30 Mart 2017 Perşembe

2.FUTBOL ZİRVESİ… İŞTE BİRAZ DA BUNLAR İÇİN “HAYIR”...


Futbol ile siyaset ilişkisini yürütme bağlamında bir işlev üstlenmiş olan ama esasen “Paranın Futbolu / Futbolun Parası” işlevi için oluşturulmuş bir kurum olan “Türkiye Süper Lig Profesyonel Kulüpler Vakfı”, bilindik adıyla “Kulüpler Birliği,  20 Mart günü İstanbul Haliç Kongre Merkezinde “The Premier Summit 2” logosuyla “2. Futbol Zirvesi ”gerçekleştirdi.

Söz konusu zirve daha çok açılış konuşmalarından birisini gerçekleştiren TFF başkanı Yıldırım Demirören’in "Ekonomimiz düzelmeye başladıkça, ülkemiz güçlenmeye başladıkça futbolumuz da güçlendi. Daha güçlü bir Türkiye için 17 Nisan sabahı evet diyen bir Türkiye'de uyanmak dileğiyle.." şeklinde bitirdiği son derece sığ, samimiyetsiz, zorlama ama zirvenin de amacına ruhuna uygun cümlesi nedeniyle yankı buldu.
Söz konusu sözde futbol zirvesine özetle bir bakalım;
Her şeyden önce futbol zirvesi diye tanımlanan zirvenin futbolun kendisiyle uzaktan yakından ilgili olmadığı, zirvenin tamamen “endüstriyel futbol” olarak tanımlanan eleştirel futbolun eleştiri konularından birisi olan “futbolun pazarlanması” ve “pazarlanan ticari meta olarak futbol” ile ilgili olduğunun altını çizmemiz gerekir.
Söz konusu zirvenin programının ana başlıklarını alt alta sıraladığımızda ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır;

Oyunun pazarlanması - İşbirliğinin önemi
Yayıncı bakış açısı
Sponsor bakış açısı
Oyunun işletmesi
La liga'nın değişim hikayesi
Türkiye'nin durumu ve kulüp lisans sisteminin etkileri ile ilgili UEFA raporu değerlendirilmesi
Bundesliga modeli; pazarlama, markalama ve hakların satışı
Panel - Güçlü lig ve güçlü kulüplere sahip olmanın önemi
Oyunun işletmesi
Oyun
IFAB ve video asistan hakem
Gençlik geliştirme - Belçikanın izlediği yol
Panel

Görüldüğü üzere zirvenin teması futbol gibi görünse de “oyun” adı altında naifçe ifade edilmiş olan futbolun nasıl daha fazla tüketim metası haline getirilebileceği ve nasıl daha fazla kazanç elde edilebileceğinin dikte edilmesi üzerine kurgulanmıştır. Araya serpiştirilen Belçika gençlik geliştirme modeli ve medyatik ve popüler futbolcuların katılımının sağlandığı paneller zirvenin “paket” olarak şekillendirilmesi ile ilgili konulardır.

Zirve denilen sözde futbolun konuşulacağı toplantının açılışı, açılışın tamamlanması ile bitmiş oldu. Çünkü daha başında güncel siyasetin ve evet’çi muktedirlerin gövde gösterisi için zamanlaması ayarlanmış bir toplantı haline geldiği anlaşıldı. Kapitalizmin futbolu yani metalaştırılmış futbolun pazarlaması ile ilgili konuşmalar dahi, Türkiye’deki futbolu pazarlayanların dahi rağbet etmediği bir hale dönüştü.    

Kulüpler birliği ile TFF başkanının anlattıkları ya da söyledikleri gibi güçlü bir futbol ekonomisine ve yönetimine çok uzak olduğumuz, dahası futbolu ve ekonomisini yönetenlerin o pek savundukları spor pazarlamasını beceremedikleri, birçok işi ellerine yüzlerine bulaştırmış oldukları işin erbapları tarafından dillendirildi. Ortaya çıktı ki; bizimkilerin spor ekonomisinden anladığı kapkaççı ve Pazar tezgâhlarında sebze satma becerisine dahi ulaşamayan, ayak oyunları ve dolapların ticaret sayıldığı bir anlayışla işi götürmüş ve götürmektedirler. Tam da bu bağlamda UEFA Financial Fairplay Direktörü Andrea Traverso değerlendirmelerine bakmakta yarar var;

·         Türkiye zarar eden kulüpler açısından Rusya’yla beraber ilk iki sırayı paylaşmaktadır.
·         Üç yıl önce ikaz ettiğimiz borç 40 milyon Euro, bugün 200 milyon Euro’ya çıkmıştır.
·   Yapılan transfer harcamaları ve yüksek maaşlar nedeniyle Türk takımları sürekli zarar ediyor, örneğin Bundesliga’ maaş oranları % 50 iken, Türkiye’de % 82 dir.
·       Türkiye ve Rusya, Avrupa’nın en yaşlı kadrolarına sahiptir.
·     UEFA üyesi 10 ligin takımları içinde altyapı yatırımları bakımından ilk 100 içinde tek bir Türkiye takımı yoktur.
·   Yayın ihaleniz futbol seviyenize göre yüksek, dışarıya futbolcu pazarlayamıyorsunuz, kulüplerinizin dernek yapısı günümüze uygun değil, bu yapı mali durumunuzu olumsuz etkiyen nedenlerden birisidir.

Futbol Zirvesini “Evet” zirvesine çevirenlerin Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Spor Bakanı, Kulüpler Birliği Başkanı ve TFF Başkanının bu konuda söyleyebilecekleri hiçbir şey yoktur.
Dahası hem bu zirve parayla ilgilidir, o halde para ile ilgili bir konu olan Katar-Digitürk yayın ihalesinde kdv hariç 500 milyon doların nasıl bağlandığı, bu paranın nasıl değerlendirileceği ve bu ihalenin Katar-Türkiye arasındaki diğer olası ilişkiler ile bağlantısının neler olduğu veya olabileceği konuşulsaydı bari.

Futbolun yöneteni olan TFF’nun özerkliği tam bir fiyaskodur. Bir zamanlar hakem gözlemcilerini dahi FETÖ ilişkili futbol ve hakemlik ile ilişkisi olmayan tiplerden atayacak kadar basiretsiz ve yönetemeyen, bunca yıldır iktidar ve esas olarak da muktedir ve onun gölge adamlarınca yönetilen bir futbol yönetimi adına da “hayır” demek her sporseverin ve futbolseverin görevi olmalıdır aslında.

Bu iktidara ve bu iktidarın referanduma sunacağı Anayasa’ya ve söz konusu Anayasanın getireceği spor düzenine ve spor yönetimine “hayır” demek için çok nedenimiz var; İşte onlardan bir kaçı; 
·         Türkiye’de ne kadar spor kurumu varsa başta Spor Genel Müdürlüğü merkez il ve ilçe örgütleri olmak üzere, bunların parti örgütlerine çevrilmiş olmalarına, parti teşkilatlarından gelen referanslar ile iş alanları ve kadrolar açılmasına “hayır”.

·     Spor kurumlarına partili yönetici atanmasına, ilgili alandan partili bulunamıyorsa, Gençlik İl Müdürlüklerine spor geçmişi, eğitimi ve yeterliliği olmayan örneğin, “din kültürü ve ahlak bilgisi” öğretmenlerine varıncaya kadar atanmasına “hayır”.

·   Binlerce beden eğitimi öğretmenini atamayan ve okullarda spor ve beden eğitimi etkinliklerini bitiren veya bitirme noktasına taşıyan, okul spor modeli ile kulüp spor modelini birbirine karıştıran ve göstermelik pahalı tesisler yerine verimli, kullanılabilirliği yüksek ve maliyeti düşük tesisleri, alanları hayata geçirmekten uzak bir anlayışa “hayır”.

·         Partili ya da parti referanslı müteahhitler marifeti ile yaptırılan çöken ve yıkılan pahalı tesisler adına “hayır”.

·        Kentlerin semt, mahalle ve sokaklarının yanı başlarında boş arsa, alan bırakmayan, çocukları top oynamaktan alıkoyan, basit bir futbol oyunun dahi paralı halı sahalara mahkûm kılan zihniyete “hayır”. 

·         Ulusal takım adı altında futbolda Almanya altyapısı menşeili oyuncular, atletizmde Afrikalı lejyoner sporcular ile piyasaya çıkıp başarılı olunan durumlarda bundan siyasi rant devşirme iki yüzlüğüne “hayır”.

Özetle özelde futbolun genelde sporun bir politikası olmazsa, politikanın, dahası günlük siyasetin futbolu ve sporu olur. Tıpkı futbol halkın futbolu olmadığı zaman, sermayenin ve egemenlerin futbolu olduğu ve olacağı gibi.
Bir kez daha kanıtlandı ki; Futbola siyaset girmesin diyenler aslında futbola ve spora sol siyaset girmesin diyenlerdir. Çünkü sol siyasette spor ve futbol alınan ve satılan bir ticaret aracı değildir. Toplumcu spor ise bunların var olma nedenlerini ortadan kaldıracaktır.

Sağ siyasete gelince, sağ siyaset zaten futbolun tam göbeğindedir, hatta futbol onların beslenme ve zenginleşme araçlarından birisi durumundadır. Çoğu buradan beslenip semirmektedir.
Gerçeğin en somut yüzü işte 2.futbol zirvesi denilen yerdeydi. Futbolun piyasa ve piyasacı simsarlar tarafından nasıl idare edildiğini ve edileceği konuşuldu futbolun zirvesinde. Anladık ki futbolun zirvesi futbol ve insan değildir.


İşte biraz da bunun için "hayır".

www.sendika.org sitesinde yayınlanmış bir yazıdır.

Etiketler:

27 Mart 2017 Pazartesi

Avni Aker’den Şenol Güneş’e Gidişatın Asıl İçeriği

Trabzonspor’a devletin mali olanakları ile yapımı sağlanan, Akyazı sahilinde otoyolun hemen yanında denizin doldurulması ile oluşturulan zeminde inşa edilen yeni spor kompleksinin açılışı yapıldı birkaç gün önce.
Bilindiği üzere yeni tesislerin adı Avni Aker spor kompleksi ya da Avni Aker stadyumu değil. Önderlik ya da tek adamlık anlayışının ve lütfunun bir gereği olarak söz konusu tesislerin adı “Şenol Güneş” oldu.
Bu konuda “milli iradeye” bir şey sorulmadı. Tesislerin adının ne olacağı konusunda yerel ya da bölgesel bir konsensüs var mı? Yok. Olup olmaması önemli de değil zaten. Bu “milli irade” denilen şey seçim zamanı veya bazı işleri kotarma anında önem kazanıyor daha çok.
Peki, Trabzonspor cephesi böyle bir kararı genel kurulda görüştü, tartıştı ya da oyladı mı? Hayır. Bu anlamda da stadı “Trabzonspor mu yaptırdı ki, görüş ve kararlarının bir önemi ve gereği olsun” diye düşünülmüş olabilir.
Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) bu konuda zaten “memuri” bir işleve sahip olduğundan, özerkliğinden ve kurumsallığından ziyade, uyumluluğu ile anlam kazandığından konuşulacak durumda değil.
“Şenol Güneş” ismine gelince; eğer bir stada “Fatih Terim” ismi veriliyorsa “Şenol Güneş” isminin verilmiş olması anlamsız ve saçma değildir. Elbette olabilir. Ama asıl mesele de buradadır zaten.
Eğer illa ki; yeni, yeniden yapılan ve dahi ismi değiştirilme gereği duyulan stadyumlara “futbol insanlarının” ismi verilecekse, bu ülkede ismi daha çok yakışan ve çok daha anlamlı duracak ve dahası artık yaşamayan onlarca güzide futbol ve spor insanı var.
Bu ülke daha yaşarken ulaşılmaz ve kutsiyet atfedilen insanlar ülkesidir. Durum biraz bununla da ilgilidir. Çünkü bu ülke aynı zamanda yaşarken ölüverenlerin ve öldükleriyle kalanların ülkesidir. Onun içindir ki böylesine derin bir çelişkiler ülkesidir.
Ölenlerin “şehit” mertebesi atfedilerek, esasında kendilerine onur biçen insanların yönettikleri bir ülkede yaşayanların kutsallaştırılması, aslında onlara değer verilmesinden falan değil, kendi düzenlerini en acımasız şekilde hayata geçirme telaşı ve sözde toplum mühendisliklerinin bir sonucudur.
Satır arası belirtmekte fayda var; ne Fatih Terim ne de Şenol Güneş bu ülkenin “makus futbol tarihine” öyle sanıldığı gibi damga vurmuş şahsiyetlerdir. Damga vurmak, değiştirmek, üretmek, değer yaratmak demektir. Ne futboldaki dünya üçüncülüğü ne de UEFA kupasındaki şampiyonluk bu iki “futbol insanının” bilgeliği, üretkenliği ve değiştirici güçlerinin ve emeklerinin bir ürünüdür. Bunun için Derwall ve Piontek dönemlerine ve söz konusu Galatasaray ve Milli Takım kadrosu jenerasyonuna bakmak her şeyi yeterince açıklar durumdadır zaten.
Şenol Güneş ismine gelince, ters ve olumsuz etki yaratmayacak konumu, öncelikle o bölgenin insanı olması ile ilgilidir. Futbol geçmişi ve futboldaki bugünkü konumu, kurnazca düşünülmüş ve uygun bulunmuş olmasının nedenlerinden olsa gerektir. Çok da arzu edilerek, can-ı gönülden uygun görülen bir isim olmadığı ama Avni Aker ismine en uygun rakip olduğu da ortadadır.
Trabzonspor’un yeni tesislerinin adı niçin Avni Aker değil de başka bir isimdir?
Avni Aker olursa ne olurdu?
Avni Aker ismi niçin tercih nedeni değildir?
Söz konusu bu isim değişikliği Şenol Güneşi onurlandırırken, Avni Aker’i ne yapmaktadır.
Tıpkı İnönü Stadyumu’nun önce Fi-Yapı İnönü, sonra da Vodafone Arena yapılmasında olduğu gibi onlarca stadyum adlarının “bilmem ne arena”ya dönüştürülmesinde asıl amaç yeni bir rejim inşası ile yakından ilgilidir.
Cumhuriyet rejiminin tüm kavram deyim, özdeyiş, sembol ve yapılarıyla “yıkılırken” yerine koyulanlar ya daha gerilerden ya da günümüzden olmaktadır. Oysa tarihi bir süreçtir. Bölümlendirdiğinizde ve belli bölümleri dışlandığında bu ideolojik bir hal alışın yansımaları olarak belirir. Bugün yapılan da budur.
Bir başka ismi tercih edenler, buna itiraz etmeyenler, içine sindirenler tercih edilen yeni isim ne kadar değerli olursa olsun şunu iyi bilmelidirler, Trabzon’da ve Trabzonspor’da Avni Aker ismi ile yitirilecek olan Trabzon ve Trabzonspor’un geçmişidir, karakteridir, kimliğidir ve kültürüdür.
Bakınız Trabzonspor tesislerine adı uygun görülmeyen Avni Aker, Vakfıkebir köylerinden birisinde doğmuş, ilk ve ortaokul eğitimini Trabzonda yapmış, İstiklal Savaşı’nda cephe savaşlarında yer almış birisidir. 1925 yılına kadar Akçaabat, Sürmene, ve Trabzon’da ilkokul öğretmenliği yapmıştır. 1926 yılında ünlü spor adamı Selim Sırrı Tarcan tarafından İstanbul’da açılan Beden Eğitimi Kursu’na katılmış, Trabzon tarihinin ilk beden eğitimi öğretmeni olarak Trabzon Lisesi Muallim Mektebi ve Ticaret Lisesine atanmıştır. Buralardaki başarılı hizmetlerinden sonra Beden Terbiyesi Bölge Asbaşkanlığı (Şimdiki Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü) görevini üstlenmiş, 1944 yılına kadar bu görevini sürdürmüştür.
Burada mesele Avni Aker’in futbol/spor geçmişi ve kariyeri ile popülaritesinin söz konusu tesislere verilmeye yetmediğinden çok Avni Aker’in hangi dönem insanı olduğu ile ilgilidir. Muhafazakârım diye gerinenlerin, geçmiş ile gelecek köprüsü kurmayı en çok isteyenlerin kendilerince yok sayılması gereken bir döneme ilişkin her şeyi kazımak istemelerine karşı durmak demek, Cumhuriyet rejimini kutsamak demek değildir. Bu daha çok şununla ilgilidir; değer bilmezliğe karşı durmayı becermezsek, coğrafyamıza, dilimize ve kültürel kimliğimize ilişkin değer bilmezlere yönelik karşı durma hakkını ve ahlakını nasıl elde edeceğiz meselesidir.
Gelinen noktada esas mesele bir ismin yok sayılmasından çok “istenmeyen herkesin ve her şeyin” yok sayılması meselesidir.
Bir de bunu “Şenol Güneş” tesislerinin açılışında davet edilmiş bulunan tabiat sülüğü, petrodolar zengini Katar Emiri’ne verilen önem ve değer ile birlikte düşünün…

Bu yazı sendika.org sitesinde yayınlanmıştır.

Etiketler:

Yerel yönetimler, Spor ve “Belediyesporlar” üzerine

Profesyonel liglerde futbol, voleybol, basketbol spor dalları başta olmak üzere birçok spor branşında kulüp kuran, şirketleşen ve bir şekilde yerel yönetimlerin milyarlarca lirasını bu işler için harcayan belediyeler, halk adına “iyi, yararlı bir iş” yapmıyorlar aslında…

Belediyeler spor tesisleri yapar, halkın spora ve etkinliklere katılımlarını arttıran plan ve programlar yapar, amatör sporu teşvik eder ve bu amaçla kulüp örgütlenmelerine katkı sağlayabilir, kendisi de bizzat rol alabilir. Çocuklar için oyun alanları inşa eder. Spor adına ve spor ile ilgili “sosyal politikalar” üretir ve bu politikalar doğrultusunda yatırımlar yapar.
Üst düzey profesyonel takımlar kurmak, satın almak ve bunlara çok büyük paralar harcamak belediyelerin işi, görevi ve sorumluluğu değildir. Bu paralar ile çok daha fazla katma değer yaratan spor projeleri, yatırımları ve organizasyonları gerçekleştirmek gibi asıl belediyecilik işleri dururken, profesyonel lig takımları konusundaki istek ve rol alma anlaşılır bir şey değildir.

Belediyelerin parası çoksa

Bir belediyenin reklama ihtiyacı yoktur. Ticari şirket olmadığı için kapitalizmin en önemli işlerinden ve gereklerinden birisi olan “piyasa ve rekabet” yöntemlerine başvurma ihtiyacı duymaz. Ulusal ve uluslararası ihale işleri kovalayacak ve markalaşacak bir üretim ve tüketim ilişkileri ağı içinde yer almaz. Dolayısıyla bu tür işler için tanınırlık, prestij ve sosyal statü edinmek gibi ihtiyaç ve gereklilik içinde de değildir.
Eğer belediyelerin parası bu denli çoksa, bu paraları harcayacakları veya kullanacakları asıl işleri olan o kadar çok kalem, o kadar çok alan ve o kadar çok ihtiyaç alanları vardır ki… Örneğin milyon dolarlar ile oyuncu transfer edecek kadar parası olan belediyelerin, o kaynaklar ile hiçbir şey yapamasa dahi en azından halkına kullanacakları suyu belli bir tonaja kadar ücretsiz vermesi daha uygun bir şey belediyecilik değil midir?
Kulüpçülük, dernekçilik, şirketçilik yollarıyla akçeli işleri farklılaştıran belediyeler, bu şekilde onlarca yandaş kişileri besleme zengin yaparken, bazı para işlerini değişik harcama kalemleri üreterek yönlendirmekte ve asıl var olma nedeni olan yerel halkın toplumcu yaşam amaçlarına yönelik ilgi ve ihtiyaçlarını hoyratça ve pervasızca kılıfına uydurarak farklı alanlara ve kişilere harcamaktadırlar.

Kimin parası kime harcanıyor?

Gelişmiş ülkelerin hiçbir yerel yönetiminin profesyonel spor kulüpleri ve takımları yoktur. Neden olsun ki? Profesyonel kulüp ve takımlar birer ticari işletmedir. Belediyeler ise sportif ticari işletmeleri finanse eden veya etmesi gereken kurumlar değillerdir.
Dahası belediyelerin profesyonel bir spor kulübünün ve takımlarının olması o spor dalına özgü yerel katılımın artmasını, o spor dalının halka inmesini, herkesin o spor dalına ulaşmasını sağlayan bir iç dinamik yaratmamaktadır. O halde belediyeler neden böylesi bir işe talip olmaktadırlar? Yerel yönetimlerin varlık nedenleri ve amaçları dışında, kaynaklarını yönetenlerin popülaritesi siyasi yatırımları ve kişisel tasarrufları için bu şekilde kullanmaları anlaşılır ve kabul edilebilir bir şey değildir.
Farklı düşünen birisi elbette şu soruyu yöneltme hakkına sahiptir? “Ne zararı var?” Bu soruya verilecek cevap aynı dilde; “Peki ne yararı var?” Şeklinde olabileceği gibi, yerel yönetimlerin kaynaklarının endüstriyel spora ve profesyonel düzeydeki takımlara kaynak yaratmak değildir şeklinde de olabilir.
Daha önemlisi belediyeler kimin parasını kime vermektedirler? Hangi hukukla diyemiyoruz çünkü hukuki yönünü hallettiler… Ama hangi hakla ve hangi vicdanla kimin parasını kime harcamaktadırlar? Belediye kaynaklarının tamamı halkın parasıdır ve halk için kullanılmak içindir. Profesyonel takımlara harcanan paralar halka harcanmış paralar değildir. Belediyelerin nedenleri, gerekçeleri ve sonuçları halk için olmayan hiçbir işi ve o işe harcanacak hiçbir parası yoktur ve olamaz.
“Efendim bu tür kulüplerin ve takımların ekonomik girdileri çıktılarından daha fazla olabilmektedir” savunması tamamen yalandır. Gider her zaman gelirden çok fazladır ve belediye bütçesinden karşılanmak durumundadır.

20 elit sporcu mu, 2000 amatör sporcu mu?

Yerel yönetimlerin illa ki spor adına bir işe imza atmaları gerekiyorsa bu binlerce çocuğa, gence, büyüğe ve yaşlıya spor imkanlar ve fırsatları yaratmak şeklinde olmalıdır. Fiziksel etkinlikler, beden eğitimi, sağlıklı yaşam alanları, oyun alanları ve parkları, engelli alanları ve parkları gibi yoğun katılımlar yaratacak projeleri hayata geçirmek olması gerekenlerdir.
Bir üst lig profesyonel takımın finansmanı ile 100 yerel amatör spor takımını finanse etmek mümkündür. Bu özetle 2000 amatör sporcu demektir. 20 elit sporcu mu? “2000 amatör sporcu mu?” tercihi asıl mesele ve temel sorunun özetidir.
Günümüzde tüm kentlerimiz o kentlerimizin semt ve mahallerinde çocukların top oynayabilecekleri bir tane boş arsa kalmamıştır. Çocuklar top oynamak için halı sahalara mahkum olmak zorundalar. Ya da spor yapma ihtiyaçlarını haftada bir veya iki kez olmak üzere bir kulübün altyapısına yalvar yakar girerek veya seçilerek karşılayabilmektedirler. Okulların oyun ve spor alanları yoktur. Okullar sadece dersliklerden ibaret binalardır. Ömründe spor salonu görmemiş on binlerce çocuk ve genç vardır. İşte tüm bunlar yerel yönetimlerin ilgi, sorumluluk ve var olma gerekçeleri arasındadır.

Belediyeler kent halkının spor tesisi ihtiyacını karşılamalı

Belediyeler çok pahalı ve girişi ve kullanımı paralı tesisleri değil, işlevsel, ekonomik ve ihtiyacı karşılamaya yönelik spor alanlarını ve tesislerini hayata geçirerek gerçek işlevleri açısından daha doğru işlere imza atmalıdırlar. Olimpik ya da uluslararası ölçülerde bir tesis değil, okul ve amatör takımların kullanımlarına açık çok fazla ekonomik tesis toplumcu belediyeciliğin ön koşullarındandır. Belediyelerin spor ile ilgili işleri olabildiğince çok kişiye spor yapma fırsatı ve olanağı yaratmaktır.
Belediyeler bugün olduğu gibi profesyonel kulüp ve takımların finansörleri olmaya devam ettikleri sürece belediye olmaktan çıkıp başka bir şey olmaktadırlar. Özetle günümüzde yaşadıklarımız yerel yönetimlerin varlık nedenleri ve amaçlarına yabancılaşmalarında popüler ve endüstriyel sporu kullanmalarıyla ile başlayan süreçte, giderek endüstriyel spora teslim olmalarıyla sonuçlanan yabancılaşmanın sömürü sorunsalına evrilmiş olmasıdır.
Bitirirken araştırmaya değer bir konu olarak merkezi iktidar, yerel yönetimler ve profesyonel lig takımları ilişkisine bakmanın bize çok şey söyleyeceği hipotezini belirtmek isteriz. Kamu kaynaklarının nasıl, niçin ve ne ölçüde, nerelere harcandığının araştırılması ciddi doktora düzeyi bir çalışma olabilecek kadar geniş ve karanlık bir konudur. Geçmişin diktatoryal rejim iktidarlarının spora ve özellikle futbola ilgisini biliyoruz. Günümüz Türkiye’sinde yerel yönetimlerin başta ve özellikle futbol olmak üzere profesyonel spora ilgilerinin sosyo-politik ve sosyoekonomik gerekçelerini ya da mecburiyetlerini yalın bir dil ve belgeli bir çalışmayla ortaya koymak tarihimize önemli bilimsel bir katkı olacaktır.
Bu yazı sendika.org sitesinde yayınlanmıştır. http://sendika16.org/2017/03/yerel-yonetimler-spor-ve-belediyesporlar-uzerine-ismail-topkaya/

Etiketler: