13 Mayıs 2019 Pazartesi

TÜRKİYE FUTBOLUNDAKİ MESELE SADECE HAKEMLER MESELESİ MİDİR?




Bir ülkede üstyapı neyse altyapı da o'dur. Çünkü altyapıyı üstyapı belirler. Altyapı ise üstyapınızın hayatiyetini sağlar. Özetle iyi altyapılar inşa etmeniz, üstyapılarınızı iyi kılmaz. Ama iyi üstyapılar, iyi altyapıları gerekli kılar. Bu iş sporda böyledir. Dahası bu iş hayatın tüm alanlarında da böyledir. Üretim ilişkilerini belirleyen şey üretim araçları mülkiyeti, üretim araçları mülkiyetini belirleyen şey de siyasal sisteminizdir. İktidar olmak belirleyici olmak için önemli ve gereklidir. 

Bir ülkede spor ve futbol yönetimi, yani üstyapılarınız ve üstyapıların yönetimleri asıl işleri ve amaçları spor ile değil de başka faaliyet alanları ile meşgul kişi ve kişilerden oluşuyorsa, o ülkede spor ve futbolun üstyapısı kaos, düzensizlik, kargaşa ve çıkmaz içindedir.

Futbolda kaosun, yönetemiyor oluşun, kargaşanın son örneği Rizespor-Galatasaray müsabakasıdır. Lakin bu tek örnek değildir. Son örnek de olmayacaktır.

Ama söz konusu müsabaka üzerinden ve meseleyi sadece hakemin veya hakemlerin yanlış kararları üzerinden konuşursak gerçek fotoğrafı görmekten çok uzaklaşırız.

Meseleyi bir müsabaka üzerinden ve sadece ayak kırılma pozisyonundaki yanlış kırmızı kart uygulaması ve haksız penaltı olayı konularıyla ilişkili tartışırsak asıl sorundan ve çözümden uzaklaşmış oluruz.

Bu durumda örneğin, Rizespor tarafından koyulan 2,8 milyonluk liralık primin bir defada ve sadece Galatasaray müsabakasına denk getirilmiş olmasını da konuşmak gerek. Ama bu da gerçek sorunu ve çözümü konuşmak demek olmayacaktır.

Ama Rizespor kulüp başkanının, Beşiktaş kulüp başkanı Fikret Orman'ın 11 Mayıs Salı günü mali ve idari genel kurulda birilerini kastederek "karılar gibi arkadan konuşanlar” şeklindeki düzeysiz, cinsiyet ayrımcısı sözde eleştiri ifadesine benzer, "yanımda silah olsaydı ben bu adamı vururdum” ifadeleri üzerinden, kulüp yöneticiliği ve yönetici profillerini konuşmak asıl meseleyi konuşmak olsa gerektir.

Başkanın adamları… Evet asıl mesele “başkanın adamları” meselesidir. Bu konuşulmadan, bu konudaki gerçekler görülmeden, bu ülkede spor ve futbol adına alınacak olumlu bir mesafe yoktur. Bakınız her yer “başkanın adamları” ile dolu. Sporun ve özellikle futbolun her noktasındalar. Her şeye karışıyor, müdahale ediyorlar ve bilfiil içinde yer alıyorlar.

Devletin spor ile ilgili bakanlığında, bakanlığa bağlı başta federasyon başkanları ve Gençlik Spor İl ve ilçe Müdürlüklerinde, üst düzey tüm yöneticiler, amir pozisyonunda olan tüm kişileri tek tek analiz ediniz, çoğunun spor insanı olmadığını görürsünüz. İçlerinde hiç azımsanmayacak oranda referansları sadece imam-hatipli, din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni, ilahiyatçı ve iktidar partisi ilçe ve il teşkilatları olmaktan ibaret olan, liyakatin yerlerde süründüğü spor teşkilatları asıl meseledir. Ya da meselenin aslıdır.


Güya özerk olan, ilgili yasa hükmü gereği kendi başkanını seçme tasarrufunda bulunan TFF, kendince "taban birlikleri" diye romantik ve emekten yana bir kavram ile kavrayıcı ve katılımcı bir seçim yöntemi ile yola çıkıp, ama yoldaki süreçte kulüpler birliği adıyla kendi düzenlerini perçinleyen süper lig kulüpleri başta olmak üzere, ticaret- para-devlet ile ilişkili ne kadar insan varsa işin bir şekilde içinde yer aldığı ve siyasetçilerin at koşturduğu bir düzen kurdular.

Son TFF başkanını düşünün. Beşiktaş'ı borç batağına saplayan, ardından bu başarısı nedeniyle olsa gerek TFF başkanı yapılan, bu süreçte Türkiye futbolunu siyasetin emrine sunan ve dibe vurduran ama yine bu süreçte kendi iş ve ticari alanını iyice genişleten, kendisine sağlanan özel Ziraat Bankası kredileri ile bedava medya imparatorluğu kuran ve utanmadan federasyon başkanı iken şans oyunları ihalesine katılan ve kazanan ve en sonunda başkanlıktan ayrılmak zorunda kalan, "futbol ile iktidar el ele güzel günlere" düzeni, konuşulması ve çözümlenmesi gereken asıl mesele değil midir? 

Böylesi bir futbol düzeninde asıl mesele sadece yanlış hakem kararları veya taraflı hakemler meselesinden ibaret olabilir mi? “Yanlış hayat doğru yaşanmaz der” Adorno. Çok doğru bir değerlendirmedir. Doğru yaşamak için önce hayatı doğru kılmak gerekir. Spor ve futbol düzeninde her şey doğru, sadece hakemlik kurumu yanlış olamaz. Her şeyin doğru olduğu bir bütünde, bütün parçalar doğru olmak ve doğru işlemek zorundadır. Bu konuda meseleyi sadece hakemlik müessesi ile sınırlı tutanların öncelikle oturup, Başakşehir Futbol Kulübünün bütün müsabakalarını izlemeleri gerekir. Bozuk işleyen düzende hakemlik kurumu ve hakemlerin de sütten çıkmış ak kaşık olmadıkları bir gerçektir. Ama bir de o camianın siyasal ve ekonomik ilişkilerine ve futbol düzeni içinde nasıl konumlandırıldığına iyi bakma gerekmez mi?

Başkanın adamlarından birisi olan Rıdvan Dilmen ile bitirelim yazıyı. Rizespor Galatasaray maçını kastederek "Bu maçı Başakşehir kulübü bu şartlarda kazansaydı ne olurdu, siyasete dönerdi iş, yapmayın" diyerek, siyaseti futbola karıştırmanın örneklerinden birisini daha vermiştir. Bu tiplerden iktidarların müdahil olduğu bir spor ve futbol düzeni eleştirisini asla duyamazsınız. Örneğin, Başakşehir takımı 8 puan öndeyken AKP liderinin “Başakşehir takımını ben kurdum, iyi gidiyoruz, şampiyon olacağız inşallah” cümlesine karşı kör, sağır ve dilsiz olan şeytan Rıdvan, Galatasaray Divan Kurulu Üyesi Hayri Kozak'ın Ekrem İmamoğlu'na destek açıklamalarını ve son dönemde statlarda Ekrem İmamoğlu için atılan sloganları kastederek, “Birinin divan kurulunda siyaset yaparlar, birinin salonunda başka bir şey derler. Öbür statta başka bir şey derler” diyerek hiç de kör, sağır ve dilsiz olmadığını göstermiştir.  Spora ve futbola siyasetin girmesini istemediğini her fırsatta söyleyen bu tipler, aslında spora ve siyasete emek yanlısı, adalet ve eşitlik savaşçısı sol siyasetler girmesin demek istemektedirler. Aksi halde böyle düşünmeseler, 2017 tek adam rejimi anayasa referandumunda sosyal medya hesabından "evet" kampanyası başlatarak "Vatanımız, ülkemiz çok zorlu bir süreçten geçiyor, adeta bir İstiklal Savaşı. Güçlü bir Türkiye istiyoruz. Güçlü bir Türkiye için evet ben de varım, Sevgili Arda sen de var mısın" diye sorarlar mıydı? 

Kaynak:
http://sendika63.org/2019/05/turkiye-futbolundaki-mesele-sadece-hakemler-meselesi-midir-547634/

Etiketler:

10 Mayıs 2019 Cuma

BİR FOTOĞRAFIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ



Her şeyden bu fotoğraf, orta yaş ve üzerinde olan tüm erkekler için geçmişin taze veya bulanıklaşmış anıları ve yaşanmışlıklarını ifade eder...
Ama bu fotoğraf futbol adına ve daha çok da günümüzde çok sözü edilen ama işin pratiği açısından içi bir türlü doldurulamayan "futbolda altyapı" açısından daha çok şey ifade eder...
1. Çocuklar eskiden okullarda teneffüslerde ve öğle aralarında bolca top oynarlar, "üç korner bir penaltı" ve "5'de devre 10 biter" maçlar yaparlardı.
2. Kara önlüklü, beyaz yakalı okul kıyafetleri bir zamanlar futbolun en güzel formalarıydı.
3. Beyaz yakanın bir iliği açılır ve o beyaz yaka top sürenin ardından uçuşurdu.
4. Kimin siyah önlüğünde sökük veya yırtık varsa top oynadığını, kimin daha fazla söküğü ve yırtığı varsa, top ile en çok oynayanın o olduğunu anlardınız. Kimin dizinde yara çok ise, anlardınız ki en çok çelme takılıp düşürülen o'dur.
5. Bütün köylerde, bucaklarda, yani kırsaldaki bütün okullarda ve yerleşim yerlerinde çocuklar futbol oynarlardı. Futbol, çocukluğun geleneksel oyunlarından birisiydi.
6. Zamanın kasabaları ve daha büyümüş görece kentlerinde ise futbol tüm sevecenliği ve eğlence aracı olarak okulların bahçelerinde, sokaklarda, semt sahalarında ve arsalarda devam etti.
7. Çarpık kentleşme, yağma ve talan düzeni, çarpık kentleşme, göç, kırsalın yaşam alanı olmaktan çıkarılması, sözde modernleşme adına yaşam algısının ve amaçlarının değiştirilmesi, üretim ve tüketim ilişkilerinin çocukları doğrudan etkilemesi, yarışmacı ve elemeci eğitim sistemi ve daha bir çok neden, çocukları sokaktan eve kapatan, oyunu gereksiz zaman harcama olarak gören, futbolu her an her yerde oynanabilir oyun olmaktan çıkaran, çocukları yaşından önce olgunlaştıran, yeni yaşam biçimi sonucu her şey değişmeye başlamıştır.
8. Avrupa bunu sanayi toplumu aşamasında yaşadı ve aklı çabuk başına gelerek, çözümü çocukları yaşamın içine, sokaklara, oyun alanlarına ve kurumsallaşmış etkinlik merkezleri, kulüpleri ve rekreasyon alanları onların çok yönlü gelişimlerini yeniden sağlayarak çözdü.
9. Biz ciddi bir sanayi toplumu ve sanayi sonrası toplumu olmayı bilgi, bilinç ve kültürel düzeyde başaramadık. Çocukların eğitimini çok okul, çok ders, çok bilgiye bağladık. Oyunu unuttuk. Futbolu ise popüler kültürün ticari bir metası olarak tüketmeyi seçtik.
10. Siyah önlüklü, beyaz yakalı çocukların zamanına dönem çözüm değil elbette. Ama çözümün anahtarı orada.
11. Çocukları spora ve futbola önce sayısal oran olarak ulaştırabilmekte. Futbolu eğlence unsuru bir oyun olarak herkesin her zaman ulaşabileceği bir etkinlik haline getirebilmekte.
12. Buradan çıkacak ve yürüyecek olanları ise eşitçe ve adilce gelişmeye devam edebilecekleri yerlere yönlendirebilmekte.
Not: Küçük bir yaşam notu; Yıl 1960'lı yılların ikinci yarısı...
Bugün Messi neyse ve nasıl top oynuyorsa, o yıllarda bizim köy okulunun bahçesinde, topu aldığı zaman herkesi çalımlamadan gol atmayan Zaza Mehmet de oydu ve aynı topu oynuyordu. Babasının zaza marka motorsikletinden dolayı atfedilen lakabı ile "Zaza Memed", top ayağına aldığında, biz karşı takımda oynayan herkes, çalım yemekten korkar, üstüne gidemez, o çocuk halimizle ona hayran hayran bakardık. Sonra Zaza Memed'e ne mi oldu? Hiç bir şey... Birçok Mehmet gibi o da hayata başka bir yerden devam etti... Mutlu mesut... Ama futbolcu olarak değil...

Liverpool ile eski güzel günlere




Ülkesi İngiltere Premier Lig’de, rakibi Manchester City’nin sadece -1 puan arkasında yer alan ve bir ara farkı 7 puana kadar çıkarmasına rağmen, son haftalara -1 puan ile devam eden ama şampiyon olma olasılığı hâlâ devam eden Liverpool, Şampiyonlar Ligi’nde finale yükseldi. Finali kazanarak şampiyon olma olasılığı ise sadece bu yılın müsabaka verileri incelendiğinde bir hayli fazla görünüyor.
Şampiyonlar Ligi yarı finali ilk müsabakasında Barcelona’ya 3-0 yenilen Liverpool, kendi evindeki ikinci müsabakada Barcelona gibi bir takımı 4-0 gibi bir sonuçla yenerek finale kaldı.
7 Mayıs Salı günü İngiltere’de oynanan müsabaka öncesi pek az kişi Liverpool’un Barcelona’yı eleyerek Şampiyonlar Ligi finali oynayabileceğini düşünüyordu. Ama o pek az kişinin düşündüğü gerçekleşti ve “Liverpool ile eski güzel günlere” dönemi gerçekleşmeye başlamış oldu.
Ama ertesi Türkiye spor basınında ve sosyal medya paylaşımlarına bakıldığında hiç de azımsanmayacak oranda kişi Liverpool’un Şampiyonlar Ligi yarı final zaferini “kazanma inancına” ve “maç öncesi motivasyon konuşmasına” bağlamış görünüyordu. İşte tam da bu nedenle asıl görülmesi gereken gerçekler göz ardı edilmişti. Hatta öyle ki, Liverpool savunma oyuncusu Lovren dahi, Liverpool’un zaferinde Kloop’un motivasyon konuşmasının payına atıf yapıyordu.
Bu arada bu konunun eleştirel yanına devam etmeden önce şu saptamaları yapmakta son derece yarar var:
Barcelona’da oynanan yarı final ilk maçı Liverpool’un 3-0 kaybedeceği bir maç değildi. Keza, ikinci maç da Barcelona’nın 4-0 kaybedeceği bir müsabaka değildi. Dolayısıyla sonuçlara bakarak iki takımı değerlendirmek mümkün ve doğru değil.
Skor sonuçlarını belirleyen şey, takımlarda yer alan bazı oyuncuların özellikli oyuncu olmaları olabilir. Ama asıl durumu ve sonucu belirleyen şeyin,
  • Bireysel özellikleri takım oyunu ile birleştirebilme,
  • Özellikle takım oyununu “işbirliğine dayalı” daha iyi ve daha stratejik oynayabilme,
  • Ve böylesi büyük ve özel takımlarda “hata yapma-yapmama” ile “o hatayı değerlendirme-değerlendirememe becerisi” ile yakından ilgili olduğudur.
Şimdi asıl konuya, yani yazının asıl amacına devam etmek gerekirse, Liverpool’un birinci maçı 3-0 kaybetmesine rağmen, ikinci maçı 4-0 alarak Şampiyonlar Ligi finaline ulaşmış olmasını sadece motivasyon ile, kazanmaya inanma ile, kazanmayı isteme ile açıklamak yetmez. Bu tür bir bakış açısı futbola da ihanettir. Niçin? Çünkü sürdürülebilir başarılar tesadüfler ve motivasyon süreçleri ilgili olamazlar.
Sürdürülebilir takım başarıları öncelikle akılcı futbolcu transferleri, akılcı futbol yatırımları, akılcı oyuncu düzenleri, akılcı oyun anlayışları, akılcı taktik çalışmalar süreci, akılcı ve emek yoğun “oyun ve oyuncu geliştirme” süreçleri ve diğer tüm gerekenlerin yerli yerinde olmasıyla ilgilidir. Her ne kadar ticari futbola karşı dursak da, ticari futbolun da kendi amaçları doğrultusunda doğru yapması gereken işler olduğunu kabul etmiyor veya görmezden geliyor olmamıza neden olmamalı. Özellikle teknik kadro, oyuncu ve oyun düzeni ile emek-ücret-işletme sarmalında yine de belli bir tutarlılık içinde davranmaları gerektiği gerçeği ortadadır.
Diyeceğimiz şudur ki; Liverpool’un Barcelona gibi muhteşem bir takımı, hem de birinci müsabakada 3-0 yenilmiş olmaya rağmen 4-0 yenerek elemesinin alamet-i farikası Klopp’un soyunma odasındaki maç öncesi motivasyon konuşması ve kazanmaya olan inanç olmaz, olamaz. Ama Klopp’un iki yıldır yaptığı tüm akılcı planlamalar ve emek-yoğun oyun sistemi ve taktiği ile ilgili çalışmalar olur. Öyle ki, stratejik öneme sahip oyuncular olan Salah, Keita, Firmino olmadan da aynı kalitede ve düzeyde oynayabilen, mücadele edebilen bir oyun oynatabiliyor olmak ortadayken, söz konusu başarıda aranması gereken şey çalışmak, düzen kurmak, emek vermek ve teknik adamlık özellikleri gibi özellikler olmalıdır.
Yani Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale kadar gelmiş, ülkesinde şampiyon olmak için sadece +1 puana ihtiyacı olma aşamasında olan Liverpool, eğer Barcelona’yı elemiş ise bunu bir motivasyon konuşması veya sadece kazanmaya inanmış olma ile açıklayamazsınız. Başka şeyler de söylemek gerekir ve asıl söylenmesi gereken şeyler, işte bu başka şeylerdir.
Örneğin bu başka şeylerden bazıları şunlardır:
Konu “endüstriyel futbol” da olsa, bizdeki kulüp ve futbol yöneticisi haramilerin anlamadığı veya anlamak istemedikleri şeylerden birisi, düzgün ve tutarlı olmak gerektiği, günü kurtarmak ve gündelik işler yaparak, statü ve sözde saygınlık peşinde koşarak bu işlerin yapılamayacağı olduğudur.
Bir diğeri oyuncuların zihinsel ve bedensel irade güçlülüğüne sahip olunmasının, amaçlı çalışmanın, iş, görev ve sorumluluk bilincinin ve futbolu sadece oynuyor olmanın değil, aynı zamanda biliyor da olmanın önemidir.
Ve bir diğeri de “teknik adamlığın” futboldan gelmenin futbolu bilmeye yetmediğini, kendilerini çok geliştirmeleri gerektiğini, futbol çeteciliği yapmak, bir adamını bulmak veya sırtını bir yerlere yaslamak ile değil,  takım yönetmenin, takımı oyun oynamayı öğretebilmek ile ilgili olduğu üzerinedir.

Etiketler: