30 Haziran 2019 Pazar

BORÇLARI YAPILANDIRILACAK KULÜPLER ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ



Başta ve asıl olarak süper lig kulüpleri olmak üzere, profesyonel kulüplerin borçları bilindiği üzere devlet bankaları tarafından yapılandırılarak, uzun vadede ilk iki yıl anapara anapara geri ödemesiz olmak üzere, beş yıl geri ödemeli olarak yapılandırıldı. Epey zamandır gündeme taşınmış olan konu, en sonunda kulüplerin yetersiz ve beceriksiz yönetilmelerinin ödüllendirilmesi biçimde gerçekleşmek üzere.

(TBB) tarafından yapılan açıklamada, "Futbol kulüplerinin idari ve mali yapılarının bir bütünlük içinde yönetilmesi amacıyla kulüplerimiz ile ilgili bankalar arasındaki yapılandırma çalışmaları devam etmektedir. Çalışmalarımız tamamlandıkça ilgili kulüplerimiz yasal prosedürler çerçevesinde açıklamalarını yapacaklardır." ifadelerine yer verildi. Söz konusu çalışmalarla futbol kulüplerinin mali bünyelerinin güçlendirilerek çağdaş bir yapıda faaliyet göstermelerini temin edecek kurallar ve ilkeler çerçevesinin belirleneceği aktarılan açıklamada, yeniden vadelendirmede ve yapılandırmada borçların silinmesi veya piyasa normlarının dışında fiyatlama yapılmasının söz konusu olmadığı belirtildi. Yapılandırmaya konu olan finansal borçların iki yılı anapara geri ödemesiz olmak üzere toplam beş yıl süre ile vadelendirileceği vurgulanan açıklamada, "Futbol kulüplerinin borçlarının bir bankaya devredilmesi söz konusu olmayıp her banka kendi kredi riskini yönetmeyi sürdürecektir. Bankalarımızın, kulüplerimizle ilişkisi ticari olup bundan sonra da aynı profesyonel anlayışla devam edecektir." denildi.

Her şeyden önce böylesi bir uygulama adil bir uygulamama mıdır? Elbette hayır... Neden adil değildir? Çünkü,

Birincisi; Kulüpler aynı zamanda birer şirket ve/veya şirket iştirakleri ile yapılanmış işletmeler durumundadırlar. Şirket olarak kar ederlerken, başarılı ve kendine yararlı bu işletmeler, zarar ederlerken kamu bankaları tarafından desteklenen ve kolaylıklar sağlanan, bir anlamda zararları tazmin edilen ayrıcalıklı kurumlar olmaktadırlar. Bu durumda şirketleşmiş her işletme aynı hakka sahip olmalıdır. Peki, öyle midir? Elbette değildir. O halde birer şirket olan kulüplere yönelik bu ayrıcalık neden?
Tamamen siyaset ve spor ilişkisinin bir sonucu olan ve siyasetin spor ve futbol üzerinden kendi varlığı ve geleceğine yatırım yapma davranışı ile ilgili berbat bir uygulamadır bu. Türkiye futbolunu korumak ve kollamak adına asla tutarlı ve doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü her şeyden önce kulüpler birer "asalak" yapı haline dönüştürülmekte, bağımlı yapılar haline getirilmektedirler. Asalak ve bağımlı yapılar kendilerini asla geleceğe taşıyamazlar.

İkincisi; Bu kulüpler neden ve niçin borçlanmışlardır? Türkiye futboluna veya kulüplerinin geleceğine yönelik yatırımlar yüzünden mi? Hayır. Tamamen yönetimlerin gündelik ve sezonluk başarılar peşinde koşan popülist kararları yüzünden. Özellikle israf, savurganlık ve esas olarak da bütçelerine uygun olmayan fazla sayıda transferler yüzünden. Geliri ile gideri arasında denge kurmaktan ve bunun için gerekirse üç, beş, on yıllık programlar ortaya koymaktan kaçınan, çünkü esas olarak kendi prestijleri ve kendi özel ticari hayatlarına yatırım yapmak için oraya gelmiş yönetim kurulları ve başkanlardan oluşan kulüpçülük modeli ve anlayışı, Türkiye spor kulüpçülüğünün kronik sorunlarından birisidir.
O halde gündelik ve popülist ve yanlış kararlar yüzünden batma noktasına gelen şirketler neden ve niçin devlet, hazine ve kamu olanakları ile kurtarılıyorlar.

Üçüncüsü; 5 yıl boyunca borçları yapılandırılan kulüpler, bu borçları ödeme planı dâhilinde ödeyecek mali programlarını sunarlarken, önlerindeki 5 yılda boyunca ne yapacaklar? Yeni transferler yapmayacaklar mı? Yapmayacaklarına dair bir garanti var mı? Elbette pahalı ve bütçelerine uygun olmayan transferler yapmaya devam edecekler. Bu durumda yeni gelir olanakları ve araçları mı yaratacak veya oluşturacaklar? Büyük bir olasılıkla hayır, çünkü bunun emaresi ve somut gelecek planlaması ve göstergeleri yok. Peki, yapılandırılan borçlar ile birlikte, yeniden gerçekleştirilen borçlar ne zaman ve nasıl ödenecek? Beş yıl sonra yine ve yeniden bir yapılandırma ile mi?

Bu şekilde Türkiye futbolu ve Türkiye Spor kulüpçülüğü ne kalkınır, ne büyür ve ne de gelişir. Bu şekilde, mirasyedi, asalak, muhtaç ve siyasi iktidarların kuklası bir yapı, daha da güçlenerek devam eder.

Meselenin asıl çözümü kulüplerin kendi bağımsız ve piyasa koşullarında var olabilmelerini sağlayacak yönetim ve yapılanmaya kavuşmalarıdır. Uyum sağlayamayanların, beceremeyenlerin önünde iki seçenek söz konusudur. Ya yok olup giderler ya da endüstriyel spor ve futbol tercihinin gerektirdiği finansman modellerini tercih ederek yollarına devam ederler ya da yeni bir kulübü ve spor modeli ile kendilerini yeniden organize ederler. Bunun yöntemlerinden birisi özkaynak yönetimi ve kamusal spor bilinci ile hareket ederek, bir spor kültürü inşa etmektir.  

Hem endüstriyel/ticari futbol diyeceksiniz. Hem de bunun koşullarını ve gereklerini yerine getirmekten aciz davranıp sadaka alma ve/veya dilenme yoluyla, kulübünüzü bir anlamda ipotek ederek durumu idare edeceksiniz. Böyle bir anlayış ile devam etmenin çok uzun vadede geçerliliği yoktur. Tabi buna izin veren, çanak tutan ve bundan farklı boyutlarda rant devşiren herkes, esasen Türkiye futboluna ve kulüpçülüğüne ihanet etmektedir. Borçları kamu bankalarınca yapılandırılacak kulüplerin, yapılandırmadan sonraki ilk beş ve ikinci beş yıllarına iyi bakıldığında, hiç birisinin geleceğe yönelik 5 ve 10 yıllık ekonomik olarak hedefledikleri yer ve ulaşmayı hedefledikleri düzey ile ilgili özel bir çalışma ve kalkınma planlarının olmadığını görürsünüz. Bu kulüplerin birçoğu gelecek 5 yıl içinde daha borçlu duruma düşecekler, daha fazla ödeme güçlüğü çekecekler ve sonunda bir kısmı alt lige düşerken, bazıları da ya satılacak ya da dilenci ekonomi anlayışı ile devam edeceklerdir. Hiç birisi asla Avrupa liglerinde boy gösteren, büyük ve önemli kulüpler olamayacaklardır.

Çünkü bankalardan sağlanan para, ileriye yönelik bir yatırım ve geleceği inşa etme ile ilgili bir kaynak olarak değil, geçmişin yanlışlarına, plansız ve programsız olarak gerçekleştirilen harcamalardan oluşan borçları kapatmak için sağlanmış bir devlet/kamu olanağıdır.
Unutulmaması gereken şudur; Beceriksizliğin prim yaptığı hiç bir alan asla gelişime açık bir alan değildir. Türkiye futbolu zengin kasaba tüccarların kulüp başkanları olarak at koşturduğu ve yeni yetme işbirlikçi neocon kulüp işletmecilerinin rant peşinde koştuğu bir kulüpçülük anlayışı ile gidebileceği yer öne siyasi iktidarlar, ardından kamu bankaları olacaktır.

Bu arada bir yanda bütün bunlar yaşanırken, öte yandan önümüzdeki 5 yılın yeni borçlanmaları,  transfer çalışmaları ile son derece hızla devam etmekte ama buna karşın sözde liberal ve özgürlükçü ekonominin ve ticari futbolun kalemşörü olan onlarca spor yazarı, yabancı oyunu yasağına karşı canhıraş bir şekilde mücadele vermektedirler. Oysa mesele onların dediği gibi “yabanı yasağı” ile çözümlenecek bir mesele değildir ama “yabancı serbestliği” ile de çözümlenecek bir mesele olmadığı da yaşanarak öğrenilmiş olsa gerektir. Çünkü sorun yabanı sporcu sorunu değil, kendine yeterli bir ekonomiyi ve sporcu kaynağı oluşturamamış olma sorunudur. Bunun da çözümü “şampiyon olmak” amacı ve gerekçesiyle pahalı transferler değil, şampiyon olma yeterliliği sağlayacak tüm bileşenleri planlama, geliştirme, üretme, organize etme ve yönetme ile ilgilidir.

Son olarak TFF, bir önceki başkanının ifadesiyle söz konusu bu yapılandırma projesinin hayata geçmesiyle birlikte kendilerinin tavizsiz bir şekilde denetim yapacağını belirtmiş, "Kimse kusura bakmasın. Bu aşamadan sonra federasyon olarak çok ciddi yaptırımlar uygulayacağız" demiş olmasına ise sadece gülmek gerekir. Çünkü kulüplerin borca batması, içinden çıkılmaz duruma gelmesi elbette kulüplerin kendi sorunu olsa da, futboldan sorumlu en üst yapı olan TFF, gerek oyuncu transferlerinin düzenlenmesi konusunda, gerekse Türkiye futbolunun özkaynaklara yönelik uzun vadeli gelişim planlamaları ve uygulamalarının hayata geçirilememiş olmasıyla ilgili esas sorumludur.

Kaynak: İ. Topkaya, Sendika.org, 31.06.19

5 Haziran 2019 Çarşamba

Spor ve futbol kültürü pratikleri

Yazar
 İsmail Topkaya
 
4 Haziran 2019

Spor ve futbol kültürü pratikleri


Spor toplumu olmak başka bir şey. Futbol görece alt kültüre açık bir spor dalı olsa da, spor kültürü ve spor toplumu olmanın ve elbette diğer sosyo-ekonomik bağımsız değişkenlerin etkilediği bir sonuç olarak ortaya elbette bambaşka bir futbol kültürü de çıkıyor.

Rekabetin ve endüstriyel futbolun tüm acımasızlığına karşın, işte o “bambaşka futbol kültürü” aslında sizin kim olduğunuzun ve dahası oralarda nasıl bulunduğunuzu da belirliyor.
Bu konularda birbirinden bağımsız ve dolaylı ilgili bir kaç küçük not;

1

“Evet, 6 final kaybettim ancak o finallere kadar gelebilmek de önemli. Finallere çıktığımız zaman herkes başka takımları bekliyordu ancak biz oradaydık! Yolculuğun kendisi yolun sonundan daha değerlidir” diyor Liverpool menejeri J. Kloop.
“Yolculuğun kendisi yolun sonundan daha değerlidir.”  Bu ifade özellikle hayatı sürece ve gelişime odaklı yaşamayı seçenler ve düşünenler açısından önemli ve değerli bir ifadedir. Özellikle eğitim ve bir eğitim çıktısı olan gelişimi önemseyenler için çok şey anlatır.
Aslında bir şey daha anlatır; “Asıl olan yaşamaktır ve yaşarken gelişmek, gelişirken eğlenmektir”. Söz konusu “yolculuğun kendisinin yolun sonundan daha değerli” olması aynı zamanda bir eğitim anlayışı ve modelini de akla getirmektedir. Eğitimde seçmeyi ve elemeye değil, geliştirmeye yönelik yaklaşımının da bir ürünü olan “sürece dayalı spor eğitim modelini” de çağrıştıran bu ifade, sporda altyapı eğitim süreçleri için çok daha anlaşılır bir yaklaşımdır. Çünkü altyapı yolculuğu herkes içindir, herkesi kendine göre geliştirme işidir ve herkes için olan her şey çok değerlidir. Altyapı yolculuğu (yani süreci), sadece yolculuğunun sonuna bakarak değer biçilecek bir yol (süreç) değildir. Altyapılar elbette sürecin sonunda ulaşılması gereken hedefte üstyapılara oyuncu vermekle mükelleftirler. Ama hedefin diğer ayağı, bu yolculukta diğer kişilerin de elde edecekleri, pek çok açıdan kendilerini geliştirecekleri gelişim düzeyleri olsa gerektir.

2

Bilindiği üzere şampiyonlar ligi finali Liverpool’un Tottenham’ı yenmesiyle sonuçlandı. Bize göre final maçı, final yolculuğu müsabakaları kadar düzeyi yüksek bir müsabaka değildi belki ama yolculuğun güzelliği ve verimliliği her şeye değecek kadar güzeldi. Hele hele final müsabakasındaki iki teknik adamın birbirini kutlamasındaki içtenlik ve olgunluk en az yolculuk ve final müsabakası kadar üzerinde konuşmaya değer.
İki teknik adam endüstriyel futbol rekabetinin içinde ve en tepesinde olsalar dahi, eğer her ikisi de “gelişime” ve “geliştirmeye” odaklı insanlar ise, her ikisi de “gelişim” işine saygı duyuyorlarsa, birbirlerine de saygı duyarlar. Çünkü işlerine saygısı olanların, işini iyi yapanlara da saygısı olur. Elbette endüstriyel sporda kazanmak ve şampiyon olmak çok şey. Ama bu işer sadece kazanma ve şampiyon olmayı istemekle olacak işler değil. İşini beceriye ve en önemlisi bilgeliğe dökenler en sonunda sürekli kazanmayı bilenleri yaratır. Ve kazanmak dediğin sadece bir müsabakayı kazanmaktan an ibaret değildir. Kaybederken kazanan olmak, kazanmanın en yücesi ve en değerlisidir. Çünkü takdir, övgü ve saygınlığı hak etmek her şeydir. Kloop, Premier lig şampiyonluğunu kaybederken kazandı. Çünkü Prrmier lig şampiyonu olacak takım yarattı. Pochettino şampiyonlar ligi finalini kaybederken kazandı. Çünkü çalıştığı takımlarda ahenk, oyun işleyişi, düzen ve yatırım yarattı. Premier ligde ve şampiyonlar liginde şampiyon olsa sürpriz olmayacak duruma getirdi takımını.
Futbolda kalite ve düzey derken, teknik adam profili ve özelliklerinden söz ederken, işte bu tip insanları ve kültürel davranışları görmezden gelmemek gerek. Futbol dünyasında ve özellikle Türkiye futbolundaki mesele sadece yönetici ile ilgili bir mesele değildir. Teknik adam meselesi ve kalitesi de en az yönetici meselesi kadar önemli bir meseledir.

3

Bir kulüp ile bir teknik adam arasındaki sözleşme 4 saat sonra iptal edilir mi?
Böyle bir şey olabilir mi?
Anlaşma anına bakıyorsunuz, kulüp başkan yardımcısı sıfatı ile suratı asık genç bir çocuk, oraya zorla oturmak zorunda bırakılmış kulüp avukatı ve gülücükler dağıtan bir teknik adam.
Teknik adam, kulüp başkan yardımcısına “gül biraz” diyor.
Avukata imzala diye evrak uzatıyor, avukat “sonra imzalarım” diyor.
Tüm bu tiyatro medya önünde ve kayıt altına alınarak gerçekleşiyor.
Dünyada eşi ve benzeri olmayan bir durumdur bu.. Ve sadece bize özgüdür.
Kulüpler, teknik adamlar ve futbol bu şekilde kurumsallaşmaz ve uluslararası bir konuma ve düzeye asla ulaşamaz.
Unutmayınız. Üstyapılar hayattır.
Altyapılar o hayata can veren yerlerdir.
Üstyapılarınızın kalitesi, düzeyi, işleyişi ve genel durumu, altyapılarınızın kalitesi, düzeyi, işleyişi ve genel durumunun ne olacağını belirler.
Hayatınız düzgün değilse, ona can verenlerde düzgün işlemez. İşlese de önemi olmaz.

4

Virgil van Dijk… Son yılların en gözde ve belki de en iyi savunma oyuncusu. Sadee futbol beerisiyle değil, saha içi ve dışı kişiliği ile de gündemde ve saygın bir futbolcu. Liverpool ile şampiyonlar ligi kupasını kazanan Virgil van Dijk kendisine yöneltilen bir sorula vediği yanıtta “Bence Lionel Messi dünyanın en iyi oyuncusu ve Ballon d’Or’u kazanmalı. Bana verirlerse alırım ama Messi kazanmalı. Finalde olsun ya da olmasın, o dünyanın en iyisi” demiş. Ne var bu yanıtta derseniz? İnanın çok şey var. Virgil van Dijk, Hollanda gibi bir futbol ülkesi, bir futbol kültürü ve bir futbol eğitim ve gelişim ekolü ülkesinin ürünü bir futbolcu. Söylediği sözde işte bu kültürün izdüşümlerinden birisi olan başarı ve popülerlikten başın dönmemesini ve kendini kaybetmemeyi görüyoruz. Para ve şöhret ve ayrıcalıktan şaşırmamayı ve egosantrik olmamayı görüyoruz.
İşte altyapıların önemi ve değeri bu…
Ama bunun için üstyapı düzeninizin sağlam, adil, düzeyli ve bir futbol kültürü oluşturmuş olması gerekiyor.

Etiketler:

Taraftarlık kültürü ve taraftar tipleri


Yazar  İsmail Topkaya 3 Haziran 2019
Taraftarlık kültürü ve taraftar tipleri




Ülkeler ve kıta futbolunun gelişmesinde veya bir şekilde evrilmesinde en önemli sorumluluk aktörlerinden birisi de elbette taraftardır. Taraftarlık algısı, zihniyeti ve profili ise bu anlamda sanılanın çok ötesinde bir öneme sahiptir.

Örneğin bir kısım taraftar kendisini kulübün veya takımın sahibi gibi görürken bu onun akılcı olmasına değil, fanatik olmasına yol açarak gerçeklerden uzak durmasına ve olumlu rol almasına da engel olur.
Bir kısım taraftar da müşteri rolündedir. Başka bir anlam ifade etmez. Varlığı gelir sağlamak için sadece nicel bir önemden ibarettir.
Bir kısmı ise farkında olmayanlardan oluşur. Güruhtan ibarettir. Sosyal bulaşma ve ilkel aidiyet hissi ile hareket eder (ettirilir).
Oysa taraftar kulüp için önemden öte bir “değere” tekabül eder ve/veya etmelidir. Çağdaş ve uygar toplumlarda ve bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren taraftar evrimi genel anlamda bu yöndedir.
Değer taşımak için değer görmek, değerli olmak ve değer vermek gerekir. Çünkü değer görmek, değerli olmak ve değer vermek bir bütündür. Birisi eksik kalırsa zincir kopar.
Kendini kulübün ve takımın sahibi görme eğilimi ve tipi taraftarlık kulübün yanlışlarına, eksiklerine veya hatalarına karşın rol almayan ve kulüp yararına tavır geliştiremeyen taraftar tipleridir. Günü yaşarlar. O yüzdendir ki gündelik popülist kararlara alkış tutarlar. Sorumluluk almazlar ve yanlışlıklardan kendilerini muaf sayarlar. Bir anlamda liberal taraftar tiplemesi bu tür taraftar anlayışı ve profili için oldukça uygun düşer.
“Vur kır parçala, bu maçı al” kültürü ve ahlakı bir şekilde egemen taraftar profili olduğu sürece, ve bu tip taraftar sayısı ve etkinliği fazla olduğu sürece kulüp ve takım için faydadan çok zarar oluşturacak potansiyel bir tehlike her zaman söz konusudur.
Oysa taraftarlık esas olarak bir nitelik meselesidir ve öyle olmalıdır. Taraftar ile genel kurul üyeliği arasındaki fark ne kadar büyükse, o kulüpler kötü bir kitleselliğe sahip kulüplerdir. Her taraftar esasen bir genel kurul üyesi profiline sahip olmak durumunda olmalıdır.
Taraftar kulübün ne sahibi, ne de yöneticisi değildir. Taraftar başka bir şeydir. Kendini bir yere ait hisseme ihtiyacı ile kulübün var olmasını sağlama ihtiyacının doğru, haddini ve sorumluluklarının farkında ve adil düzenlenmiş birlikteliğidir.

Etiketler: , ,

Endüstriyel futbolda dahi “teknik adam ölçütleri” değişmiş durumdadır


Elbette üstyapılarda görev alan teknik adamlardan beklenen ve istenen şey genellikle takımlarını şampiyon yapmaları veya en azından ligin üst sıralarında yer almalarını sağlamasıdır. Bu, klasik ve en temel istek ve amaçlardan birisidir.
Öyle ki, bizim gibi sporda başarılı olmanın sadece şampiyon olmak demek olduğu algısının ve kültürünün egemen olduğu toplumlarda bir teknik adamın başarı ölçütleri açısından neredeyse tek ölçüt takımını şampiyon yapmış olmaktır.
Elbette son aşamada, kazanma üzerine kurgulanmış yarışmacı bir spor hayatı ve düzeninde şampiyon olmak ölçütü biricik amaç ve ulaşılabilecek “mutlu son”dur. Ama işte bunun gerekleri artık değişti. Şampiyon olmak için anlar ve sezonlar değil süreçler ve sürdürülebilir yapılanmalar daha önem ve değer kazandı. Bu bağlamda teknik adam özellikleri ve özellikler açısından tercih edilme durumları da farklılaştı.
İlginç olan şu ki, popülerlik ve karizmatik olmanın ölçütleri ile tercih ölçütleri de giderek çakışmaya ve benzeşmeye başladı. Çünkü tercih edilme nedenlerini oluşturan ölçütler aynı zamanda başarılı olmanın da ölçütleri olduğu anlaşılalı epey zaman oldu.
Teknik adamları başarılı kılacak veya tercih edilme nedeni olan ölçütlere genel çerçevesi ile bakmak gerekirse,
  1. Kulüplerini ağır borç alına sokmadan, pahalı transferlere dayanmadan takımını iyi oynatmayı başarabilme ve iyi sonuçlar almayı sağlayabilme ölçütü,
  2. Takımındaki oyuncuları geliştirebilen, bazı oyuncuların oyun tarzında, oyun becerisinde ve oyun verimliliğinde inanılmaz sonuçlar alabilme ölçütü,
  3. Takımının oyun düzeni ve oyun anlayışlarında farklılık yaratabilme ölçütü,
  4. Altyapılardan gelen oyunculara, genç oyunculara fırsat ve imkanlar sağlama ölçütü,
  5. Kulüp yapılanmasına ve kulüp kurumsallaşmasına uyum sağlama veya buna katkı sunma ölçütü,
  6. Ve dünyanın en iyi oyuncularını yönetebilme becerisi. Bunun da göstergesi bilgi, görgü, taktik beceri yeterliliği, kriz yönetimi ve düzgün karakter ölçütleri ile doğrudan ilgili olduğu görülür.
Dünyadaki bütün teknik adamları bu ölçütler açısından analiz ediniz. Sonra kulüplerin teknik adam tercihlerini de bu ölçütler açısından analiz ederek, kulüplerin durumunu karşılaştırınız. Bir de ekonomik açıdan dünyanın en iyi futbolcularını bünyesinde toplama imkanına sahip olan endüstriyel futbol kulüplerinin bu anlamda hangi teknik adam modelini tercih ettiklerini çözümlemeye çalışınız. Görülecektir ki, en güçlü ve en sorunsuz kulüpler dahi, teknik adam tercihlerini yukarıdaki ölçütleri esas alarak gerçekleştirmeye doğru evrilmiş durumdadırlar.
Bir sezonluk ve bir sezon şampiyonluğu getirecek teknik adamlar geleceğin teknik adamları olmaktan çıkmaya başlamaktadırlar. Artık kulüpler teknik adam tercihlerinde de tıpkı transfer ettikleri futbolcular gibi ileriye yönelik bir yatırım gözüyle bakmaktadırlar. Dolayısıyla ölçüleri bildiğimiz o klasik “Başkan bizi şampiyon yap” örneğinden yola çıkarak “Hoca bizi şampiyon yap” ölçütünden çok daha farklı boyutlara taşınmış durumdadır. Artık ölçütlerin toplamı olan ölçüm aracının ölçtüğü şey, “teknik adam özellikleri ve yeterlilikleri” olmaktadır.
Bu bağlamda güncel olması nedeniyle Beşiktaş’ın yeni teknik adam transferi olan Abdullah Avcı’nın yukarıdaki ölçütleri ne düzeyde karşılayacağı merak konusudur. Avcı’nın Beşiktaş için ileriye yönelik bir yatırım olup olmayacağını hep birlikte yaşayarak göreceğiz. Olumsuz bir şey söylemek önyargı, olumlu bir şey söylemek içinse herhangi bir veri sahibi değiliz. Örneğin en azından İstanbul Büyükşehir Belediyespor ve Başakşehir Futbol Kulübü özgeçmişine bakarak, bir hayli uzun bir zaman dilimi sayılabilecek süreçte, altyapılardan gelişmelerini sağlayarak ilk 11’e taşıdığı kaç tane isim olup olmadığına bakmak yeterli bir veri niteliği taşısa da, “Beşiktaş’ın bir bildiği vardır” demekten başka çare yok gibi görünüyor. Tabi bu arada pahalı transferler ile kurulan kadrolar ile şekilde kollanarak lig mücadelesindeki sıralaması bir ölçüt alınmış olsa da Milli Takım’daki ve Avrupa Kupası’ndaki kariyeri de muhtemelen gözden geçirilmiştir.
Türkiye’de Süper Lig’de takımı bulunan spor ve futbol kulüpleri başta olmak üzere, kulüplerin teknik adam tercihlerinde hangi ölçütlerin kullandıkları veya kullanmadıkları ciddi bir meseledir. Kulüplerin kendi gelecekleri açısından da birçok açıdan katkı sunacak donanımlı ve entelektüel spor ve futbol insanlarına ihtiyaç çok büyük. Bunun yollarından birisi, yeni futbol insanlarına fırsat ve imkan sağlamak kadar, kulüp ve teknik adam arasındaki uzun süreçli planlı/programlı işbirliği yapmaktır.
Not: Yazı içinde sıkça kullanılan “teknik adam” tamlamasındaki “adam” sözcüğünün eril bir anlam taşımadığının, konu ve kullanım açısından teknik bir ifade olduğunu ve bu nedenle tercih edildiğinin altını çizdiğimizi belirtmek isteriz.

Etiketler: , ,

3 Haziran 2019 Pazartesi

Bir çeşit toplumsal mutabakat: Neden herkes “Başakşehir şampiyon olmasın” dedi?

İsmail Topkaya 


Süper Lig’de şampiyonluğu belirleyecek olan Galatasaray-Başakşehir müsabakası, haftalar öncesinden başlayıp müsabaka sonrasına uzanan süreçte yaşananlarla toplumsal mutabakatın nasıl gerçekleşebileceğine ilişkin derslerle doluydu.
Türkiye futbol tarihine iyi ve doğru bir şekilde kaydedilmesi gereken söz konusu durum, gelecek nesiller açısından yararları olacak, spor okullarının spor sosyolojisi derslerinde konu olarak okutulacak bir niteliğe sahiptir.
Başta sosyal medyada dile getirilenler olmak üzere, Başakşehir Futbol Kulübü takımının Süper Lig şampiyonu olmaması gereğine, isteğine, arzusuna ilişkin tüm değerlendirmeler esasen adaletsizliğe ve eşitsizliğe ilişkin bir dışavurumun somutlaşması gibiydi. Bu elbette iktidar ve rejim ile ilgili değerlendirmelerden ve tavırlardan bağımsız bir olgu değildir. Buna ilişkin o kadar çok neden ve gerekçe var ki… Sporun işte böyle tarafları da var. Sporun geniş kitlelere ulaşmış olan dalı futbolun “sadece futboldan ibaret olmayan bir oyun” oluşu tarihsel olaylar ile de sabittir. Futbol öyle bir şeydir ki işte, o kitleselliğindeki olanaklar ve fırsatlar bazen Franko’nun halkı uyutması ve uyuşturmasında, bazen de Sokrates’in “Corinthians Demokrasisi” örgütlemesinde etkin bir araç olabilir.
Biz de kendi penceremizden söz konusu müsabaka öncesi ve sonrası süreci sosyal medya paylaşımları üzerinden sıraladığımızda gördük ki, toplumsal mutabakatın içinde yer alanlardan birisi olmuşuz.
Güzel olan her zaman iyi olmayabilir. Ama iyi olan her şey, her zaman güzeldir.
1
Takım tutmuyorum. Yani bir kulüp ve takım taraftarı değilim. Bunun herkesin bildiği nedenlerin yanı sıra spor sosyolojisi ve spor politiği açısından da birçok nedeni var.
Lakin bugün, Türkiye Süper Ligi’nde kimin veya kimlerin şampiyon olacak olmasından ziyade, kimin veya kimlerin şampiyon olmaması gerektiği konusunda tarafım.
Yani bugün Başakşehir diye bir kulübün ve futbol takımının şampiyon olmasını istemeyenlerden birisiyim ve böyle düşünen ve isteyenlerin tarafındayım.
Bunun da elbette ayrıca spor sosyolojisi, spor ekonomisi ve spor örgütlenmesi gibi birçok konuya ilişkin nedeni var.
Özetle, böylesine olumsuz ve mirasyedi bir spor kulübü modelinin başarılı olmasını ve başarılı algılanmasını istemiyorum.  Çünkü bu, sporun geleceğine ihanet olur.
2
“Başakşehir Futbol Kulübü projesi” kötü ve berbat bir projeydi.
Halkın malına ve parasına çökme ve böyle devam etme anlamında, tam olarak spor adına uygulamaya koyulan bir rantiye projesiydi.
Çökmesi gerekir. Memleket bünyesinin reddetmesi gerekir.
Devleti yönetenlerin en tepesinden en aşağıdakinin desteğine ve teveccühlerine rağmen bu proje tamamlanmadan sonlanmalıdır. Çünkü yanlış bir projedir.
Böylesi aynı zamanda “hayırlara vesile olacak” bir sonuç ve durumdur. Ama gelecekte bir gün mutlaka hesabı sorulması gereken de bir projedir.
3
Hayat bazen tuhaftır… Fatih Terim ve şurekâsı bir yanda, Başakşehir diye ucube bir kulüp öbür yanda… Üçüncü bir şık ise yok…
4
Baskının egemen olduğu toplumlarda ve görece eşitsizlik ve yoksulluğun toplumlarında şampiyonluklar daha abartılı kutlanır.
Çünkü ekonomik ve toplumsal sorunların ve dertlerin dile getirilmesi için sokak yasaktır. Çünkü sokak tehlikeli bulunur.
İşte bu yüzden sokak ihtiyacı ve özgürlüğünün şovu ve sözde serbestliği için spor hem bir fırsat ve hem de uyuşturucu etkisi bakımından bir olanaktır.
İşin bir de bu yönü var tabii. Spor sosyolojisi demek sadece sağlıklı yaşam için sporun toplumsallaşma gereğini söylemek değildir.
5
Başakşehir bir anlamda rejim-spor olarak da değerlendirilebilir.
İstanbul seçimlerinden sonraki süreç iyi okunduğunda, rejimin olumsuz etkilenmesi ve ne yapacağını şaşırmış duruma gelmesinin, Başakşehir üzerinde bir “kimya bozulması” yarattığını söylememek, yaratmadığını söylemek kadar olağan.
Özetle Başakşehir aldığı onca mesafeye rağmen başaramadı. Diğer ifade ile rejim-spor başaramadı.
Başardığı kadarı ile idare edecek.
Başakşehir Futbol Kulübü ve takımının hem doğuşu hem varoluş şekli hem de sürdürülebilirliği iktidar/rejim ile ilişkisine bağlı olan bir yapıdır. Bunu değiştiremezler ise gelecekte varlıklarının devamı çok zordur.
Salt sponsor desteği ile milyon dolarlık transferler yapmak her zaman mümkün olamayacaktır.
Endüstriyel futbolda milyon dolarlık büyük transferler yapıp borçsuz olmak önemlidir ama bunun için ya İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve iktidar ile işbirliği içinde olmanız, ya petrodolar zenginlerinin kulübü olmanız ya da sürdürülebilir bir ekonomik ağ kurabilmeniz gerekir.
Evet, Başakşehir şampiyon olamadı. Bir anlamda rejim-spor şampiyon olamadı.
Gerekçesiz ve nedensiz tekrarlanacak olan 31 Mart, Başakşehir’in kimyasını bozmuş olabilir. Ama 23 Haziran’ın nasıl sonuçlanacağı ise sadece kimyasının değil, tüm endokrin sisteminin bozulacak olması ile yakından ilgilidir.
6
Acaba gerçekten böyle mi? Başakşehir’den de haz etmeyenlerin ama esas olarak ciddi Galatasaray karşıtlarının ifadesiyle seçim sonuçlarının ortaya çıkmasıyla beraber, yinelenecek İstanbul seçimi itibariyle Galatasaray’a yol mu verildi? Yani iş kolaylaştırılmasa da zorlaştırılmadı mı?
Bizim için bu sürecin iki yönü önemlidir. Toplumsal mutabakat denilen şey muhalif özneler ve muhalif olgular üzerinden daha kolay ve daha gerçekçi biçimde sağlanabilir. İkincisi her neden ve nasıl olmuşsa olmuş, Başakşehir bir şekilde amacına ulaştırılmamıştır.