20 Nisan 2019 Cumartesi

AJAX, MUCİZE, KURUMLAŞMA, KÜLTÜR VE SÖMÜRÜ


"Zengin bir kulübü neden yenemeyesiniz ki?
Ben para dolu bir çantanın gol attığını hiç görmedim."

Johan Cruyff



Real Madrid: 1 - Ajax: 4 veya Juventus: 1- Ajax: 2…
Söz konusu bu müsabaka sonuçları sadece birer müsabaka sonucu değildir.
Bu sonuçlar aynı zamanda bir futbol ülkesi olmak için, o ülkede önce bir futbol kişiliğinin, yani kişilikli bir futbol oynuyor ve yönetiyor olmanın gereğidir. Kişilikli futbol, futbolun tüm gereklerini asgari düzeyde yerine getirebilmek demektir. Ama bu kadarı yetmez. Kişilikli futbolun ardışık gelişim devamı olması gereken şey, aynı zamanda bir spor ve futbol kimliği oluşturmaktır. Yani kendine özgü ama evrensel geçerliliği olan bir spor ve futbol düzeyine ulaşmış olmayı da gerektirir.

Ajax, Hollanda futbolunun ürünü olan bir kulüp ve takımdır ama aynı zamanda Ajax, Hollanda futbolunu kuran ve oluşturan bir anlayış ve kurumsallığın yapılarından da birisidir. Dememiz o ki, bir ülke oynayacağı futbola karar verecek, kulüpler de o futbolu oynayacak ve geliştirecek diye bir şey olmadığı gibi, bir kulüp oynayacağı futbola karar verecek, o ülke de,  o futbolu oynayacak ve geliştirecek diye bir şey de söz konusu olamaz. Bunar eşzamanlı ve eşgüdümlü olan ve sürdürülerek geliştirilen bir futbol politikasının ürünü ve sonucudurlar.

Ajax’ın şampiyonlar ligi son aşamalarındaki eleme müsabakalarında önce Real Madrid’i, arkasından Juventus’u eleyerek yarı finale uzanmış olmasından çok daha önemli olan şey, bir ülkenin spor ve futbol sistematiğini nasıl kurguladığı, yönettiği ve aynı zamanda onu nasıl geliştirerek sürdürdüğü üzerine olmalıdır.

Ajax küllerinden yeniden doğuyor gibi görünse de, Ajax hiç sönmemiş bir ateşti. Çünkü Ajax daha önce inşa edilen ve inşasında bir futbol kültürü olan ve bunu geliştirebilen ve yaratıcı futbolun en iyi örneklerinden birisi olan bir kulüp ve bir takımdır. Bu tür kültürler sönmez ve kolay tükenmez.

Herkes bir “Ajax Mucizesinden” söz ediyor. Neden mucize olsun ki? Mucize kavramı, "akıl yoluyla açıklanamayan, bu yüzden de Tanrısal bir güç tarafından yaratıldığına inanılan doğaüstü olay veya insanları hayran bırakan olağanüstü olay ya da şey" diye tanımlanır. Ajax kulübü futbol takımının, Real Madrid ve Juventus'u eleyip, şampiyonlar ligi yarı finaline ulaşmış olması, neden akıl yolu ile açıklanamayacak bir şey olsun?
Bu sonuçların ve/ya şampiyonlar ligindeki yolculuğun söz konusu kulübün geçmişine ve oluşturduğu futbol kültürü ve birikimine bakıldığında, bir mucize olmadığı görülür. Ajax’ın durumu bir mucize değil, doğal bir gerçeklik ve olağan bir durumun yeniden yansımasından ibarettir. Asıl mucize olarak nitelendirilebilecek şey,  on yıllar öncesi Ajax diye bir kulübün futbolu yeniden ele alıp, başka bir futbol kişiliği, kimliği ve kültürü oluşturmuş olmasıdır.
Ama dediğimiz gibi bu, ülke futbol kişiliği, futbol kimliği ve futbol kültüründen asla bağımsız olabilecek bir şey değildir. Sadece kulüpler onun üzerine yeni şeyler ekler veya inşa ederler. Dünyanın önemli ve değerli "futbol oyun düşünürü" ve "futbol oyun sistemi yaratıcısı" futbol insanlarını tarayınız, yolunuz mutlaka Hollanda'ya ve Ajax kulübüne düşecektir.
Ajax mucizesini, salt 2018 - 2019 şampiyonlar ligi son eleme müsabakalarında 2-1 kaybedilip, rövanşta 4-1 yenerek elediği Real Madrid maçına veya çeyrek finalde 1-1 berabere kalıp, rövanşta 2-1 kazanarak elediği Juventus müsabakasına bağlarsak, asıl mucizenin nerede başladığını fark edemiyoruz demektir. Daha doğrusu sporda mucizelere yer olmadığını henüz tam olarak anlamamışız demektir.
Ajax kulübüne ilişkin illa ki bir mucizeden söz edeceksek bunun, örneğin Bosman kuralları veya Bosman kararları ile ilgili 1995 tarihli Avrupa Adalet Divanının almış olduğu kararın kulüpleri nasıl etkilediği ile ilişkilendirerek açıklamak mümkün. Söz konusu karara göre, Avrupa Birliği içinde işçilerin serbestçe dolaşımını ve iş birliği özgürlüğünü güvenceye alan kararı gereğince, sözleşmesi biten oyuncular serbest kalma haklarını elde ettiler. Bu özellikle Avrupa futbol sektöründe büyük değişiklikler yarattı. İnsan hakları ile ilgili olumlu bir gelişme, kapitalist sistem tarafından yeni bir spor ve futbol düzeni oluşturacak şekilde kullanıldı ve “endüstriyel futbol” için yeni bir dönüm noktası olarak değerlendirildi. Bu sayede iyi sporcuların büyük paralar karşılığı durmadan hareketlendirildiği, bu transfer trafiğinin esasen farklı amaçlar için yeni bir yöntem olarak da kullanıldığı bir spor düzeni oluştu. Birer yarış atı haline getirilen, kurumsal aidiyetsiz paralı askerler haline getirilen sporcuların bu durumdan memnun olduğu bu spor düzeni, tüm iyi sporcuların belli başlı büyük sermaye ile işbirliği yapan kulüplerde ve takımlarda toplanmasına yol açtı. İşte Ajax ve diğer bazı önemli Hollanda kulüpleri bazı sermaye gruplarıyla ve şirketleri ile işbirliği yapsalar da Almanya, Fransa, İngiltere, İspanya ve İtalya merkezli sermaye düzeni ve şirket ilişkili kulüpler ile rekabet edecek konumda olamadılar ve futbol gösteri dünyasında önde ve popüler olmayı sürdüremediler. 
Geldiğimiz süreçte böylesi bir futbol düzenine karşı, o düzenin yöntemlerini kendine özgü ve öz yeterliliği ölçeğinde kullanmayı da ihmal etmeyecek bir şekilde yeniden yapılanan Ajax’ın, esas olarak evrensel coğrafyaya açılmış özkaynak taraması, yapılanması ve kurumsallaşmış bir altyapı modeline tekrar dönerek, sermaye düzeninin futboluyla baş edecek konuma ulaşmış olduğu görünüyor. İşte buradaki mucize diye tanımlanacak durum bu olsa gerekir.  

Özetle, bir ara uluslararası yarışmacı arenada oldukça gerilere düşen ve ticari futbola yenik düşer gibi olan Ajax, kurtuluşu esas itibariyle özüne ve kulübün ilkesel yapısına yeniden dönerek başardı.

Buraya kadar yazılanlar Hollanda ve Ajax özelinde sömürgeci kıta Avrupa’sının, tarihsel süreçteki Afrika merkezli hammadde ve insan kaynakları sömürüsünden bağımsız olarak ele alınarak yazılmıştır.  

Ama bir de işin tarihsel süreci ve sömürge ülkeleri ile ilgili yansımaları ve sonuçları vardır. Tarihsel süreçte Avrupa futbolunun, ülkeler ve kulüpler düzeyinde geçmiş bazı başarılarında söz konusu sömürgeci işleyişin izlerini görmemek mümkün değildir.

Kıta Avrupası’nın sömürgeci ülkelerinin çoğu, sömürdükleri coğrafyaların doğal kaynakları yanında, emek gücünü de ucuza ve hatta bedavaya kullandılar. Bu durum spora ve futbola da yansıdı. Önce yetenekli ve genç sporcu adaylarının kulüplerin özkaynakları olarak görülmesi, sporda emek sömürüsü ile birleşince ortaya geçmiş yakın tarihin kulüp ve takım başarıları çıktı. Bunun en pratik sonuçlarından birisi fabrikalarda çalıştırılmak üzere getirilen ve gelmeleri sağlanan göçmen ailelerin “bir işe yaramayan” çocuklarının kurtuluş ve/ya ıslah yöntemlerinden birisi olan spor, çoğu sömürgeci Avrupa ülkesinin spor kulübü futbol takımlarında kendini gösterdi. Geçmiş yakın tarihimizde Hollanda ve Ajax futbolunun ivmelenmesinde bunları da not etmek, nesnel olmanın bir gereğidir.

Elbette Ajax kulübü özel ve güzel bir kurumdur. Ama işte o kurumların ve diğer tüm sömürgeci Avrupa spor kurumlarının geçmişe ilişkin karanlık ve acımasız bir dünya ile dolaylı da olsa bir bağları olduğu unutulmamalıdır. Lakin Ajax kulübü bu süreçte suçlu bir aktör değil, sömürgeci sistemin yarattığı kaotik dünyanın insanı malzemeleştirdiği bir süreçte, öyle ya da böyle etkilenmiş yapılarından sadece birisidir. Hollanda milli takımlar ve Hollanda kulüpler tarihine baktığınızda orada siyah Afrikalı kölelerin, emekçilerin, göçmen ve mülteci ailelerin ünlü, zengin ve popüler olmuş siyahi futbol yıldızlarını görürsünüz.

Bu, sadece Hollanda özelinde ve Hollanda futboluyla değil İspanya, Portekiz, Fransa, İtalya, Almanya, Belçika, İngiltere sporu ve futbolunun tarihi gelişimi ve dönüşümü ile ilgili olan bir durumdur.

Günümüzde daha farklılaşmış boyutlarda, sömürge sistematiğinin şirketler/finans sektörleri ile koordine edilmiş, o düzeye gelmiş sporcuların memnun edildiği ama o düzeye gelmek için yüzbinlerce çocuğun ve gencin her türlü istismar edildiği bir spor düzeninin sözde “özgür irade” sarmalında kurgulandığı şekliyle sürdürüldüğü bir dönemi yaşıyoruz.


Etiketler: ,

19 Nisan 2019 Cuma

CAN BARTU

Fenerbahçeli olmayabilirsiniz. Yani, başka bir kulüp ve takım taraftarı olabilirsiniz. Dahası naçizane bizim gibi herhangi bir kulüp ve takım taraftarı da olmayabilirsiniz. Çok daha önemlisi ticari futbol ile başlayan insanı metalaştırma, sporseveri müşterileştirme ve her türlü kirliliğin karşısında, salt sporu ve futbolun taraftarı olmaya devam edenlerden de olabilirsiniz.
Ama hangi spor kulübünün ve takımın taraftarı olursak olalım, tarafsız veya böylesi bir spor ve futbol anlayışının karşısında olursak olalım, bu ülkenin iyi, özel, güzel tüm sporcularına saygı duymak, spor insanı olmanın erdemliliği ve nesnelliği demektir.
Hele ki bu iyi, özel, güzel ve kendine has özellikleri olan sporcular bu dünyadan göçmüşler ise, onları en iyi bir şekilde yad etmeyi bilmek, önce insan olmanın sonrada sporsever olmanın gereklerinden olsa gerektir.
Bu ülkenin her coğrafyasında yaşamış ve yaşayan insanları, her alanda yararlı olmuş insanları bizim için sevgiyi ve saygıyı hak eden insanlarıdırlar. Tıpkı Zeki Rıza Sporeller, Metin Oktaylar, Baba Hakkılar, Lefter Küçükandonyadisler, B. Necatiler, Fethiler, Ruhi Sarıalpler, Yaşar Erkanlar, Gazanfer Bilgeler, Veli Ballılar, Yasemin Dalkılıçlar, Göksu Üçtaş Şanlılar, İlke Özyükseller, Deniz Selin Ünlüdağlar ve daha yüzlerce spor insanlarında olduğu gibi…
Can Bartu, günümüzün genç ve hatta orta yaşlı nesillerince pek bilinmeyen özel sporculardan birisiydi. Öyle özeldi ki, yurtdışında futbol oynamaya ilk davet edilen ve bunu gerçekleştiren futbolcularımızdandı. 1961’de, İtalya’nın Fiorentina takımına transfer olan Bartu, 1962’de Venezia takımında, 1964’de de Lazio’da oynadı. Sadece oynamadı, bulunduğu yerlerde saygın bir futbol ve spor insanı da oldu. Üstelik bunu gerçekleştirirken yakın tarihimizdeki ve günümüzdeki bazı futbolcuların menajerlik, sponsorluk ve birtakım finans çevrelerinin çıkar ilişkileri ve marifetleri sonucu değil, sadece yeteneği sayesinde gerçekleştirenlerdendi.
Can Bartu’nun 1969 yılında Metin Oktay’ın Galatasaray-Fenerbahçe takımları arasında oynanan jübilesinde, müsabakaya kısa süreliğine Galatasaray formasını giyerek, Metin Oktay’ın da aynı şekilde Fenerbahçe forması giyerek çıkmaları, bugün hâlâ tarihsel bir anekdot olarak kullanılıyorsa, bu onların sporcu nitelikleri ile de ilgili bir gösterge olsa gerektir.
Evet… Can Bartu çok özel bir futbolcuydu. Ama sadece futbolcu değildi; sporcuydu…
Bakınız, Can Bartu 24 Mart 1957 tarihinde, gündüz futbolda Fenerbahçe’nin Beşiktaş’ı 4-2 yendiği maçta 2 gol atmış, aynı günün akşamı da Fenerbahçe’nin Galatasaray’ı 82-50 yendiği basketbol maçında 32 sayı kaydetmiş komple bir sporcuydu. Bu çok fazla örneği olan bir durum değildir.
Bu ülke, her zaman iyi ve özellikli sporcuları olan ve bunu sağlamayı başarabilmiş bir ülkedir. Kanıtları ise spor tarihine bakıldığında anlaşılabilecek kadar çoktur. Futbolundan, basketboluna, atletizminden, güreşine, yüzmesinden, eskrimine, cimnastiğinden biniciliğine kadar ve daha birçok spor dalında durum aynen böyledir.
Ama ne olduysa kendimize güvenmeyi, kendimizden olana değer vermemeyi, planlı ve sistematik çalışmayı unutturdular bize. Ve bizi kopya çekmeye, hazırdan yemeye yönelttiler. İşin içine başka şeyler soktular.
Şimdi artık sözde imkanlar daha çok. Ama o imkanlardan yararlanamayan sayısı arttı. Sözde daha büyüdük. Ama o büyümeden payını alamayanlar da arttı. Çoğunluk olarak daha çok muhtaç hale geldik. Spor alanında da her türlü potansiyele karşı spordan yararlanan kişi sayısı oransal olarak artmadı. Sporu bir iş ve meslek olarak edinme ve geliştirme olanakları, ilgili kurum ve birimlerin siyasal tercihlerine ve tasarruflarına bırakıldı. Spor sistematik ve kamucu işleyişe sahip devlet politikası olmaktan çıkarıldı. Ülkede kimi coğrafyalarda beden eğitimi ve spor dersleri ve aktiviteleri, okul ve kulüp ölçeğinde gerçekleştirilemez hale geldi.
Sporu bir yaşan biçimi olarak benimseme kültürü gelişmedi. Çünkü spor ile bizzat ilgilenen nüfus sayısı, hiçbir şekilde artan nüfus sayısına oranla uyumlu şekilde ilerlemedi. Dahası üst düzey anlamda spor verimliliği, uluslararası ölçekte olması gereken düzeyde gelişmedi. Spor kulüpçülüğü ve sözüm ona mali bağımsızlık ve mali zenginlik sağlayacak şirketleşmeler, Türkiye tipi anlayışın ve asalak kültürün birer tipleşmeleri olarak ortaya çıktı. Ticari sporun ticaretini beceremeyen şirketler, sporu da kendileri gibi bitirdiler.
Ve sonunda Can Bartular bitti.
Ve şimdi son ve tek Can Bartu da gitti.
Işıklar içinde uyusun.

Etiketler:

13 Nisan Cumartesi günü neden hepimiz Beşiktaşlıydık?

Spor ve sporun en popüler dallarından birisi olan futbol ile ilgiliyseniz, bir takımın taraftarıysanız ya da ilginç bir şekilde herhangi bir kulüp ve/veya bir takım taraftarı değilseniz dahi öyle durumlar ve öyle koşullar olur ki, bir kulübün veya bir takımın taraftarı olma duygusu ve düşüncesi içinde olabilirsiniz.
Neden söz ettiğimiz anlaşılmıştır sanırız. Süper Lig’de son hafta oynanan Beşiktaş-Başakşehir futbol takımlarının müsabakasından söz ediyoruz.
Öyle sanıyoruz ki, Beşiktaş taraftarları dışındaki futbol ile ilgili ama taraftar olmayan büyük bir kitle, Beşiktaş-Başakşehir müsabakasında Beşiktaş takımından yana taraf oldu. Hatta öyle sanıyoruz ki, başka bir takımın taraftarları olan çoğu kişi de Beşiktaş-Başakşehir müsabakasında, Beşiktaş’ın kazanmasından yanaydı.
Özetle 13 Nisan Cumartesi günü Beşiktaş-Başakşehir müsabakasında, memleketin halinden haberdar olan tüm insanlar bir süreliğine de olsa Beşiktaşlıydık ve kazandık.
Aslında çoğumuzun derdi kazanan ile değil, kaybedenle idi. Peki, neden Beşiktaş kazansın, Başakşehir kaybetsin istedik? Neden hislerimiz ve düşüncelerimiz bu şekilde gelişti?
Çünkü hak etmeden ve halkın parasıyla mal, mülk sahibi olanlar ve edilenler, kimler olurlarsa olsunlar sürekli kaybetsinler istiyoruz. İşte bu, içimizde ve aklımızın bir yerlerinde, insan kalma mücadelesinin bir şekilde tezahür etme biçimidir. Bu olsa olsa, her türlü çürümeye karşı, eli kolu bağlı hisseden insanın bir şekilde haksızlığa karşı dışavurumudur.
Herkes biliyor ki, Başakşehir Futbol Kulübü aslında “İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Spor Kulübü”nün futbol takımıdır. Kamu kaynakları ile kurulmuş, kamu kaynakları ile mal mülk sahibi edilmiş ve kamu kaynakları ile bulunduğu lig düzeyinde olması sağlanmış bir kamu takımıdır Başakşehir Futbol Kulübü. Sonra da birtakım zorunlu nedenler ile “iş hukukuna uydurularak” birkaç ortaklı şirkete devredilmiş bir kulüp olmuştur.
İBB futbol takımı Başakşehir Futbol Kulübü’ne dönüştürürken, lisanslı futbolcuların lisans bedelleri ve tasarrufları, kulüp için yapılmış olan tüm yapılar, kullanılan tüm araç ve gereçler, yetmezmiş gibi devasa bir stadyum da devredilmiştir. Bunlar göz önüne alındığında, üstelik takımı kulüpleşerek devralan birkaç ortaklı şirketin söz konusu bu imkanlara borçsuz olarak elde ettikleri düşünüldüğünde, 13 Nisan Cumartesi günü oynanan lig mücadelesinde herkese düşen Beşiktaşlı olmaktı. Ve öyle de oldu…
Üstelik taraflı tarafsız hepimizin son oynanan lig müsabakasında Beşiktaşlı olmamıza neden olan Başakşehir Futbol Kulübü, bugün hâlâ İBB iştiraki olan şirketlerden ve belediye ile ihale bağlantılı özel şirketlerden sponsorluk adı altında nemalanmaya devam eden, haksız rekabetin dibine vurmuş bir kulüp yapılanması örneğidir. Dahası tüm bunlar iktidar ve iktidar partisinin de açıkça deklare ederek, tarafı olduğu bir futbol takımı kimliği ile deyim yerindeyse “kanırtarak” yapılmaktadır.
Şimdi siz, bu durumda ve bu koşullarda Başakşehir Futbol Takımı kazansın ister miydiniz? Eğer istemiş olsaydınız “hak eden kazansın” diyenlerden olur muydunuz?
Not: Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzonspor ve diğer tüm kulüplerin kamu kaynaklarından beslenmediğini, yanlış yönetilmediğini ve ticari futbolun bir takım olumsuz tutum ve davranışlarından muaf tutulmaması gerektiğini biliyoruz. Ama Başakşehir örneğinden bakıldığında çoğunun asalaklığı ve durumu ehven-i şer kalır.

Etiketler: ,