19 Nisan 2019 Cuma

13 Nisan Cumartesi günü neden hepimiz Beşiktaşlıydık?

Spor ve sporun en popüler dallarından birisi olan futbol ile ilgiliyseniz, bir takımın taraftarıysanız ya da ilginç bir şekilde herhangi bir kulüp ve/veya bir takım taraftarı değilseniz dahi öyle durumlar ve öyle koşullar olur ki, bir kulübün veya bir takımın taraftarı olma duygusu ve düşüncesi içinde olabilirsiniz.
Neden söz ettiğimiz anlaşılmıştır sanırız. Süper Lig’de son hafta oynanan Beşiktaş-Başakşehir futbol takımlarının müsabakasından söz ediyoruz.
Öyle sanıyoruz ki, Beşiktaş taraftarları dışındaki futbol ile ilgili ama taraftar olmayan büyük bir kitle, Beşiktaş-Başakşehir müsabakasında Beşiktaş takımından yana taraf oldu. Hatta öyle sanıyoruz ki, başka bir takımın taraftarları olan çoğu kişi de Beşiktaş-Başakşehir müsabakasında, Beşiktaş’ın kazanmasından yanaydı.
Özetle 13 Nisan Cumartesi günü Beşiktaş-Başakşehir müsabakasında, memleketin halinden haberdar olan tüm insanlar bir süreliğine de olsa Beşiktaşlıydık ve kazandık.
Aslında çoğumuzun derdi kazanan ile değil, kaybedenle idi. Peki, neden Beşiktaş kazansın, Başakşehir kaybetsin istedik? Neden hislerimiz ve düşüncelerimiz bu şekilde gelişti?
Çünkü hak etmeden ve halkın parasıyla mal, mülk sahibi olanlar ve edilenler, kimler olurlarsa olsunlar sürekli kaybetsinler istiyoruz. İşte bu, içimizde ve aklımızın bir yerlerinde, insan kalma mücadelesinin bir şekilde tezahür etme biçimidir. Bu olsa olsa, her türlü çürümeye karşı, eli kolu bağlı hisseden insanın bir şekilde haksızlığa karşı dışavurumudur.
Herkes biliyor ki, Başakşehir Futbol Kulübü aslında “İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Spor Kulübü”nün futbol takımıdır. Kamu kaynakları ile kurulmuş, kamu kaynakları ile mal mülk sahibi edilmiş ve kamu kaynakları ile bulunduğu lig düzeyinde olması sağlanmış bir kamu takımıdır Başakşehir Futbol Kulübü. Sonra da birtakım zorunlu nedenler ile “iş hukukuna uydurularak” birkaç ortaklı şirkete devredilmiş bir kulüp olmuştur.
İBB futbol takımı Başakşehir Futbol Kulübü’ne dönüştürürken, lisanslı futbolcuların lisans bedelleri ve tasarrufları, kulüp için yapılmış olan tüm yapılar, kullanılan tüm araç ve gereçler, yetmezmiş gibi devasa bir stadyum da devredilmiştir. Bunlar göz önüne alındığında, üstelik takımı kulüpleşerek devralan birkaç ortaklı şirketin söz konusu bu imkanlara borçsuz olarak elde ettikleri düşünüldüğünde, 13 Nisan Cumartesi günü oynanan lig mücadelesinde herkese düşen Beşiktaşlı olmaktı. Ve öyle de oldu…
Üstelik taraflı tarafsız hepimizin son oynanan lig müsabakasında Beşiktaşlı olmamıza neden olan Başakşehir Futbol Kulübü, bugün hâlâ İBB iştiraki olan şirketlerden ve belediye ile ihale bağlantılı özel şirketlerden sponsorluk adı altında nemalanmaya devam eden, haksız rekabetin dibine vurmuş bir kulüp yapılanması örneğidir. Dahası tüm bunlar iktidar ve iktidar partisinin de açıkça deklare ederek, tarafı olduğu bir futbol takımı kimliği ile deyim yerindeyse “kanırtarak” yapılmaktadır.
Şimdi siz, bu durumda ve bu koşullarda Başakşehir Futbol Takımı kazansın ister miydiniz? Eğer istemiş olsaydınız “hak eden kazansın” diyenlerden olur muydunuz?
Not: Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzonspor ve diğer tüm kulüplerin kamu kaynaklarından beslenmediğini, yanlış yönetilmediğini ve ticari futbolun bir takım olumsuz tutum ve davranışlarından muaf tutulmaması gerektiğini biliyoruz. Ama Başakşehir örneğinden bakıldığında çoğunun asalaklığı ve durumu ehven-i şer kalır.

Etiketler: ,

30 Ağustos 2018 Perşembe

Spor kulüpleri ve takımları nasıl “büyük” olur?


Büyük olmayı salt güçlü olmak ve salt nicelik araçları ile elde edilmiş ve ölçütlendirilmiş bir “önem ve değer” olarak almamak gereğinden hareketle, “büyük” olmanın birçok küçük insan, ülke, düşünce ve yapı ile de ilişkili ve olası olduğunun altını çizmek gerekir. Büyüklük tarihe mal olmak, tarihe mal olmak ise “etki” ve “fark” yaratmış olmak ile göstergeli bir duruma işaret eder. Çünkü çoğunlukla nitelik büyüklüğün nedeni, etki ise niteliğin sonucudur.
Büyük kulüpler/takımlar “kökleri” olduğu için büyük kulüpler/takımlardır. Kökleri olmak ise geçmişi ve oluşturduğu ve taşıdığı değerleri olmak demektir. Geçmiş ve değerleri olmanın tarih ve tarihsel olmak ile ilgili olduğu tartışmasız olsa gerek.
Tarihi olan kulüpler/takımlar büyük kulüpler ve takımlardır. Tarihsellik denilen olgu, varoluşun eskilere uzanıyor olması kadar, söz konusu varoluş sürecindeki ve bugüne değin geliştirilen roller ve işlevler ile ilintilidir. Şampiyonluk, kulüpleri ve takımları popüler yapar, gündemde tutar ama asla büyük yapmaz.

Rantiyeye ve iktidara yaslanan bir kulüp

Büyüklük dediysek, sözünü ettiğimiz tarihsellik içindeki roller ve işlevlere ilişkin sahip olunan değerler anlamında bir büyüklüktür bu. Örneğin “İstanbul Başakşehir Spor Kulübü”. Bu kulübün futbol takımının şampiyon olması onu “büyük” yapar mı? Elbette hayır. Ya da yaparsa ne ölçüde yapar? Büyük ölçüde mevcut koşullar gereği popüler ve gündemde olan bir takım ve bir kulüp yapar, o kadar. Bir kulübün ve takımın büyüklüğü erdemlilikleri, verdiği mücadeleler ile geldiği yer arasındaki haklılık ve tutarlılıklardır. Ve bunu onaylayacak toplumsal tesciliyettir.
Mesele sadece Başakşehir Spor Kulübü değil. Ama o, en tipik ve en olumsuz bir örnek. Çünkü kuruluş, varoluş ve varlığının devamını sağlayan şey, kamu malları ve parasıyla, birtakım hülleler yoluyla ve işin hukuka uydurulması sonucu gerçekleşen bir varoluşa dayanıyor olmasıdır. Bu tarihsel kayıt düşülmüş bir gerçekliktir. Bunun üzerine tarihsellik ve değerler manzumesi inşa etmek pek kolay olmasa gerekir. Çünkü yeterli kökleri, değerleri ve tarihselliği olmayan yapıların “büyüklüğü” görecelidir ve burada sürekli sözünü ettiğimiz “büyüklük” ile ilgili olamazlar. Dahası not düşülen tarih de başlangıç itibariyle hiç de iç açıcı bir not değil. Başakşehir Spor Kulübü’nün değerleri değil ama “değeri” belediyeciliğe dayalı olan bir “sportif çıktı” olma tarihidir. Dahası belediyecilik ve rantiyecilik bileşkesinde, siyaset ve spor ilişkisinin futbolda tezahür etmiş bir halidir Başakşehir Spor. Bu anlamda bir ilk ve bir model olarak farklı bir “önem” arz eder. Bunun değerliliği ve dolayısıyla “büyüklüğü “ ise ancak on yıllar sonrasının bir ürünü ve sonucu olarak ortaya çıkacak veya muhtemelen çıkmayacaktır. Hep birlikte göreceğiz. İşte bu nedenledir ki, kupalar ve şampiyonluklar böylesi köksüz bir takımı şimdilik “büyük” kılmaya yetmez ve yetmeyecektir. Yeni kökler yaratmak elbette olasıdır. Ama bunun için kök hücreler söz konusudur ve o kök hücreler tarihsel rol ve işlevlere ilişkin genetik özellik açısından sorunsuz olmalıdır.

Tarihten medet ummak mı, tarih yazmak mı?

“Büyüklük” konusunda başka bir örnek de Osmanlıspor. Adını tarihsel bir olgu ve gerçeğe dayandırarak büyük olunamayacağının, hele spor ve futbolda büyük olmanın, tarihe yamanarak değil, sahte tarihçilik ve tarih taraftarlığı oynayarak değil, tarih yaparak ve tarih yazarak olunabileceğine ilişkin bir gösterge olması bakımından içler acısı bir örnektir Osmanlıspor.
Üstelik bu örnek futbola/spora siyaset karıştırılmamasını söyleyenlerin aslında sporu/futbolu nasıl da siyasetin tam göbeğinde konumlandırdıklarına ilişkin pişkin ve ahlaksız bir örnektir. Dahası Ankaragücü diye bir kulübün (geçmişten 12 Eylül sabıkalı da olsa) tarihe nasıl gömdürüldüğünün, mirasının yıkıntıları üzerine belediye/kamu paralarının kullanılarak nasıl bir kulüp ve takım inşa edildiğinin ve bundan nasıl övünç duyulduğunun literatürlere girecek denli bir kara mizah örneğini oluşturmaktadır. Sonuçta geldiği nokta ve düzey, kaçınılmaz olarak gelmesi gereken nokta ve düzeydir.

Şekerspor’un Turanspor’laşması

Büyüklük açısından farklı bir yapı olan, Osmanlıspor’un ile kıyaslamanın mümkün olamayacağı köklü olan ama değerlerine sahip çıkamama konusundaki örneklerden birisi de güzelim Şekerspor’un Turanspor’laştırmaya varan yok edilişidir. Bunu spor/futbol ve siyaset işbirlikçiliği kötülüklerinden birisi olarak not etmek gerek.  Bu anlamda daha çok örnek var. Ama bu üç örnek anlatılmak isteneni anlatacak kadar yeterli olsa gerektir.
Kök, değer, tarihsellik açısından, “büyüklüğü” ve “büyük kulüp ve takım” olmaları toplumsal olarak tescil edilmiş onlarca kulübümüzün statlarındaki isim değişikliği bu açıdan ele alınması gereken konulardan birisidir. Değerlere sahip çıkmanın para verme, para almama, sadakaya tekabül eden alacaktan vazgeçme, dilenmeye ve yaranmaya varan tutum ve davranışlardan daha önemli bir husus ismini, anıldığın adı terk etmektir. Bu ciddi bir olumsuzluğun ve tutarsızlığın yansımasından başka bir şey değildir. Çünkü statlar tarihsellik, kökler ve değerler konusuyla en ilişkili somut göstergeler ve ölçütlerden birisidir. Bir yapının, kurumun, kulübün çağa ayak uydurması başka şey, stadyumlarını yenilemesi başka şey, ama stadyumlarının ilk kuruluş ve varoluş sürecindeki adını değiştirmek çok daha başka bir şeydir. Çünkü bir spor kulübünün büyüklüğü denilen şeylerden birisi de geçmişinden bugüne taşıdığı bazı değerlere öznellik ve özellik atfetmesi ve bunlara sahip çıkmasıdır. Bunun en tipik örneği ve somut ölçütü stadyumlarının ismine sahip çıkmaktır. Stadyumların adı değişirse, bir kulüp için vazgeçilmeyecek veya ödün verilemeyecek başka bir şey kalmamış demektir. Çünkü stadyumun adı kulübün adı gibidir. Ad değiştirmek kimlik ve kişilik değiştirmek gibidir. İşte değer dediğimiz şey de tam olarak budur. “Sana ait olanı koruyabilmek ve ondan vazgeçmemek.”
Bu bağlamda Beşiktaş örneğinde İnönü Stadyumu’ndan, önce Fi-Yapı İnönü Stadyumu’na, oradan da Vodafone Arena’ya, şimdi de Vodafone Park’a, Galatasaray örneğinde Ali Sami Yen’den, Türk Telekom Arena’ya, şimdi de Türk Telekom Stadyumu’na (Lütfedip Ali Sami Yen Kompleksini unutmamışlar) Trabzonspor örneğinde Avni Aker’den Medical Park Stadyumu ve Şenol Güneş Kompleksi’ne dönüştürülmüştür. Bu moda, akım ve dikte etmeye neredeyse bütün kulüplerimiz uymuş veya uydurulmuştur. Üstelik burada temel mesele, statların isimlerinin sözde Türkçe hassasiyeti nedeni ile arena’dan tekrar stadyuma döndürülmüş olunması falan değildir. Bundan daha öte stadın kuruluş, açılış ve on yıllardır kullanılmış isminin tamamen değiştirilmesi farklılaştırılması ve “yeni düzene” uygun hale getirilmesidir. Bu tam anlamıyla stratejiktir. “Ticari futbol ve siyaset” ekseninde bir kimlik erozyonu söz konusudur. Her şeyi dönüştürme siyaseti ile her şeyi pazarlama piyasacılığı adına bazı tarihsel değerlerin yitirilmesi gün gibi açıktır. Kulüpler ve takımlar adına ise kendini büyük olarak konumlandırmanın ve ifade etmenin biricik aracı başarılı olmak / yani para kazanan bir kulüp olmaktan ibaret olmasına indirgenen spor ve futbol düzeni, aynı zamanda muhtaç ve dilenen bir spor ve futbol düzenine dönüştürülmektedir.
Stat isimlerinin özünden ve orijinal isminden yeni isimlere dönüştürülmesi başından beri vurgulanmaya çalışılan değerlere karşı yapılan en büyük bir ayıp, tarihlerine karşı yapılan en büyük vefasızlık ve geçmişten bugüne değin mücadele edip taşıyan insanlara karşı da en büyük saygısızlıktır. Ayıp ile, vefasızlık ile, saygısızlık ile “büyük” olunamayacağını ve artık o sözünü ettiğimiz büyüklüğün kalmadığını bir sporsever olarak görmek yeterince büyük bir bedel olsa gerektir.
Acaba Real Madrid’in “Santiago Bernabéu”, Barcelona’nın “Camp Nou” isminden vazgeçmiyor olmalarının nasıl bir açıklaması olabilir? Üstelik bu kulüpler ciddi anlamda ticari futbolun da en tepesindeler? Yoksa onlar köklerine, değerlerine ve tarihlerine böyle sahip çıkıyor olabilirler mi?
Kaynak: http://sendika62.org/2018/08/spor-kulupleri-ve-takimlari-nasil-buyuk-olur-ismail-topkaya-507964/

Etiketler: , , , , ,

27 Ağustos 2017 Pazar

Pepe Transferi ve Futbolun Pazar Ülkesi Olmak

Kendi mantığı ve koşulları dâhilinde transfer, gerektiğinde gerekli olan veya olabilen dış alım ve dış satım ilkeleri ile işleyen futbolcu, kulüp ve para trafiğine dayalı bir alış veriştir. Ama bu trafiğe neden olan asıl şey elbette paradır. Transfer başka bir açıdan bakıldığında, aynı zamanda transfer yapanın transfer yaptığı konuda yetersiz oluşu ile ilgili göstergelerinden birisidir. Bu, elbette ki teknik bir konudur. Öte yandan transfer dediğimiz şey, uluslararası futbol piyasasının gereklilikleri ve koşullarının zorunlu kıldığı da bir spor ve futbol politikasıdır. 
Bu koşullar ve ön kabuller ile birlikte dâhi düşünüldüğünde, kulüplerin ve takımların sadece veya büyük oranda transferler yaparak kendilerini sürdürülebilir bir dünya kulübü ve takımı yapabilmeleri piyasanın gelir/gider denkleminde mümkün değildir. Transfer politikasına ilişkin bazı kulüplerin tamamen paranın gücü ile her şeye sahip olmaya ve işi bu şekilde yürütmeye odaklı yapılanma örnekleri elbette vardır. Örneğin İspanya’da Real Madrid tam anlamıyla olmasa da böylesi bir yaklaşımı benimseyen bir tavır içinde görülürken, Fransa’da Monaco ve PSG örneklerini bu duruma örnek vermek mümkündür. Buna karşı tavrı olmayan ancak kadrolardaki uzun süreçli tutum ve tavır göz önüne alındığında, bir Bayern Münih örneği başka yerde durmaktadır denilebilir. İngiltere’de ise Chelsea ve M. City örnekleri ise tam anlamıyla birer transfer takımları olmanın petro-dolar spor/futbol ilişkisinin modelleri olarak yaşamlarını sürdürmekte olduklarını göstermektedir.
Yaşaması ve yaşarken üst düzeyde başarılı olması beklenen ve istenen ama aynı zamanda kendi ekonomisi ile de bu işi götürmek durumunda olan kulüplerin ise transfere dayalı varlıklarını sürdürmeleri, dahası bu anlayış ve futbol yaklaşımları ile kendi ülkelerinin futboluna ve futbolcu gelişimlerine katkı sunmaları mümkün değildir.
Türkiye futbol kulüplerinin transferlerinin toplam harcamalarına baktığınızda milyonlarca dolar ve avro içeren bir sözleşmelerden oluşan bir piyasaya sahip olması, “büyük ve güçlü kulüp” olmanın alametifarikası değildir.
Hele ki, güçlü bir spor ve futbol ülkesi olmanın göstergesi ise hiç değildir. Peki neden? Çünkü aynı Türkiye'de bin 500 liraya çalışan, 2 bin lira için dudak bükülen yüzlerce altyapı antrenörünün olduğunu, 50 bin lira almak için kulübüyle mahkemelik olan futbolcuların, bunun yanı sıra alan ve saha yoksunluğu yüzünden top oynayamayan çocukların ve yaz okulu, futbol okulu diye “piyasa sporu” ürünü organizasyonlar ile para kazanma peşinde koşan futbol antrenörlerinin barındığı bir ülke asla birinci sınıf bir spor ve futbol ülkesi olamaz, görülemez.
Nesnel bir gerçekliktir. Bir kulübün altyapılarında yer alabilmek için ‘torpil’ arayan çocuk sayısının milyonlara ulaştığı, bu çocukların okul ya da mahalleleinde bir spor kulübü ve etkinliğine ulaşmalarının neredeyse imkânsız olduğu ve bu durumun ‘doğal’ sonucu olarak beşeri ilişkiler yoluyla bir siyasetçi bularak herhangi bir kulüpte eğitimci olarak çalışabilmek için sıra bekleyen binlerce antrenörün karın tokluğuna çalışmayı kabul etmek zorunda bırakıldığı bir ülkede, milyon dolarların sırf popüler diye bazı oyunculara harcanması büyük bir çelişki ve spor trajedisidir. 
Buna verilebilecek en güncel ve güzel örneklerden birisi Beşiktaş’ın Pepe transferidir.
Beşiktaş'ın Pepe transferi konusunda, Pepe’nin 34 yaşında olması ve artık Real Madrid takımında yer bulamayacak olmasını bir tarafa bırakalım. Ama "Efendim adam Real Madrid oyuncusuymuş", "Daha ne olsun Beşiktaş çok iyi iş çıkarmış", "Avrupa şampiyonu Portekiz'in oyuncusunu alıyorsun, adam aynı zamanda savaşçı” gibi değerlendirmelerin bizdeki transfer anlayışının ve futbol okuryazarlığının ‘niteliğini’ sunması açısından iyi örnekler teşkil ettiğini görebiliyoruz.  
6 Temmuz itibari ile konuyla ilgili bir haber daha gündeme gelmişti. Beşiktaş başkanı Fikret Orman, önümüzdeki bir yıl içinde 55 milyon (eski değerle 55 trilyon) liralık transfer yapacaklarını açıklamış. Büyük ve "şampiyon takım" olmak böyle bir şey herhalde?
Birincisi, Pepe transferinin nasıl bir iş olduğu sezon içinde herkes tarafından görülecek. Daha önceki onlarca örnek içerisinde, transferlerin akıllıca ve strateji gözetilmeksizin yapılmış olmasında görüldüğü gibi. Pepe özelinde söylersek, oyun ve fair-play ahlâkından bu kadar uzak, yarışmacılık ile acımasızlığı birbirine karıştıran bir futbolcuya iki yıl içerisinde tüm ödemeler sonucunda 10 milyon avro kadar bir ücret ödemesi yapmak demek, onu adeta sözünü ettiğimiz olumsuzlukları nedeniyle ödüllendirmek ve daha “iyi ve kaliteli oyunculara" bir ölçüde ihanet etmek demektir.
İkincisi, Beşiktaş başkanı açıkladığı ve bir yıl içinde transfere harcayacaklarını duyurduğu söz konusu 55 milyonun %20'sini önümüzdeki yıl için altyapılara, öz kaynakların işlevsel hale getirilmesine ve buna koşut olarak altyapı yatırımları ve eğitimci antrenörlerin gelişimleri ile özlük haklarına ayırmayı sağlayabilse, inanın dünya kulübü olma yolunda inanılmaz mesafeler alınan bir Beşiktaş takımı ile karşılaşmak daha mümkün hâle gelirdi. Örneğin Bayern Münih, akademilerine önem veriyor olması ve oyuncu yetiştiriyor olma konusundaki verimliliği bağlamında örnek kulüplerden birisidir. Kulüp 2017 yılı için altyapılara tam 70 milyon avro para tahsis ettiğini açıklamış bulunmaktadır. Bu rakam, Bayern'in yıllık gelirinin neredeyse yüzde 15'ine tekabül etmektedir.
Ancak görüntü itibariyle bu durum, Türkiye’de olmayacaklar listesinin başında yer almaktadır. Futbolun Türkiye sömürgenleri ve kemirgenleri bunun yapılmasına izin vermez.
Çünkü transfer denilen o çok yönlü para trafiğinden o kadar çok nemalanan türedi ‘futbol adamı’ var ki...
Türkiye, harcadığı olağanüstü bütçeler ile transfer yapan ülke konumundan transfer yapılan ülke hâline gelmez ve alt yapılarına vermesi gereken desteği plânlamayan bir ülke olarak kalmaya devam ederse, ne yazıktır ki, ülkemiz 2. sınıf bir futbol ülkesi pozisyonundan ilelebet kurtulamayacak demektir. Altyapılarını beslemeyenler, altyapılarını önemsemeyenler ve altyapılarına yönelik yatırım yapmayanlar, ülkenin çocuklarını spor ve futbol ile buluşturmayanlar, patronları beslemeye ve onları beslerken de bazı spor ve futbol simsarlarını yaşatmaya da devam edeceklerdir.
Bununla birlikte, kimilerine göre yapılacak şeyler arasında gözüken, futbol kulüpleri sayesinde ciddi kazançlar elde eden çoğu şirket sahibi patronun, üzerinde hak iddia ettikleri kulüplerini kendi şirketlerini yönetirken gösterdikleri hassasiyet (denk bütçe, fazla veren bütçe hassasiyeti vb. gibi) ile yönetmelerinin sağlanması fikri, bu çürümüş futbol düzeni içerisinde değerlendirildiğinde, kuru bir ‘beklenti’ yaratmaktan öteye geçemeyecektir.
Özetle, bu çarkın durması, durdurulması gerek. Kesin ve kökten çözüm, piyasacı futboldan, yarışmacılığın tabulaştırıldığı ve kazananın kutsallaştırıldığı spor ve futbol anlayışından ivedilikle kurtulmaktır.

Kaynak:
http://haber.sol.org.tr/blog/spor/ismail-topkaya/pepe-transferi-ve-futbolun-pazar-ulkesi-olmak-202247

Etiketler: , ,