerinin, finans değişimi ve akışı için araç haline gelmiş durumdadır.
Günümüzde futbol ülkeleri olarak tanımlanan tüm coğrafyalarda futbolun giderek daha tatsız ve ruhsuz olmaya doğru yöneldiği kesindir. Ticari futbolun ve sporun, yani paranın ve paraya sahip olanların kazanmaları üzerine inşa edilmiş sporun ruhsuz ve mekanik bir spor ve futbol düzeni olduğu tartışmasızdır. Bugün Fransa’da Paris St. Germain takımı ne kadar iyi futbol oynuyorsa oynasın “en iyilerin” takımı olarak elde edilen başarı, paranın düzeni ve düzenin futbolunun başarısıdır.

“Yerli futbolcu teşvik sistemi”

Endüstriyel spor ve endüstriyel futbol pazarı içinde nasıl bir çözüm bulunacağı konusuna gelince, bu koşullarda rekabet etmenin kazanan olmaktan geçtiği, kazanan olmak için ise en iyilere sahip olmanın gerektiği biçiminde özetlenebilir. Ama her şeye rağmen en iyileri satın almak, satın almak için borçlanmak veya finans çevrelerine yamanmak veya esir olmamak, ciddi, akıllı ve uzun erimli eğitim ve gelişim yatırımlarına yönelmek gerektiği ortadadır. Eğer şampiyon olmak, tek başına sizi sürdürülebilir bir ekonomik refaha ulaştırmıyorsa, şampiyon olmak için transfer yapmazsınız. Şampiyon olmak için daha çok, daha akıllı ve daha verimli çalışır ve üretirsiniz.
Hem böylesi bir pazar ve organizasyon içinde olmak ve hem de “kamucu çözümler” üretmek pek kolay değildir. Ama mümkündür.
Bu konuda ülkelerin genel ve özel spor yönetimleri, bakanlık ve ilgili federasyonlar düzeyinde olayı salt “yabancı oyuncu” üzerinden görmeyerek “yasakçı ve engelleyici” olmaksızın, en çok giderin yabancı oyuncu transferinden kaynaklandığını, dahası genç oyuncuların önlerinin açılması gereği üzerinden hareket ederek çözümler üretilebilir.
Nitekim federasyonun bu konuda yaptığı ama her nedense uygulamaya geçiremediği, uygulanabilirliği konusundaki başından beri şüphelerimizin olduğu “yerli oyuncu teşvik sistemi” çalışması, endüstriyel sporun pazarı içinde kamucu çözümlere başvurmak zorunda kalındığına” ama “finans kapitalin futbol piyasa ve pazarının” bu tür çözümlere sıcak karşılamadığı”nın bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir.
Söz konusu “yerli futbolcu teşvik sistemi” yabancı oyuncu sınırlamasının olmadığı ama her yabancı oyuncu için fona para yatırılması, her yerli ve genç oyuncu için fondan katkı payı alınması düşüncesiyle oluşturulan bir anlayış üzerinden hazırlanmıştı. 2015’de yürürlüğe giren bu uygulama, 14 yabancı futbolcu için Yerli Futbolcu Teşvik Fonu’na 6 milyon TL ödenmesine karar vermişti. İlgili kararın 7. maddesinde yer alan “Yerli Futbolcu Teşvik Sistemi” sayesinde ilk futbolcu için 100 bin TL, diğer 14 futbolcu içinse toplam 6 milyon TL fon payı ödenecekti.
Fonda toplanan para milli takımda oynama uygunluğu bulunan futbolcuların Süper Lig’de de forma giymeleri ve milli takım kadrosunda yer almalarına göre de oyuncuların kulüplerine dağıtılacaktı. Bugünün şartlarında ülke genelindeki en üst lig seviyesi olan Süper Lig ile TFF 1.Lig’de “Yerli Futbolcu Teşvik Sistemi” uygulanmıyor. Sadece 2. Lig ve 3. Lig’de genç futbolcuları oynatmaya yönelik bir teşvik sistemi bulunuyor. Lakin sağlıklı ve amaçlı bir izlek ve denetim söz konusu değil.

Endüstriyel futbol karşıtlığı

Endüstriyel spor ve futbol karşıtlığı elbette yarışmalara, liglere, mücadeleye ve kazanmaya karşıtlık değildir. Sporu sadece eğlence amaçlı yapmak demek de değildir. Bunlar oldukça naif bir karşıtlıktır ve sporun toplumsallığı ve kitleselliği ile ilgili olması gereken bakış açılarının birer yansımasıdır.
Son tahlilde endüstriyel spor ve futbol karşıtlığı sınıfsız ekonomik ve toplumsal yapının bir gereği olan kulüplerin ve takımların halkın ve kamunun kurum ve kuruluşları olmasıyla çözümlenecek bir olgudur.
Kulüpler bünyesinde ve takımlarında spor yapanların tüm özlük haklarının ilgili kurum ve kuruluş tarafından karşılandığı, sporcu emekçiliğinin hayat bulduğu, aidiyet ve taraftarlığın ırk, coğrafya ve inanç gibi farklıların ifadesi ve aracı olarak kullanılmadığı bir sistem ve model, ideal olan bir sistem ve modeldir.
Tek sorunun farklı özellik, çalışkanlık ve verimliliğe sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki farkın ne olacağına veya olmayacağına ilişkin görünmektedir. Bu zaten kamuculuğun en büyük tartışmalarından birisidir. İnsanlar eğer fark yaratmayacaksa neden daha fazla ve daha verimli çalışsınlar ve niçin daha yaratıcı olsunlar meselesi sadece “yüksek ahlak” veya “ideolojik bilinç” ile açıklanacak ve çözümlenecek bir şey değildir.
Ama yaratıcılığın ve verimliliğin de sadece para ve daha fazla kazanç ile olmayacağına ilişkin yüzlerce sporcu ve futbolcu örneği ve gerçeği tarih arşivlerinde durmaktadır.
http://sendika63.org/2019/02/bana-futbolda-gidisatin-resmini-cizebilir-misin-abidin-ya-da-endustriyel-futbolu-nasil-alt-ederiz-ismail-topkaya-529586/?fbclid=IwAR2OOsHFoMkdcvkw_PX5qP-7Q2rIJz3klgDHnARQdr7zIf2ByTZAkMe4wsQ

Etiketler:

Emiliano Sala’nın ölümü ve ticarileştirilen sporun çirkin yüzü



Bir futbol oyuncusunun belli bir azınlık için “rüya gibi bir hayattan”, zamansız ve trajik bir şekilde ayrılışı bize bir kez daha gösterdi ki, ticarileştirilen her şey sevimsizleşmekte ve kirlenmektedir.
Emiliano Sala’ya üzülmemek, normal birer insan olarak herkesin “Keşke yaşasaydı” deyip, bir şekilde onu “yad” etmemesi elbette mümkün değil.
Ama söz konusu bu trajik olay, aynı zamanda adına “endüstriyel futbol” denilen dünya ile ilgili gerçekleri bir kez daha görmek ve düşünmek için de bir neden oluşturmaktadır. Ticarileştirilen sporun ve futbolun getirildiği durumu ve neden olduğu duyarsızlığı eleştirmek, spor, futbol ve asıl “oyun” teması ve konusuyla ilgili herkesin görevi ve sorumluluğu olmalıdır.
Bu bağlamda ulusal ve evrensel anlamda akademi dünyasındaki spor ile ilgili çalışmaların genelde kendini tamamen piyasaya ve sömürü düzenine endeksleyerek, sporu piyasa koşullarına daha uygun hale getirilmesi üzerine olduğunun altını çizmek gerek. Oysa olması gereken ve beklenen spor yönetimi, spor hukuku, spor pedagojisi, spor tarihi, spor ahlakı, spor sosyolojisi, spor felsefesi, spor ekonomisi ve benzeri alan çalışmalarının belli bir ölçüde de olsa “eleştirel spor” temeli üzerinden, sporun kapitalist sömürü düzenine uygun bir araç olması karşıtlığı üzerine olması gerektiğidir. Düzenin biliminden, bilimin düzenine geçme ihtiyacının giderek arttığı yıllardayız.

Sala’dan önce bonservisin peşine düşmek

Konumuza dönersek, bilindiği üzere Fransa’nın Nantes kulübünden, İngiltere Premier Lig takımlarından Cardiff City kulübüne transfer olan Arjantinli futbolcu Emiliano Sala’yı taşıyan uçak, 21 Ocak gecesi kaybolmuş, daha sonra da uçağın Manş Denizi üzerinde düştüğü anlaşılmıştı. Uzun süren arama çalışmaları sonucunda 7 Şubat günü uçağın enkazına ve Sala’nın cesedine ulaşılmıştı.
İşte bu trajik olayın tüm sporseverlerin dikkatini çekmesi gereken yönlerinden birisi de Nantes kulübünün, daha Sala’nın cesedi aranırken ve bulunduktan hemen sonra, aradan belli bir süre geçmesini dahi beklemeden Cardiff City kulübünden transfer parası peşine düşmesiyle ilgilidir. Emiliano Sala’nın acısı henüz sıcaklığını korurken, Nantes kulübünden Sala’nın bonservisiyle ilgili olarak Cardiff City’den bonservis ücretini talep etti. Cardiff City 10 gün içinde parayı ödemezse Nantes kulübünün yasal yollara başvuracağına ilişkin haber, bir halk deyimi ile söylemek gerekirse, herhalde “Sala’nın kemiklerini sızlatmıştır”. Elbette Sala’nın bu olan bitenden haberi olmayacak ama söz konusu davranışlar, birçok duyarlı ve insancıl sporseverin dikkatini çekmiş ve üzmüş olsa gerekir.
Nantes kulübü ile Cardiff City kulübü arasındaki alacak-verecek meselesi, meselenin hukuki boyutu ve futbolun ticareti ile ilgili tüm gerçeklikler bir yana, cesedi dahi bulunmamış, bulunsa da toprağa verilmemiş, verilse de biraz olsun zaman geçmemiş insan başka bir yanadır.
İşte tüm bu süreç zarfında yaşananlar, her şeyi ticarileştirerek kirleten ve yabancılaştıran kapitalizmin ve onun ürünlerinden birisi olan ticarileştirilmiş spor ve futbolun, kurumları ve aktörleri ile ne denli acımasız ve duyarsız oluşlarının vücut bulmuş halidir.
Cardiff City kulübü de ilerleyen günlerde açığa çıkacaktır ki, söz konusu bonservis ücretini ödememe veya hiç olmazsa belli miktarda ödememe konusunda ilgili hukuk yollarını zorlamış veya zorlayacaktır. Bu konudaki sürece en son Sala’nın bonservis ücreti ile ilgili olarak Sala’nın yetiştiği kulüp olan İspanya 3. Lig ekibi Playas de Calvia kulübü de, 17 milyon avroluk bonservis bedelinden “yetiştirme payını” Nantes kulübünden talep ederek katıldı. Böylelikle süreç yeni bir boyut daha kazanmış oldu. Görüleceği üzere tüm taraflar Sala’nın hayatının trajik sonu ile değil, tamamen para ile ilgilenmekteydi.

Eksik bir şey mi var?

Ticari futbolun gerçekliğini ve işleyişini kabul etmesek de elbette anlamaya çalışıyoruz. Çünkü anlamadan bilmek mümkün değildir. Birer ticari işletme olan kulüpler için, sattıkları ve aldıkları futbolcuların önemi, onların futbol piyasasındaki ekonomik ederi kadar olan bir değerdir. Ama işte her şeye rağmen büyük ve özellikle de “kadim bir kulüp olmak” ve o kulübün efsane bir takımı olabilmek bu şekilde mümkün olmuyor, olamıyor. Bunu da bir kenara not etmekte fayda var.
Aslına bakılırsa ticarileştirilen spor ve futbolun gidişatından tüm dünya sporseverleri ve futbolseverleri memnuniyetsiz. Taraftarların çoğu anlamıyor ve dillendiremiyor belki ama çoğu taraftar ve sporsever, sporda ve futbolda eksik olan bir şeylerin olduğunu, eskiden alınan keyif ile şimdilerde alınan keyiflerin aynı olmadığını yaşayarak hissediyorlar. Bir çeşit “paralı askerlerin”, “lejyonerlerin”  yer aldığı kulüpler ve takımların yenilgileri taraftarları eskisi gibi hüzünlendirmiyor ve umutlu bir geçici mutsuzluğa sevk etmiyor, sadece kızdırıyor. Bu tür kulüp takımlarının galibiyetleri ise eskiden olduğu gibi coşku ve gururlu bir sevinç sağlamıyor, sadece kibirlendiriyor ve karşısındakini aşağılayan bir hezeyan yaratıyor.
Örneğin 9 Şubat 2019 tarihinde İngiltere Premier Lig’inde oynanan Southampton-Cardiff City maçında, Emiliano Sala’nın ölümüyle dalga geçmek için uçak hareketi yapan iki Southampton taraftarının gözaltına alındığı gerçeği başka nasıl açıklanabilir ki? Sözünü ettiğimiz düzenin ve o düzenin futbolunu bundan daha iyi anlatacak başka bir tablo olamaz herhalde.
Özetle ticari futbolun, futbol oyununu getirdiği düzey, teknik ve taktik açıdan ne olursa olsun bir şeyler eksik. O eksik olan şey, “ruh” diye tanımlanan ama aslında kulübünde ve takımında kendini görme, kendini bulma ve kendini ifade ve temsil edilmeyi hissetmekten başka bir şey değil.
Şimdi hiç kimse taraftarı olduğu bir kulüpte ve takımda kendini görmüyor ve kendinin ifade ve temsil edilişini bulmuyor ve hissetmiyor. Taraftarlık elbette devam ediyor ama genetiği değiştirilmiş, aidiyeti tamamen, bitaraf olmamak üzerine kurgulanmış, “felsefesiz bir taraftarlık”. İkincisi spor tüketicisi olan “müşteri taraftarlık” ve bir diğeri yetersizliklerini, vasatlıklarını dışa vurma ihtiyacı içinde kıvranan kullanışlı “paramiliter taraftarlık”.

Sala’dan kalan…

Velhasıl Emiliano Sala’dan bize kalan, sporcuların, eskiden olduğu gibi kulüpleri için birer değer değil, piyasadaki ekonomik değerleri ile ölçüldükleri birer pazarlama ürünü oldukları gerçeğidir. Ama bununla beraber ve daha önemlisi; bize kalan, sporcuların ve ilgili herkesin takımları ve kulüpleri için birer “değer” olacakları bir spor düzenini sağlamadan, sporun ve futbolun güzelliğinin mümkün olamayacağı düşüncesi, mücadelesi ve amacını taşımamız gerektiği üzerinedir.
Spor çok paralar kazanacak kadar “yükselmiş yıldızlar” ile gerçekleşen, sadece onlar için amaçlanmış ve kurgulanmış bir eylem ve oyun değildir. Spor “yıldız olmak” için onbinlerce çocuğun ve gencin her türlü istismara maruz kaldığı bir süreç de değildir. Her türlü spor organizasyonlarının olağanüstü emek sömürüsüne dayandığı, liglerin ve uluslararası yarışmaların paranın eşitsiz rekabetine sahne olduğu müsabakalar gerçek ve doğal spor ile ilgili değildir. Uluslararası finans yapılarının sporun doğasını ve gidişatını bozduğu ve yönlendirdiği, sporu para ticareti ile ilgili her türlü manipülasyon aracı olarak kullandığı bir yapı artık spor değil, metalaştırılan eylemliliktir.
Kitleleri sadece spor izleyen ve spor tüketen sınıfsız müşteriye dönüştürdüğü, gerektiğinde inanç, coğrafya ve etnik kimlikler üzerinden ayrıştırdığı, her türlü ve her türlü ticaretinin kullanışlı pazarı haline getirildiği bir sporu ne kadar anlamaya çalışırsak çalışalım kabul etmemiz olası değildir.
Ama buna karşın peşinde olduğumuz spor ise kirletilemeyecek, herkesin yararlanabileceği ve profesyonel anlamda ise herkesin çalışma ve geleceğine ilişkin kaygılardan uzak “iş ve meslek olarak yapabileceği” bir spor düzeni olmalıdır.
http://sendika63.org/2019/02/emiliano-salanin-olumu-ve-ticarilestirilen-sporun-cirkin-yuzu-ismail-topkaya-530230/?fbclid=IwAR2pLu5zL6bk79RueFbNB3XjUddqKmtqkAEhwSQIiw_9WXltoAx1EyLXaoc

KOLEKTİF

Birçok kimseyi veya nesneyi içine alan, birçok kişi ve nesnenin bir araya gelmesi sonucu olan anlamına gelen kolektif kavramının tek bir sözcük ile karşılığı "ortaklaşa" demektir.
Harika bir kavram ve hayati açıdan da mükemmel bir duygu ve bilinç halidir.
Takım sporları için anlamı, önemi ve değeri çok yüksektir.
Takım olma, ben değil biz duygusu tamamen kolektif yaşam ve öğrenme ile ilgili bir duygu ve düşünce halidir.
Bakınız 32 OECD ülkesi arasında yapılan araştırmada çocuklarda 'ortaklaşa problem çözme becerisi' en düşük ülke olarak kayıtlara geçmişiz.
Bu iyi bir şey değil.
Bu bizim spor ve futbolumuza da doğrudan yansıyacak olan bir durumdur.
Bencillik, bireycilik, öne çıkma, sorunları birlikte çözmeme, bir kurtarıcı bekleme gibi davranışlar ile ortaya çıkar...
Uluslar, ülkeler için farklı alanlar için bireysel dehalar, bireysel yıldızlar, çıkarabilmek elbette önemlidir ama asla çözüm değildir.
Asıl çözüm bir işi beraberce en iyi biçimde gerçekleştirebilecek kişiler geliştirmektir.
Çocuklarımız, gençlerimiz ve büyüklerimiz neden iyi birer grup ve takım olamıyorlar? Niçin bir araya gelip sorunlara birlikte çözümler üretemiyorlar?
İşte bunların temel nedeni küçük yaşlardan itibaren bir işi birlikte ve beraber yapabilecek beceriye sahip olamayış ile yakından ilgilidir.
Futbolda yıldız oyuncu peşinde koşmak yerine, herkesin bir işin parçası olduğu, herkesin görev ve sorumluluk sahibi olabileceği ve bir işi olabilecek en iyi biçimde yapabilmek için birbirine destek olunduğu bir spor eğitimi doğal olarak diğer amaç olan özellikli oyuncuları da kendiliğinden üretecektir.
Unutmayınız, takım oyunları zaten karakteri gereği kolektif oyunlardır.
Oyunun doğasına sadık kalalım.
Hem oyun güzelleşsin hem çocuklar....

Etiketler: