4 Ekim 2019 Cuma

GALATASARAY, AVRUPA KUPALARI VE ASIL MESELE


İlk olarak 1956-1957 sezonunda Avrupa kupalarında mücadele etmeye başlayan Galatasaray tarihinde UEFA Kupası ve UEFA Süper Kupa zaferleri bulunan bir kulüp…
UEFA Şampiyon Kulüpler Kupası'nda 1 kez yarı final, 2 kez çeyrek final oynama başarısı da gösteren Galatasaray, UEFA Şampiyonlar liginde 3, UEFA Kupa Galipleri Kupasında da 1 kez son 8 takım arasına kaldı. Lakin elde ettiği sonuçlarla Türkiye futbolunun Avrupa kupalarındaki en başarılı takımı olan Galatasaray, son yıllarda bu görüntüsünden bir hayli uzaklaştı.
Son olarak 2012-2013 ve 2013-2014 sezonlarında UEFA Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkma başarısı gösteren sarı-kırmızılılar, ilk sezonunda çeyrek final, ikinci sezonunda ise son 16 turunda boy gösterdi.
Galatasaray, sonraki 5 sezonluk süreçte Avrupa'da istediği sonuçları elde edemedi. 2014-2015 sezonunda doğrudan katıldığı UEFA Şampiyonlar Ligi'nde 1 puan alabilen Galatasaray, grup sonuncu olarak elendi.
2015-2016 sezonunda yine UEFA Şampiyonlar Ligi'nde mücadele eden sarı-kırmızılılar, 1 galibiyet, 2 beraberlikle 5 puan topladı ve grup üçüncüsü olarak yoluna UEFA Avrupa Liginde devam etti. Galatasaray, "Kupa 2"de ise son 32 turunda İtalyan ekibi Lazio'ya elenmekten kurtulamadı.
Galatasaray, UEFA'nın finansal fair-play kriterlerine uymadığı gerekçesiyle men edildiği için 2016-2017 sezonunda Avrupa kupalarına katılamadı. Sarı-kırmızılılar, 2017-2018 sezonunda ise UEFA Avrupa Ligi 3. ön eleme turunda, tarihinde ilk kez Avrupa kupalarına katılan İsveç'in Östersunds takımına sürpriz bir şekilde elendi.
Sarı-kırmızılı ekip, bu sezon ise UEFA Şampiyonlar Ligi'nde aldığı 4 puanla grup üçüncüsü olarak yoluna UEFA Avrupa Ligi'nde devam etti. Galatasaray, son 32 turunda Benfica takımını geçemedi.
Galatasaray, Avrupa kupalarında son 5 sezonda çıktığı 24 maçta sadece 2 kez kazandı. Sarı-kırmızılı ekip, söz konusu süreçte UEFA Şampiyonlar Ligi'nde 18, UEFA Avrupa Ligi'nde ise 6 maça çıktı. "Devler Ligi"nde 2 galibiyet, 4 beraberlik, 12 mağlubiyet alan Galatasaray, "Kupa 2"de ise üçer beraberlik ve mağlubiyet yaşadı. Galatasaray, son 24 maçta 19 gol atarken, kalesindeki 46 gole engel olamadı.
Galatasaray, Avrupa kupalarındaki son 7 maçında galip gelemedi. Sarı-kırmızılı takım, bu sezon UEFA Şampiyonlar Ligi grup aşaması ilk maçında Rus ekibi Lokomotiv karşısında elde ettiği galibiyetten sonra Avrupa arenasında çıktığı 7 müsabakayı da kazanamadı. Galatasaray, bu süreçte 2 beraberlik alırken, 5 kez mağlup oldu. Bu karşılaşmalarda 3 kez ağları havalandıran sarı-kırmızılı takım, kalesinde 10 gol gördü. Galatasaray, söz konusu 7 maçın 5'inde rakibe gol atamadı.
Galatasaray, uluslararası organizasyonlarda dış sahada yaptığı son 17 maçta galip gelemedi. Avrupa kupalarındaki son deplasman galibiyetini, 2012-2013 sezonu UEFA Şampiyonlar Ligi son 16 turunda Almanya'nın Schalke 04 takımıyla yaptığı maçta alan sarı-kırmızılılar, sonrasında dış sahadaki 14 karşılaşmada yenildi, 3 müsabakada berabere kaldı. Galatasaray, bu süreçte  Chelsea ve Arsenal, Kopenhag, Lazio, Real Madrid (2 kez), Atletico Madrid, Borussia Dortmund, Schalke 04, Anderlecht, Benfica, Porto, Östersunds ve Lokomotiv Moskova takımlarına mağlup oldu. Sarı-kırmızılı ekip, dış sahada Juventus, Astana ve Benfica takımlarıyla yaptığı maçlardan ise beraberlikle döndü.
Evet... Bütün bu bilinenleri neden tekrar ettik ve paylaştık? Durumun iyiye gitmediğini, bir sorun olduğunu ve çözümün başka yerlerde aranması gereğini söylemek için. Bütün bu bilinenler sadece Galatasaray özelinde değil, diğer kulüplerimiz ve takımlarımız genelinde bir şeylere işaret etmektedir. Dolayısıyla işaretlerden yola çıkarak şu soruları sormamız ve çözüm için harekete geçmemiz gerekmektedir.
Avrupa futbolu ilerlemeye devam ederken, Türkiye’de futbol gerilemiş veya yerinde saymış  olabilir mi?
Antrenörlük ve teknik adamlık konusunda Avrupa'nın gerisine düşülmüş olabilir mi?
Son 5 yılda neredeyse her maçta 11 yabancı oyuncu ile çıkacak kadar fazla yabancı oyuncu transferi, ülke futbolu, futbol oyun gelişimi ve "marka olma" adına bir çözüm olmuş mudur?
Gelişmek ve başarılı olmak için futbolun ticari kurallarına uymanın ve piyasa futbolunun yetmediğini, aidiyet ve bazı değerlerin unutulmaması gereği anlaşılmış mıdır?
Galatasaray veya bir başka kulübümüzün, daha başka yollar ve arayışlar içinde olması gerektiği, yoksa önümüzdeki 5 yılda işlerin daha da kötüye gideceği konusunda ilgili kulüplerin ve kurumların stratejik bir arayışı söz konusu mudur?
Türkiye’deki futbolun, “Türkiye Futbolu” aşamasına geçmesi için taklitçi, kopyacı, piyasacı ve kayırmacı zihniyetten uzak, güncel siyasetin dışında kalarak adil, eşitlikçi bir yapılanma ile kendi kişilikli futbolunun peşinde olan ve bir futbol oyun kimliği oluşturma peşinde koşan kurumlaşma sürecine girmesi gereği, hayatın futbol pratiği haline ne zaman gelecektir?
Yabancı oyuncuya karşı olunmadığı ama yabancı oyuncuya mahkûm bir takım yapısı ile bir futbol kişiliği ve kimliği oluşturulmayacağı, gelenlerin kendi futbollarını oynayan oyuncular değil, kendi futbollarını geldiği takımın oyununa uyarlaması gereken bir düzeyde "takım" olmamız gerektiği ne zaman anlaşılacaktır?
Galatasaray ile başladık, onunla bitirelim. Son 5 yılın istatistiklerine bakarak söylersek Galatasaray’ın bu gruptan çıkma olanağının olmadığını söylemek kehanet olmasa gerek. Ama mesele bu değil… Mesele, Türkiye Futbolunu yönetenlerin, yani futbol federasyonunun, Galatasaray ve diğer tüm kulüp ve takımlarımızın “marka olma” peşinde koşmak için yabancılara mahkûm, ticari futbolu sadece ticaretten ibaret sanan ve günü kurtarma adına popülist davranışlara itibar eden kişiler ve kurumlar olmaktan çıkmaları veya çıkmamaları meselesidir. Mesele evrensel ölçülerin yerelliği, yerelliğin evrenselliği ile ilgili kişi ve kurumlar olabilme meselesidir.


Etiketler: , , ,

28 Eylül 2019 Cumartesi

Galatsaray-Fenerbahçe müsabakası öncesi bir yazı: Peki bu maç gerçekten bir “GS-FB” maçı mıdır?



Bir ülke, bir toplum her alanda büyürken ve gelişirken, kendisine ilişkin olanı tarihsel boyutu ile de büyütmeli ve geliştirmelidir. Bu durum “Türkiye futbolu” için de geçerlidir. Çünkü doğanın ve hayatın güzelliği ve gereği, her şey evrilirken gerektiğinde değişerek ama üzerine ilave ederek gelişir. Dönüşerek değil. Dönüşmek başka bir şeydir ve her zaman sanıldığı kadar iyi sonuçlar vermez.
Türkiye futbolu ne yazık ki büyürken ve gelişirken, büyüme kısmına paralel olarak gelişememiştir. Çünkü kendi futbol tarihinin üzerine yeni şeyler ilave ederek değişerek gelişeceğine, dönüşerek gelişmeyi seçmiştir. Lakin yanılmıştır. Çünkü futbolda geldiğimiz düzey, asla gelmemiz gereken düzey değildir.
Bizim futbol gelişim tarihimiz, kesiklikler ve dönüşerek büyümeyi seçmiş olmalar tarihidir. Bunu da kopyalayarak ve taklit ederek yapmayı seçmiş ve aldanmıştır. Metinlerin, Lefterlerin futbolu dönüşerek gelişmeyi değil, üzerine koyarak gelişmeyi seçmeliydi. Böylece değişerek gelişmeli, gelişerek büyümeliydi. Olmadı, olamadı. Ama bu olmayacak veya olamayacak demek değildir.
Bugün Fenerbahçe-Galatasaray müsabakasını izleyenler aslında tarihsel anlamda bir FB-GS müsabakası izleyemeyeceklerdir. Neden? Çünkü ortada ve sahada tarihinden, geçmişinden, dokusundan ve kendi kültüründen çok uzak iki takım ve o iki takımın oynadığı bir “yarışma” olacaktır, “oyun” değil. Oyun demek, kendi anlayışını evrensel boyutlara taşıyarak oynayabilmeyi becerebilmek demektir. Günümüzde saha atmosferi, yönetici profili, taraftar niteliği, para, güç odaklı var olma telaşı ve diğer etkenler bizim gibi sporun ve futbolun tüketici pazarı ülkelerinde, kimsenin kendi oyununu oynamasına imkân tanınmıyor belki ama kendi oyununu oynayamazsan sen, sen değilsindir.
Kurgulanmış ve sentetik oyunlarda takımlar artık sadece birer aktörüydüler. Bu durum iki takımın neredeyse tamamını oluşturan yabancı oyuncular ile ilgili bir konu değildir. Bu esasen kendinizin kendiniz olmaktan çıkarılmış olmasını kabul etmiş olmak ve çözümsüz durumda bulunmak ile ilgili bir durumdur. Artık size biçilen rolü ve içinde yer aldığınız piyasanın size yüklediği görevi yerine getiren aktörlerden ibaret iki kulüp ve iki takımsınız. Hepsi bu kadar…
Eskiden de böyleydi diyemezsiniz. Kırk yıl önce bu ülkede FB başka, GS başka futbol oynardı. Yani kendilerine özgü bir oyun oynama şekilleri vardı. Keza bu neredeyse diğer belli başlı tüm takımlar için de böyleydi. Özetle bugün asıl mesele ve asıl durum sahada oynayan iki kulübün ve takımlarının kendilerine ait özellikleri olan bir oyun karakterine sahip olmadıkları, oyuncuların biçimledikleri bir kalıp oyun oynayarak yarışarak olmaları meselesidir.
İzleyeceğiniz müsabaka sadece bir müsabakadan ibaret sonuç fetişizmine odaklı bir kulüp rekabeti olacaktır. Futbol oyun rekabeti değil… Kişiliksiz, samimiyetsiz, görsellik ve estetik değerlerin önemsenmediği bir “futbol rekabeti”. Oysa artık bize hem dünden taşıdığımız ve hem de bugünün de asıl gereği olan  “oyun yarışı”, “oyun rekabeti” ve oyun zenginliği gereklidir. Başka türlü gelişmiş olmak mümkün değil çünkü…
Kaynak:

Etiketler: , , ,

30 Ağustos 2018 Perşembe

Spor kulüpleri ve takımları nasıl “büyük” olur?


Büyük olmayı salt güçlü olmak ve salt nicelik araçları ile elde edilmiş ve ölçütlendirilmiş bir “önem ve değer” olarak almamak gereğinden hareketle, “büyük” olmanın birçok küçük insan, ülke, düşünce ve yapı ile de ilişkili ve olası olduğunun altını çizmek gerekir. Büyüklük tarihe mal olmak, tarihe mal olmak ise “etki” ve “fark” yaratmış olmak ile göstergeli bir duruma işaret eder. Çünkü çoğunlukla nitelik büyüklüğün nedeni, etki ise niteliğin sonucudur.
Büyük kulüpler/takımlar “kökleri” olduğu için büyük kulüpler/takımlardır. Kökleri olmak ise geçmişi ve oluşturduğu ve taşıdığı değerleri olmak demektir. Geçmiş ve değerleri olmanın tarih ve tarihsel olmak ile ilgili olduğu tartışmasız olsa gerek.
Tarihi olan kulüpler/takımlar büyük kulüpler ve takımlardır. Tarihsellik denilen olgu, varoluşun eskilere uzanıyor olması kadar, söz konusu varoluş sürecindeki ve bugüne değin geliştirilen roller ve işlevler ile ilintilidir. Şampiyonluk, kulüpleri ve takımları popüler yapar, gündemde tutar ama asla büyük yapmaz.

Rantiyeye ve iktidara yaslanan bir kulüp

Büyüklük dediysek, sözünü ettiğimiz tarihsellik içindeki roller ve işlevlere ilişkin sahip olunan değerler anlamında bir büyüklüktür bu. Örneğin “İstanbul Başakşehir Spor Kulübü”. Bu kulübün futbol takımının şampiyon olması onu “büyük” yapar mı? Elbette hayır. Ya da yaparsa ne ölçüde yapar? Büyük ölçüde mevcut koşullar gereği popüler ve gündemde olan bir takım ve bir kulüp yapar, o kadar. Bir kulübün ve takımın büyüklüğü erdemlilikleri, verdiği mücadeleler ile geldiği yer arasındaki haklılık ve tutarlılıklardır. Ve bunu onaylayacak toplumsal tesciliyettir.
Mesele sadece Başakşehir Spor Kulübü değil. Ama o, en tipik ve en olumsuz bir örnek. Çünkü kuruluş, varoluş ve varlığının devamını sağlayan şey, kamu malları ve parasıyla, birtakım hülleler yoluyla ve işin hukuka uydurulması sonucu gerçekleşen bir varoluşa dayanıyor olmasıdır. Bu tarihsel kayıt düşülmüş bir gerçekliktir. Bunun üzerine tarihsellik ve değerler manzumesi inşa etmek pek kolay olmasa gerekir. Çünkü yeterli kökleri, değerleri ve tarihselliği olmayan yapıların “büyüklüğü” görecelidir ve burada sürekli sözünü ettiğimiz “büyüklük” ile ilgili olamazlar. Dahası not düşülen tarih de başlangıç itibariyle hiç de iç açıcı bir not değil. Başakşehir Spor Kulübü’nün değerleri değil ama “değeri” belediyeciliğe dayalı olan bir “sportif çıktı” olma tarihidir. Dahası belediyecilik ve rantiyecilik bileşkesinde, siyaset ve spor ilişkisinin futbolda tezahür etmiş bir halidir Başakşehir Spor. Bu anlamda bir ilk ve bir model olarak farklı bir “önem” arz eder. Bunun değerliliği ve dolayısıyla “büyüklüğü “ ise ancak on yıllar sonrasının bir ürünü ve sonucu olarak ortaya çıkacak veya muhtemelen çıkmayacaktır. Hep birlikte göreceğiz. İşte bu nedenledir ki, kupalar ve şampiyonluklar böylesi köksüz bir takımı şimdilik “büyük” kılmaya yetmez ve yetmeyecektir. Yeni kökler yaratmak elbette olasıdır. Ama bunun için kök hücreler söz konusudur ve o kök hücreler tarihsel rol ve işlevlere ilişkin genetik özellik açısından sorunsuz olmalıdır.

Tarihten medet ummak mı, tarih yazmak mı?

“Büyüklük” konusunda başka bir örnek de Osmanlıspor. Adını tarihsel bir olgu ve gerçeğe dayandırarak büyük olunamayacağının, hele spor ve futbolda büyük olmanın, tarihe yamanarak değil, sahte tarihçilik ve tarih taraftarlığı oynayarak değil, tarih yaparak ve tarih yazarak olunabileceğine ilişkin bir gösterge olması bakımından içler acısı bir örnektir Osmanlıspor.
Üstelik bu örnek futbola/spora siyaset karıştırılmamasını söyleyenlerin aslında sporu/futbolu nasıl da siyasetin tam göbeğinde konumlandırdıklarına ilişkin pişkin ve ahlaksız bir örnektir. Dahası Ankaragücü diye bir kulübün (geçmişten 12 Eylül sabıkalı da olsa) tarihe nasıl gömdürüldüğünün, mirasının yıkıntıları üzerine belediye/kamu paralarının kullanılarak nasıl bir kulüp ve takım inşa edildiğinin ve bundan nasıl övünç duyulduğunun literatürlere girecek denli bir kara mizah örneğini oluşturmaktadır. Sonuçta geldiği nokta ve düzey, kaçınılmaz olarak gelmesi gereken nokta ve düzeydir.

Şekerspor’un Turanspor’laşması

Büyüklük açısından farklı bir yapı olan, Osmanlıspor’un ile kıyaslamanın mümkün olamayacağı köklü olan ama değerlerine sahip çıkamama konusundaki örneklerden birisi de güzelim Şekerspor’un Turanspor’laştırmaya varan yok edilişidir. Bunu spor/futbol ve siyaset işbirlikçiliği kötülüklerinden birisi olarak not etmek gerek.  Bu anlamda daha çok örnek var. Ama bu üç örnek anlatılmak isteneni anlatacak kadar yeterli olsa gerektir.
Kök, değer, tarihsellik açısından, “büyüklüğü” ve “büyük kulüp ve takım” olmaları toplumsal olarak tescil edilmiş onlarca kulübümüzün statlarındaki isim değişikliği bu açıdan ele alınması gereken konulardan birisidir. Değerlere sahip çıkmanın para verme, para almama, sadakaya tekabül eden alacaktan vazgeçme, dilenmeye ve yaranmaya varan tutum ve davranışlardan daha önemli bir husus ismini, anıldığın adı terk etmektir. Bu ciddi bir olumsuzluğun ve tutarsızlığın yansımasından başka bir şey değildir. Çünkü statlar tarihsellik, kökler ve değerler konusuyla en ilişkili somut göstergeler ve ölçütlerden birisidir. Bir yapının, kurumun, kulübün çağa ayak uydurması başka şey, stadyumlarını yenilemesi başka şey, ama stadyumlarının ilk kuruluş ve varoluş sürecindeki adını değiştirmek çok daha başka bir şeydir. Çünkü bir spor kulübünün büyüklüğü denilen şeylerden birisi de geçmişinden bugüne taşıdığı bazı değerlere öznellik ve özellik atfetmesi ve bunlara sahip çıkmasıdır. Bunun en tipik örneği ve somut ölçütü stadyumlarının ismine sahip çıkmaktır. Stadyumların adı değişirse, bir kulüp için vazgeçilmeyecek veya ödün verilemeyecek başka bir şey kalmamış demektir. Çünkü stadyumun adı kulübün adı gibidir. Ad değiştirmek kimlik ve kişilik değiştirmek gibidir. İşte değer dediğimiz şey de tam olarak budur. “Sana ait olanı koruyabilmek ve ondan vazgeçmemek.”
Bu bağlamda Beşiktaş örneğinde İnönü Stadyumu’ndan, önce Fi-Yapı İnönü Stadyumu’na, oradan da Vodafone Arena’ya, şimdi de Vodafone Park’a, Galatasaray örneğinde Ali Sami Yen’den, Türk Telekom Arena’ya, şimdi de Türk Telekom Stadyumu’na (Lütfedip Ali Sami Yen Kompleksini unutmamışlar) Trabzonspor örneğinde Avni Aker’den Medical Park Stadyumu ve Şenol Güneş Kompleksi’ne dönüştürülmüştür. Bu moda, akım ve dikte etmeye neredeyse bütün kulüplerimiz uymuş veya uydurulmuştur. Üstelik burada temel mesele, statların isimlerinin sözde Türkçe hassasiyeti nedeni ile arena’dan tekrar stadyuma döndürülmüş olunması falan değildir. Bundan daha öte stadın kuruluş, açılış ve on yıllardır kullanılmış isminin tamamen değiştirilmesi farklılaştırılması ve “yeni düzene” uygun hale getirilmesidir. Bu tam anlamıyla stratejiktir. “Ticari futbol ve siyaset” ekseninde bir kimlik erozyonu söz konusudur. Her şeyi dönüştürme siyaseti ile her şeyi pazarlama piyasacılığı adına bazı tarihsel değerlerin yitirilmesi gün gibi açıktır. Kulüpler ve takımlar adına ise kendini büyük olarak konumlandırmanın ve ifade etmenin biricik aracı başarılı olmak / yani para kazanan bir kulüp olmaktan ibaret olmasına indirgenen spor ve futbol düzeni, aynı zamanda muhtaç ve dilenen bir spor ve futbol düzenine dönüştürülmektedir.
Stat isimlerinin özünden ve orijinal isminden yeni isimlere dönüştürülmesi başından beri vurgulanmaya çalışılan değerlere karşı yapılan en büyük bir ayıp, tarihlerine karşı yapılan en büyük vefasızlık ve geçmişten bugüne değin mücadele edip taşıyan insanlara karşı da en büyük saygısızlıktır. Ayıp ile, vefasızlık ile, saygısızlık ile “büyük” olunamayacağını ve artık o sözünü ettiğimiz büyüklüğün kalmadığını bir sporsever olarak görmek yeterince büyük bir bedel olsa gerektir.
Acaba Real Madrid’in “Santiago Bernabéu”, Barcelona’nın “Camp Nou” isminden vazgeçmiyor olmalarının nasıl bir açıklaması olabilir? Üstelik bu kulüpler ciddi anlamda ticari futbolun da en tepesindeler? Yoksa onlar köklerine, değerlerine ve tarihlerine böyle sahip çıkıyor olabilirler mi?
Kaynak: http://sendika62.org/2018/08/spor-kulupleri-ve-takimlari-nasil-buyuk-olur-ismail-topkaya-507964/

Etiketler: , , , , ,