4 Ekim 2019 Cuma

GALATASARAY, AVRUPA KUPALARI VE ASIL MESELE


İlk olarak 1956-1957 sezonunda Avrupa kupalarında mücadele etmeye başlayan Galatasaray tarihinde UEFA Kupası ve UEFA Süper Kupa zaferleri bulunan bir kulüp…
UEFA Şampiyon Kulüpler Kupası'nda 1 kez yarı final, 2 kez çeyrek final oynama başarısı da gösteren Galatasaray, UEFA Şampiyonlar liginde 3, UEFA Kupa Galipleri Kupasında da 1 kez son 8 takım arasına kaldı. Lakin elde ettiği sonuçlarla Türkiye futbolunun Avrupa kupalarındaki en başarılı takımı olan Galatasaray, son yıllarda bu görüntüsünden bir hayli uzaklaştı.
Son olarak 2012-2013 ve 2013-2014 sezonlarında UEFA Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkma başarısı gösteren sarı-kırmızılılar, ilk sezonunda çeyrek final, ikinci sezonunda ise son 16 turunda boy gösterdi.
Galatasaray, sonraki 5 sezonluk süreçte Avrupa'da istediği sonuçları elde edemedi. 2014-2015 sezonunda doğrudan katıldığı UEFA Şampiyonlar Ligi'nde 1 puan alabilen Galatasaray, grup sonuncu olarak elendi.
2015-2016 sezonunda yine UEFA Şampiyonlar Ligi'nde mücadele eden sarı-kırmızılılar, 1 galibiyet, 2 beraberlikle 5 puan topladı ve grup üçüncüsü olarak yoluna UEFA Avrupa Liginde devam etti. Galatasaray, "Kupa 2"de ise son 32 turunda İtalyan ekibi Lazio'ya elenmekten kurtulamadı.
Galatasaray, UEFA'nın finansal fair-play kriterlerine uymadığı gerekçesiyle men edildiği için 2016-2017 sezonunda Avrupa kupalarına katılamadı. Sarı-kırmızılılar, 2017-2018 sezonunda ise UEFA Avrupa Ligi 3. ön eleme turunda, tarihinde ilk kez Avrupa kupalarına katılan İsveç'in Östersunds takımına sürpriz bir şekilde elendi.
Sarı-kırmızılı ekip, bu sezon ise UEFA Şampiyonlar Ligi'nde aldığı 4 puanla grup üçüncüsü olarak yoluna UEFA Avrupa Ligi'nde devam etti. Galatasaray, son 32 turunda Benfica takımını geçemedi.
Galatasaray, Avrupa kupalarında son 5 sezonda çıktığı 24 maçta sadece 2 kez kazandı. Sarı-kırmızılı ekip, söz konusu süreçte UEFA Şampiyonlar Ligi'nde 18, UEFA Avrupa Ligi'nde ise 6 maça çıktı. "Devler Ligi"nde 2 galibiyet, 4 beraberlik, 12 mağlubiyet alan Galatasaray, "Kupa 2"de ise üçer beraberlik ve mağlubiyet yaşadı. Galatasaray, son 24 maçta 19 gol atarken, kalesindeki 46 gole engel olamadı.
Galatasaray, Avrupa kupalarındaki son 7 maçında galip gelemedi. Sarı-kırmızılı takım, bu sezon UEFA Şampiyonlar Ligi grup aşaması ilk maçında Rus ekibi Lokomotiv karşısında elde ettiği galibiyetten sonra Avrupa arenasında çıktığı 7 müsabakayı da kazanamadı. Galatasaray, bu süreçte 2 beraberlik alırken, 5 kez mağlup oldu. Bu karşılaşmalarda 3 kez ağları havalandıran sarı-kırmızılı takım, kalesinde 10 gol gördü. Galatasaray, söz konusu 7 maçın 5'inde rakibe gol atamadı.
Galatasaray, uluslararası organizasyonlarda dış sahada yaptığı son 17 maçta galip gelemedi. Avrupa kupalarındaki son deplasman galibiyetini, 2012-2013 sezonu UEFA Şampiyonlar Ligi son 16 turunda Almanya'nın Schalke 04 takımıyla yaptığı maçta alan sarı-kırmızılılar, sonrasında dış sahadaki 14 karşılaşmada yenildi, 3 müsabakada berabere kaldı. Galatasaray, bu süreçte  Chelsea ve Arsenal, Kopenhag, Lazio, Real Madrid (2 kez), Atletico Madrid, Borussia Dortmund, Schalke 04, Anderlecht, Benfica, Porto, Östersunds ve Lokomotiv Moskova takımlarına mağlup oldu. Sarı-kırmızılı ekip, dış sahada Juventus, Astana ve Benfica takımlarıyla yaptığı maçlardan ise beraberlikle döndü.
Evet... Bütün bu bilinenleri neden tekrar ettik ve paylaştık? Durumun iyiye gitmediğini, bir sorun olduğunu ve çözümün başka yerlerde aranması gereğini söylemek için. Bütün bu bilinenler sadece Galatasaray özelinde değil, diğer kulüplerimiz ve takımlarımız genelinde bir şeylere işaret etmektedir. Dolayısıyla işaretlerden yola çıkarak şu soruları sormamız ve çözüm için harekete geçmemiz gerekmektedir.
Avrupa futbolu ilerlemeye devam ederken, Türkiye’de futbol gerilemiş veya yerinde saymış  olabilir mi?
Antrenörlük ve teknik adamlık konusunda Avrupa'nın gerisine düşülmüş olabilir mi?
Son 5 yılda neredeyse her maçta 11 yabancı oyuncu ile çıkacak kadar fazla yabancı oyuncu transferi, ülke futbolu, futbol oyun gelişimi ve "marka olma" adına bir çözüm olmuş mudur?
Gelişmek ve başarılı olmak için futbolun ticari kurallarına uymanın ve piyasa futbolunun yetmediğini, aidiyet ve bazı değerlerin unutulmaması gereği anlaşılmış mıdır?
Galatasaray veya bir başka kulübümüzün, daha başka yollar ve arayışlar içinde olması gerektiği, yoksa önümüzdeki 5 yılda işlerin daha da kötüye gideceği konusunda ilgili kulüplerin ve kurumların stratejik bir arayışı söz konusu mudur?
Türkiye’deki futbolun, “Türkiye Futbolu” aşamasına geçmesi için taklitçi, kopyacı, piyasacı ve kayırmacı zihniyetten uzak, güncel siyasetin dışında kalarak adil, eşitlikçi bir yapılanma ile kendi kişilikli futbolunun peşinde olan ve bir futbol oyun kimliği oluşturma peşinde koşan kurumlaşma sürecine girmesi gereği, hayatın futbol pratiği haline ne zaman gelecektir?
Yabancı oyuncuya karşı olunmadığı ama yabancı oyuncuya mahkûm bir takım yapısı ile bir futbol kişiliği ve kimliği oluşturulmayacağı, gelenlerin kendi futbollarını oynayan oyuncular değil, kendi futbollarını geldiği takımın oyununa uyarlaması gereken bir düzeyde "takım" olmamız gerektiği ne zaman anlaşılacaktır?
Galatasaray ile başladık, onunla bitirelim. Son 5 yılın istatistiklerine bakarak söylersek Galatasaray’ın bu gruptan çıkma olanağının olmadığını söylemek kehanet olmasa gerek. Ama mesele bu değil… Mesele, Türkiye Futbolunu yönetenlerin, yani futbol federasyonunun, Galatasaray ve diğer tüm kulüp ve takımlarımızın “marka olma” peşinde koşmak için yabancılara mahkûm, ticari futbolu sadece ticaretten ibaret sanan ve günü kurtarma adına popülist davranışlara itibar eden kişiler ve kurumlar olmaktan çıkmaları veya çıkmamaları meselesidir. Mesele evrensel ölçülerin yerelliği, yerelliğin evrenselliği ile ilgili kişi ve kurumlar olabilme meselesidir.


Etiketler: , , ,

31 Temmuz 2019 Çarşamba

Spor kulüpleri, marka olmak ve marka değeri üzerine

Marka olmak ve marka değerini yükseltmek yanıltıcı, ikiyüzlü ama bir o kadar da etkili kavramlardır.
Her şeyin endüstrileştiği ve ticarileştiği, değerlerin ve ilkelerin yerini “para ticaretinin” kurallarının aldığı ve daha da önemlisi üretmeden büyümenin mümkün kılındığı bir kavram setidir “marka” ve “marka değeri”.
Aslında uzun bir yazı konusudur. Şimdilik sadece iki konu açısından irdelemeye çalışalım.
Birincisi insanların markası olmaz. Dolayısıyla marka değeri de olmaz/olmamalı. Malların ve nesnelerin markası ve marka değerleri olur. İnsanlar ise mal değildir. Dolayısıyla insanların markası ve marka değerleri olamaz… Önemleri, değerleri, işlevleri, yararları olur. Düşünceler ve felsefeler de bu bağlamda marka değildir. İnsana özgü düşünsel ürünlerdir. Dolayısıyla önemli ve değerlidirler.
İkincisi marka ve marka değeri konusunu başka bir açıdan daha irdelemekte yarar var. Biliyorsunuz sporda ve özellikle futbolda en çok kullanılan yönetici ifadelerinden ve kavram setlerinden birisi de “marka olmak” ve “marka değerini yükseltmek” üzerinedir: Örneğin, “Kulübümüzün marka değerini yükseltmek için ne gerekiyorsa yapacağız” ve/ya “kulübümüzü uluslararası düzeyde marka yapacağız” gibi.
Buradaki marka ve marka değeri bilindiği üzere ulusal ve uluslararası düzeyde başarılı olmak ve dolayısıyla da görünür olmak, popüler olmak, tercih edilir hale gelmek ile ilgili olsa gerektir. Tabii bunun da pratik anlamda görüntüsü şampiyon olmak, ilgili turnuvalarda hep üst sıralarda yer almak ve dolayısıyla yayın hakları gelirleri başta olmak üzere ürün satışlarından, seyirci biletlerinden ve ilgili kurumun ödüllendirme ödeneklerinden daha fazla pay alarak kazanmayı sağlamaktır.
Nasıl olacak bu? İşte asıl problem, yalan ve aldatmaca da tam burada başlamaktadır. Marka olmak ve marka değerini arttırmak için iyi oyuncular satın alarak? Marka oyuncular transfer ederek marka takım ve marka kulüp haline gelerek. İlk bakışta doğru gibi geliyor. Evet ama bu durum gelir düzeyi, gider düzeyinden fazla takımlar için öyledir. Ya da sınırsız imkanlara sahip finans takım ve kulüpleri için söz konusu bir durumdur bu.
Marka olmak için satın alma yolunu seçenler, sadece transfere dayalı marka değeri yükseltme peşinde koşanların tüm hesapları ise şampiyon olunmadığında, şampiyonlar liginde yer alınmadığında çöker. Çünkü harcanan paralar kazanılan paralardan çok daha fazladır. Çünkü bir “markalı bir mal” haline getirdiğiniz takımınızı pazarlayamamış, dolayısıyla da “marka değerini yükseltememiş” olursunuz.

Başka türlüsü mümkün değil mi?

Yani marka ve marka değeri peşinde koşmak, eğer oyunun kurallarını bilmiyorsanız veya kendinize özgü modeller geliştirmeden, ticari futbol modasına ve onun gereklerine uyarak gerçekleştirilen sözde yatırımlar sizi iflaslara götürür. Oysa marka olmak ve marka değerini yükseltmenin başka yolları da vardır. Üstelik esas olan ise bir marka olmanın değil, onurlu, kişilikli ve becerikli bir kulüp ve takım olmanın peşinde olunmasıdır ki çok daha değerlidir. Örnek mi? Ticari futbolun tam ortasında yer alan birçok Avrupa kulübü ve takımı böyledir. Örneğin Ajax böyledir. Portekiz’in neredeyse bütün takımları böyledir. Barcelona bu anlamda karma bir modeldir. İngiliz takımları City ve Chelsea hariç yine karma modeldir.
Yani üreterek, geliştirerek ve gerektiğinde destekleyerek “marka” model peşinde olan ve bunu başarmış kulüplerdir…
Geliştirmeden, üretmeden, yetiştirmeden, uzun erimli yatırımlar yapmadan ve spor modelinizi çocuklardan en tepedeki yarışmacı profesyonellere kadar bütüncül bir temelde inşa etmeden “marka” olmak peşinde koşmanın mümkünü olmadığı gibi gereği de yoktur. Çünkü mesele marka ve marka değeri meselesinden çok daha başka bir şeydir. O başka şey sporu bir oyun ve amacı insan ve kendisi olan bir eylem görmek ideolojisi ve modeli üzerinden görmek ve inşa etmektir.
Buna rağmen var olan koşullarda ve pratikte dahi var olmayı sadece kapitalizmin spor modeli olan “kulübün ve takımın marka değerini yükseltme” modelinin biricik formülünü salt ve özellikle dış transfere bağlı olarak yapılandırırsanız, eninde sonunda siyasal iktidarların önünde el pençe divan durur, taraftarlarınızın ceplerine çöker ve zengin yeni ortaklar ararsınız.

Etiketler: , , ,

5 Temmuz 2016 Salı

J.P.SATRE'IN FUTBOL TANIMINA İLİŞKİN BİR KAÇ CÜMLE İLE VAROLUŞÇU FELSEFE VE FUTBOL


J.P. Satre çok önemli bir felsefecidir.
Bu çok önemli felsefeci, çok önemli bir takım oyunu olan futbolu da es geçmemiş, onunla ilgili de laflar etmiş, yazılar yazmıştır.
Ettiği sözlerden birisi de paylaşımdaki sözdür.
Bu cümlede yer alan "karmaşıklaşır" ifadesini zenginleşir, güzelleşir, anlam kazanır ve aslını bulur biçiminde algılamak gerekir.
Bu durum varoluşçu felsefe açısından şöyle açıklanabilir;
Bir takım, karşısındaki başka bir takım varsa, işte o zaman kendisinin de takım olduğunu anlar.
Onun için karşınızdaki takım düşmanınız değil, size anlam ve değer kazandıran rakibinizdir.
Yani rakip olmak düşman olmak değildir...
Rakip dediğimiz şey, yani karşımızdaki takım bizim takım olarak var olma nedenimizdir. O yoksa bizim var olmamız için bir neden yoktur.
O'nun olmaması demek bizim de olmamamız demektir.
O halde varsa ben de varım.. Ben varsam o da var.
Karşıt sandığımız ya da bize öyle öğretilen bir çok şey aslında bizim varlığımızın bir nedeni, gerekçesi ya da ihtiyacımız olan şeydir.
Karşıt olmak demek, yok eden ya da yok edilmesi gereken şey demek değildir. Bütünleyen, işlevsellik kazandıran, zenginleştiren, var olmaya anlam katan, hatta varolmayı sağlayan demektir.
Düşünün siyah beyazın karşıt rengidir, ya da beyaz siyahın... Birisi olmasaydı diğeri şimdiki var olduğu kadar değerli ve anlamlı olabilir miydi?
Bunu anladığımız an yaşam da, dünya da ve futbol daha da güzelleşecektir.

Etiketler: , ,

17 Mart 2015 Salı

Türkiye'deki Futbol ve Futbolda Ekol 2

Türkiye'de kulüpler ve doğal olarak Milli Takım düzeyinde oynanan futbolun "Türk Futbolu" olarak nitelendirilebilecek bir kalitede olmadığı gerçeğini kabul etmemiz gerekir.

Yazılı ve görsel basında kullanılagelen "Türk Futbolu" nitelemesi daha çok Türkiye'de oynanan futbol anlamında değerlendirilmeli ve algılanmalıdır. Aksi durum sıkça kullanılan bu ifadenin bir futbol ekolüne sahip olduğumuz anlamına gelir ki, doğru bir ifade olmadığı gibi kendimizi aldatan bir sonuca da neden olabilir.

Türkiye'de oynanan futbolun "Türk Futbolu" nitelemesini hak edecek yani bir ekol olarak değerlendirilebilecek bir düzeye gelmesi için,

* Uluslar arası platformlarda kabul gören ve kendine özgü bir futbol özelliğini ortaya koyabilen
* Ve bunu her zaman ve koşulda sürdürebilen düzeyde bir futbol kalitesine sahip olması gerekir.

Bir ülkede birçok konuda ekol olabilmenin temel koşulu taklit etmeden gelişmelerden haberdar olmaktır. Bu futbolda da böyledir. Futbolu temel standartlarda ve temel gereklerde başkaları gibi oynamak koşulunu yerine getirirken asla onlar gibi oynamaya çalışmamak ekol olmanın felsefi ön koşuludur.

Alman futbolunun disiplin ve sorumluluk ilkesi onların ekol olmasındaki en önemli milli unsurudur. Ama Alman futbolu sadece disiplin ve sorumluluk duygusundan ibaret değildir. Almanlar her şeyden önce evrensel futbolun teknik, taktik ve kondisyonel tüm gereklerini yerine getirirlerken ulusal tipolojilerine ve değerlerine uygun (sentezleyerek) ortaya özgün bir futbol anlayışı koyabilmişlerdir.

Brezilya olsun, Afrika ülkeleri olsun bugün ekol olarak nitelendirilen düzeyde futbol oynayanların hepsi futbolu kendileri gibi oynayarak ama yerelde kalmayacak kadar çalışarak başarmışlardır.

Bizim ekolümüz aslında bellidir. Çünkü bizim değerlerimiz, tipololjimiz bellidir.

Bizde hem ağır oyun, hem hızlı oyun, hem güce dayalı oyun hem de ritmik oynanan oyunlar vardır.

İklim açısından bakıldığında bizde güneşi de yağmuru da olan dört mevsim vardır.

Coğrafyamız tek düze değil olağanüstü çeşitlilik arz eder. Düz arazimiz kadar engebeli arazimiz de vardır.

Biz hem çok sabırlı hem de tez canlıyızdır.

Tek kale maçlar çocukluğumuzun olmazsa olmazlarındandır.

Üç korner bir penaltı bizde, atan galip yine bizdedir.

Velhasıl topla dans edenimizde vardır, top geçirip adam geçirmeyenimiz de...

Kafasına top değmeden sezon boyunca oynayabilecek kadar vazgeçilmezlerimiz de vardır, sadece kafası ile oynayıp sahada yürüyerek yıldız olanımız da...

İşte tüm bunlar ve daha başkaları bizim "futbol ekolü" olma yolunda yapılması gereken model arayışlarımıza malzeme olacak argümanlardır.

Bizim olası futbol ekolümüz; ne tam liberal, ne de tam devletçi misali ne tam ferdi ne de tam kolektif olabilir.

Bizim olası futbol ekolümüz büyük bir olasılıkla savunması sağlam ve sade, orta sahası kuvvetli, kalabalık ve karma yetenekli, forveti ise duruma göre bol yedekli bir oyun anlayışını temel alan, bazen çok hızlı bazen çok sabırlı ama gerektiğinde yaratıcı bir oyun anlayışını pek ala geliştirerek bir ekol oluşturabilir. Tek eksiğimiz üretkenlik yani oyun içinde varyasyon zenginliğidir ki, hıza ve baskı altında teknik öğretime dayalı alt yapı eğitimi ile bu da çözümlenebilir.

Teşbihte hata olmaz, bizim olası ekolümüz biraz İspanya biraz İtalya karışımıdır. Ama ne İspanya'dır ne de İtalya.

Toplumsal ve bireysel kültür yapımız, hayatı algılayışımızdaki kafa yapısı yani düşünsel, sosyal ve duygusal özelliklerimiz yanında bedensel uygunluğumuz bizim Latin veya orta ve kuzey Avrupa futbolu oynamamıza asla izin vermez.

Bundan sonrası zaman işidir. Bundan sonrası temel eğitimdir. Karar verilen modele uygun futbolcu yetiştirme bu işin başlangıcıdır. Ancak bu topyekûn bir kalkışmayı gerektiren, popüler olma isteğinden uzak, tamamen insan yatırımına dayalı ileri görüşlülükle gerçekleşebilecek bir devrimdir.

Bu süreç için önemli unsur altyapı eğitmenleridir. Altyapı eğitmenliği üstyapıya geçiş için kullanılan bir basamak olmaktan çıkarılmalıdır. Altyapı eğitmeni olmak üstyapı çalıştırıcısı olmaktan daha zor ve daha değerli olmalıdır. Bu ise altyapı eğitmenlerinin önemli ve değerli olmalarıyla mümkündür. Altyapı eğitmenlerinin önemli olmaları onlara sağlanacak yetki sorumluluk ve maaş ile ilgilidir. Altyapı eğitmenleri aynı zamanda değerli olmalıdırlar. Bu da onların yeterliliği ve üretkenliği ile ilgilidir. Değerli olmayan hiç kimse önemli de olmamalıdır.

Altyapı eğitmenleri yeterliliği sadece teoriye dayalı kişilerden ya da futbolu bırakmış eski profesyonellerden değil, öncelikle gelişim ve eğitim psikolojisini bilen ve bunları kullanabilen kişilerden oluşmalıdır. Futbol temel eğitiminin gerektirdiği bilgi beceri ile karar verilen modele uygun planlama ve değerlendirme yeterliliği altyapı eğitimcilerinden aranan mesleki özellikler olmalıdır.

Diğer bir unsur da ülke futbolunun nüvelerini oluşturan kulüplerin söz konusu modele uygun futbolu benimsemeye başlamalarıdır. Aksi takdirde sadece temel eğitime dayalı süreç, futbol ekolü yaratmada istenilen sonucu doğurmayacaktır.

Futbol ekolü milli takımlarda yaratılacak bir düzey değil milli takımlara yansıyacak bir düzeydir. Futbol ekolü tabanın uygunluğu ve katılımına bağlı olarak, üst yönetimin hedefe yönelik kararlılığı ve desteği ile yaratılabilecek bir emek ürünüdür.


Her geçen gün yitirilmekte olan zamandır. Çünkü futbolda ekol olmanın "gayrı safi milli hâsıla" ile de çok fazla bir ilgisi yoktur. Türkiye'nin futbolunu yönetenlerin öncelikle bir futbol ekolü olmayı istemeleri gerekir. Bunun için gereken yönetim örgütlenmesini kullanarak bu örgütleri işin ehli, samimi ve emekten yana hedefe odaklanmış vasıflı insanlar aracılığı ile harekete geçirmek ikinci önemli adımdır.

Etiketler: ,

10 Ekim 2014 Cuma

YENMEYİ İSTEMİYOR OLMAK, YENİLGİYİ İSTEMEK YA DA YENİLGİDEN DEN KEYİF ALMAK DEMEK DEĞİLDİR.

(Ders almak diye bir şey vardır, lakin almasını bilene)...
Futbolda "milli maçlar" var...
2016 Avrupa Şampiyonası yolculuğu için oynanacak futbol grup müsabakaları devam ediyor.
İzlandaya yenilen futbol milli takımı, Çekler ile berabere kaldı.
Bir eğitim emekçisi olarak, üstelik spora ve futbola bulaşmış birisi olarak oynanmış müsabakalar için “umarım yeneriz” demediğim gibi, bundan sonrakiler içinde “dilerim yeneriz” demiyorum... Çünkü diyemiyorum. 
Bu arada hemen belirtmek gerekir ki; yenmeyi istemiyor olmak, yenilmekten, özellikle de ulusal takımların yenilmesinden mutluluk duymak anlamına gelmez ya da gelmemeli.
Uzun, uzun ve bilimsel temelli nedenlerine girmek istemiyorum. Elimden geldiğince kısaltarak ve basitçe meramımı ve gerekçelerimi açıklamak isterim.
Temelde spor eğitimine bulaşmış birisi olarak söz konusu bu duygu ve tutumumun nedeni;
ü  Kıskançlık, hasislik, düşmanlık gibi ilkel ve aptalca duygu ve düşünceler değildir.
ü  Ayrıca Fatih Terime olan kişisel sevgisizlik ya da protesto da değildir. (Ama açıkça ifade edeyim ki; Fatih Terim ve onun gibi düşünenlerin varlığı böylesi bir duygu ve tutum oluşturmada ciddi bir etki yarattıklarından hiç şüphem yok doğrusu. Ancak bendenizin iyi, güzel ve doğru işleri kim yaparsa yapsın takdir edecek yaşta ve deneyimde olduğumu da burada belirtmek isterim).

ü  Bu duygu ve tutumda futbolu önemsiz ve değersiz görmek de söz konusu değil. Çünkü bu oyun önemli ve değerli bir oyun, bir sektör ve bir alan.
ü  Hele hele bu duygu ve tutumun nedeni olarak memleketini sevmemek ve memleketinin başarısız olmasını istemek gibi nedeni ise hiç söz konusu değil.Tam tersine bu memleketin daha iyi yerlerde olmasını isteyen, dileyen ve karınca kararınca bunun için çabalayanlardan birisiyim.

Dün olduğu gibi sonraki bütün maçlarda, Türkiye futbol takımının başarılı olmasını istemiyorum. 
Ve bunu da buradan açıkça ifade etmekten kaçınmıyorum. 
Dürüst ve açık olmak iyi bir şeydir.
Peki neden mi istemiyorum?
İstemiyorum çünkü; Artık bu futbol simsarlarından, rantçılarından, kendi varlıklarını ve geleceklerini idame ettirmekten başka amaçları olmayan kişilerin futbolun içinde olmalarını istemiyorum da ondan.
İstemiyorum çünkü; Yıllardan beri göreceli ve yapay kaoslar üretip sonra da onu çözen sahte kahramanların dışlanmasını ve gerçeklerin su yüzüne çıkmasını istiyorum da ondan.
İstemiyorum çünkü; Yıllardır en üst düzeylerde tüm yetki ile donatıldıkları halde, uluslararası düzeyde bir futbol takımı oluşturacak kalitede ve özellikte oyuncu yetiştirememiş kişilerden futbolun kurtarılması gerektiğine inanıyorum da ondan.
İstemiyorum çünkü; On yıllardır ne altyapı modeli ne de üst yapı modelinden bihaber olanların, ulusal düzeyde bir futbol ekolü oluşturma becerisinden yoksunların bu ülkede futbolu yönetmelerinden, futbolu şekillendirmelerinden ve futbolu yazıp konuşmalarından tiksiniyorum da ondan.
İstemiyorum çünkü; Bu takım kazara başarılı olursa, bu başarı tıpkı daha önceleri yaşandığı gibi geçici ve göreceli bir başarı olacak, ulusal düzeyde kurumsal bir işleyişin ürünü olmayacak da ondan.
İstemiyorum çünkü; Bu memleket daha iyi ve daha güzel bir futbolu, sürdürülebilir kalitede bir futbolu ve Halkın kendisini ifade ettiği, kendisini yücelttiği bir futbolu hak ediyor da ondan.
İstemiyorum çünkü; Mafyavari adamların cirit attığı, ikili kirli ilişkilerin hüküm sürdüğü, oyuncusundan, yöneticisine, yöneticisinden en tepedeki teknik adamına kadar kaba bir siyaset ve kaba bir ideoloji ile bezenmiş kabadayı kişiliği ile süslenmiş, riyakar ve yararcı anlayışın egemen olduğu bir futbol başarısı benim ülkeme ve halkıma bir değer katmaz da ondan.
Ve istemiyorum çünkü; Bu anlayışın ve bu düzenin değişmesini istiyorum. Bu ülkenin birçok alanda olduğu gibi futbolda da samimi, değerli, çalışkan, dürüst, sözde ülkesi için değil, özde ülkesi ve halkları için çalışacak bilimsel ve evrensel düşünen kişi ve kişiliklere çok ihtiyacı var. 
İşte bu yüzden yanlış insanların anlaşılması umuduyla istemiyorum.
İşte bu yüzden doğruya ve doğrulara ulaşmanın umudu ve temennisiyle istemiyorum...



Not: Mesut Özil Türk milli takımını tercih etmediğinde birileri ona "kanı bozuk" gibi aşağılık ve ırkçı kültürün ürünü olan laflar etmişti. Sanki Mesut Özil'i yetiştiren, ona emek veren kendisi veya ülkesiymiş gibi. Yani demem o ki bu yazıyı böylesi zihniyete sahip kişilerin deşifre olması için de yazmış olduğumu belirtmek isterim.


Etiketler: , , ,

5 Ekim 2014 Pazar

Güzel Olan Futbol

Eskiden futbol çok güzel bir hayattı...

Güzel olan futbol kasaba ve şehirlerin sokak aralarında, köylerin yeşil tepelerinde oynanan futboldu... Herkesin bir an önce toplanıp maça başlamanın beklenmesiydi güzel olan... Bazen maç yapacak kadar kişinin toplanmadığı durumlarda hafif bir iç burukluğu ile tek kale maç yapabilmekti güzel olan... Köy veya mahalle takımlarında oynamak için sıranın sana gelmesinin heyecanla beklendiği, yenen ile yenilenin birbirini ezmediği, hatta bir önceki gün Fenerbahçeli olanın ertesi gün Galatasaraylı olabildiği o güzelim futbol oyunuydu güzel olan...

Yakın mahalleye veya çevre köylere maç yapmak için yürüyerek gidilen maçtan sonra da bir kamyon geçse de binip köyümüze dönsek diye beklenen o güzelim yorgunlukların adıydı futbol...
Ve futbol hiçbir menfaat gözetmeksizin cebindeki haftalık harçlıklar ile bir minibüs kiralayıp "bahar kupası" için bilmem neredeki turnuvaya katılıyor olmadaki coşkuydu... Bu öyle bir çoşkuydu ki; maç kazanılmışsa formalar bayrağa dönüşür minibüsün her yanına asılır, iki kilometre öteden başlayan klakson sesi ve naralar atılarak köye girilirdi... Kimilerinin "yaban ellerde" takdir edilmiş ve tescillenmiş  "iyi futbolculuğu” o akşamın baş kritiğini oluştururdu...  

Artık bitti... Bitirdiler…
Şimdi paranın iktidar olduğu, kavga ve şiddetden beslenen bir futbol var artık... Şimdi rezalet halı sahalar, sözüm ona adı amatör olan gladyatör savaşları var... Şimdi oynayan değil sadece seyreden bir futbol kitlesi var...
Şimdi adına "endüstriyel futbol" dedikleri paranın oyuncağı, finans-kapitalin laboratuar şövalyelerinin beyleri/sahipleri için savaştıkları futbol var...

Şimdi o mahalle arası futboluna ve yemyeşil tepelerin eğimli düzlüklerinde oynanan köy futboluna geri dönmenin mümkünü yok elbette... Derdimiz o değil. Ama derdimiz; bu ülkenin mahallelerinde ve köylerinde böylesine güzel, böylesine muhteşem bir futbol oyunları oynandığından şimdiki neslin bihaber olmasıdır... Derdimiz futbolun kendine ve insan yabancılaşmasıdır.  
Ve derdimiz insana ait ve insan için futbolu yeniden keşfetmektir.






Etiketler: ,

4 Ekim 2014 Cumartesi

Türkiye'nin 2014 Yılı Futbol Fotoğrafı


Bu fotoğraf Türkiye'nin 2014 yılı futbol fotoğrafıdır.
Bu fotoğrafta Türkiye'deki futbolun efendileri, efendi adayları, efendi prototipleri vardır.
Futbol sayesinde inanılmaz olanaklara ve güce kavuşmuş ama futbola ondan aldıklarının binde birini vermemişlerin görüntüleri vardır bu fotoğrafta.
Fotoğrafta yer alanların birisinin dahi futbolun emeği ve emekçileri yanında asla yer almayanlardan oluşması bir tesadüf müdür? Ya da bu fotoğraftaki hiç bir insanın "spor emekçileri sendikası" diye bir sendikanın varlığından dahi bihaber olmaları nasıl bir rastlantı olabilir ki?
Ya da yaşama ve dünyaya biraz olsun soldan bakan insanların bu fotoğrafta yer almıyor oluşu, sol'un futbolu yeterince bilmiyor ve sevmiyor oluşu ile açıklanabilir mi sadece?
Yoksa futbol liberallerin, sağcıların, milliyetçilerin ve finans kapitalin ilgi, konumlanma ve güç alanı mıdır sadece?
Evet... Şunu herkes bilmeli ki, ne zaman büyük bir futbol fotoğrafının içinde hayata soldan bakanlar ya da en azından kollektivist anlayışı içselleştirmiş demokrat ve nitelikli insanlar daha çok yer alır, işte o zaman futbol daha toplumsal, daha naif, daha emekten yana, daha adil ve daha eğlenceli bir oyun olur.
Ama bunun için hayata soldan bakanların ve de “ben” değil “biz” diyebilenlerin ve bunu yaşama biçimleriyle gösterenlerin futbolu sevmesi, futbol haramilerine karşı daha etkin mücadele etmesi ve futbolu daha iyi bilmesi gerek...
Futbol belli ölçülerde de olsa sahada iyi ve adil bir oyundur. Ama artık değil... Neden değil? Futbolun diliyle konuşursak bir ülkenin başbakanına on beş dakikada "hat trick" yaptırılan ve ardından ne kadar güzel oynadı diye övgüler düzülen bir oyun nasıl iyi bir oyun olabilir ki? 
Futbol endüstrileşme süreciyle birlikte giderek kirletilirken, sadece oyun olarak dahi futbol hiç bu kadar rencide edilmemişti.
Evet arada bir ünlü, güçlü ya da her neyse "bir şey" olmuş insanlara başlama vuruşu ya da penaltı atışları yaptırılırdı ama iş, tüm medya ve doldurulan tribünler eşliğinde başbakana assist yapma yarışına girilerek,  ikili oyunlarda terse yatarak üç gol atmasının sağlanması için gösterilen çaba kadar emek harcanmamıştı şimdiye değin. 
Üstelik maçtan bir gün sonra, federasyon başkanı başta olmak üzere bir çok kişinin kalkıp ciddi, ciddi başbakanın ne denli becerikli ve yetenekli olduğuna dair değerlendirmeler yapması insanoğlunun ve Türkiye toplumunun bir kesiminin ne hale düştüğünü göstermesi bakımından önemli bir göstergeydi. Futbol saha dışında da iyi ve adil bir oyun olmalıdır derken futbolun saha içinde şikesiyle, eşitsizlerin yarışma alanı olmasıyla kalmayıp iyice ayağa düşmesi ilerisi için ümitli olmayı engelleyecek gibi görünüyor.
Futbolu kurtarmak hayatı iyi ve adil kılmaktan geçer evet ama bu futbola uzaktan bakarak da asla mümkün değildir.
Yani futbolun bunlardan kurtarılması için hayatın ve ülkenin bunlardan kurtarılmasını beklemek çok anlamlı değil doğrusu. 


Etiketler: ,