19 Ağustos 2017 Cumartesi

Düzeniniz neyse futbolu yönetenleriniz de odur

 17 Temmuz 2017 00:13

Bir memleketin milli takım teknik direktörü ve aynı zamanda “koca bir ülkenin futbol direktörü” unvanlı bir kişisi “mekân basan” bir külhanbeyi olabilir mi? Normal koşullarda olamaz… Olmamalı…
Mafyavari pozlar, konuşmalar, külhanbeyi tavırlar ve geçmişten bugüne değin yaşanan benzer onca olay yetmezmiş gibi, bu yazının yazıldığı tarihten bir iki gün öncesi itibari ile ülkenin futbol direktörü, milli takım teknik direktörü olan kişi yanındakiler ile birlikte “mekân basarak, tehdit etme” davranışıyla geçmişten bugüne yapılanları taçlandırmış durumdadır.
Haklı olunsa dahi hiçbir neden ve gerekçe mekân basarak tehdit etmeyi mazur gösteremez. Güçlünün başka bir güçlüyü, gücü ve ilişkileri dolayısıyla ezdiği ve yok saydığı toplumsal yapılarda olağan olan bu tür ilkellikler bakalım nasıl bir yaptırım ve uygulama ile karşılanacaktır?

Sorumsuz bir ergen değil

Sözünü ettiğimiz kişi ülkenin futbol direktörü. Sıradan bir vatandaş için dahi söz konusu olayın kahramanı olmak yeterince ayıp,  ilkellik ve suçtur. Lakin sözü edilen kişi sıradan bir vatandaş değil, sorumsuz bir ergen değil, tam olarak kurumsal kimliği olan ve bu kimliğinde ulusal etiket de taşıyan bir kişi.
Ayrıca birçok antrenörün rol model aldığı bir kişiden söz ediyoruz. Birçok antrenörün, özellikle altyapılarda çalışan genç antrenörünün olmak istediği yerdeki kişiden veya ilham kaynağı olan birisinden bahsediyoruz. İmam bunu yaparsa cemaat neler yapmaz, misali bir algıdan ve bu algının doğallaşmasından ve olağanlaşmasının tehlikesinden söz ediyoruz.
Futbolun teknik anlamda en tepedeki adamının örnek alındığı ve alınacağını varsaymak bir fantezi olmasa gerek. Çünkü biliyor ve izliyoruz ki bu ülkede yüzlerce antrenör onun ağzına bakıyor. Keşke bakmasalar ama bakıyorlar, gerçek bu.

Temennimiz, örnek alınmaması

Düşünün! Fatih Terim’i örnek alan bir altyapı antrenörünün altyapıda yer alan çocuk ve gençler için nasıl bir eğitim faciası yaratacağı olasılığı başlı başına bir problematik değil midir?
Temennimiz altyapı antrenörlerimiz başta olmak üzere, tüm futbol antrenörlerimizin böylesi davranışlar, ilişkiler ve yapılar içinde olanları örnek almamaları ve onlara gereğinden fazla saygı göstermemeleridir.
On yıllardır bu düzen bunları üretiyor, bunlar da bu düzene hükmediyorlar. Ama ne yazık ki bu bozuk yapı ve adil olmayan işleyiş konusunda yeterince farkındalık oluşmuş değil. Böyle devam ettiği sürece yakın gelecekte bu tiplerden futbolu ve futbol düzenini kurtarmak mümkün görünmüyor. Çünkü futbol genel sisteme eklemlenmiş işleyen önemli parçalardan biri. Sistem de futbol düzeni de bir şekilde değişmek zorunda. Çünkü siz neyseniz futbolunuz da o’dur.

Tesadüfe bak

Bu arada nasıl bir tesadüftür ki mekân basan kişi, Türkiye Futbol Direktörü iken, mekânı basılan kişi de Türkiye Futbol Federasyonu Yedek Yönetim Kurulu Üyesi ve Adana Demirspor eski başkanı… Her ikisi de aynı kategorinin, aynı yapının ve aynı anlayışın insanları.
İkisi de kazananlardan ve asla kaybetmeyenlerden. Birisi diğerinden daha popüler ve ilişkileri bakımından daha güçlü, hepsi o kadar.
Bu ikisinin böylesi bir olayda karşılaşmaları tesadüf olsa da ikisinin de bir şekilde futbolun içinde olmaları tesadüf değil. Çünkü hayat ve futbol tesadüfler ile örülen bir şey değil.
Türkiye futbolunu işte bunlar yönetiyor.

Kaybeden kim?

Peki, kaybeden kim? Türkiye futbolu, Türkiye futbol severleri ve Türkiye’nin tüm insanları.
Siz, biz, hepimiz bunların ve bu tiplerin önemli aktörler olduğu bir futbolu elimizin tersiyle itmediğimiz sürece bunlar biz futbol emekçilerinin, futbol izleyenlerinin ve futbol taraftarlarının sırtından futbol beslemeleri olarak yaşamaya devam edecekler.
Kaybeden futbol ve futbolun samimi insanları, kazananlar ise yine onlar veya benzerleri olacak.

sendika.org

Etiketler: ,

17 Haziran 2016 Cuma

FUTBOL TEKNİK ADAMLARINA ÖDENEN ÜCRET





Yoksul, geri kalmış ve özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki kapitalist ekonomik model ve onun ekonomik sistemlerinden birisi sözüm ona serbest piyasacı işleyişte garip bir şey vardır; emek ve ücret arasındaki denge emekçiler aleyhine acayip derecede kötü ve dengesiz ama belli bir azınlık ve toplum için de acayip derecede iyi ve yüksektir…
Bu tür ülkelerde bu işler böyle yürür. Toplum da böyle alıştırılır. Ücreti/geliri yüksek olan kişi değerli kişidir. Ona tapınmayı ve onu yüceleştirmeyi o kadar artırırsınız. Futbol piyasası ise tamamen bu espri üzerinden kurgulanarak yürütülür.
Tüm yoksul ve geri kalmış ülkelerde bürokratlar, üst düzey yöneticiler ve ayrıcalıklı görevliler yüksek gelirleri olan kişilerdir. Bu önemli bir gerçekliktir ve asla ayrıntı veya tekil bir durum değildir.
Zaten söz konusu bir ülkede ekonomik ve siyasi sistemde yöneticilerin ve ayrıcalıklı sınıfın biraz daha farklı düşünmeye başlaması, alt sınıflardaki insanlara yönelik görece emek ve ücret dengesini kurmalarına neden olur ki, o ülkeler çok yoksul geri kalmış olmayacaktır.
Hani “ekonomik demokrasi”(!) dedikleri…
Sosyoloji der ki; yoksulluk ve gelir dağılımı eşitsizliği arttıkça zenginlik de artar. Ama zenginliğin artması bireysel, yoksulluğun artması toplumsaldır.
Mesele sadece Fatih Terim’in aldığı paranın çok oluşu değildir. O sadece bir eşitsizlik ve çelişki göstergelerinden birisidir.
Mesele Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunun gelir düzeyindeki düşüklüğün düzeyi ile Fatih Terim ve onun gibi yüzlerce kişinin ve tekelci özel sektörcülerin gelir seviyesi düzeyindeki dengesizliktir. Kısaca mesele aynı ülkede yaşayan bir insanın yılda 3,5 milyon avro alması ile diğerinin yılda sadece 15.600 TL alıyor olması meselesidir.
Fatih Terim’in aldığı paraya gelince; asla emeğinin karşılığı bir ücret değildir. Bu kadar ücreti hak edecek bir iş yapmamakta ve sonuç ve değer üretmemektedir. Zaten söz konusu işe yönelik olarak hiçbir emek bu kadar ücret etmez.
Teknik adamların aldıkları ücret ile ülkelerindeki kişi başına düşen yıllık milli gelir oranı arasındaki kıyaslamaya göre eşitsizliğin tavan yaptığı bir durum ile karşı karşıya olduğumuz bir gerçektir. Ama daha da kötüsü bu ülkede milyonlarca insanın yıllık gelir oranının 10.800 dolar olmadığı gerçeğini düşündüğümüzde tablonun bizim açımızdan bir utanca dönüştüğü de bir gerçektir.
Velhasıl biz Fatih Terim’in aldığı ücretin çokluğu ile değil asıl olarak kömür ocaklarında telef olan insanların alamadıkları ücret ile ilgiliyiz. “Ne ilgisi var?” diye de düşünmüyoruz. Çünkü biliyoruz ki, bal gibi ilgisi var.
Sonuç olarak teknik adamların aldığı ücret tablosu konusunda söyleyebileceğimiz özetle iki cümle şudur:
Birincisi; futbol endüstrileştikçe daha da çirkinleşmekte, sömürü ve adaletsizliğin alanı haline gelmektedir. İkincisi bizde ve bize benzer ülkelerde futbol üzerinden tezgahlanan piyasanın bir gereği olarak havada uçuşan paralar büyük futbol kitlesi için yalan dünya, ama birileri için de utanç tablosudur.
İşin yerli ve milli kısmına ise hiç girmeyelim. Böyle olur Türkiye’nin yerli ve millileri diyelim ve işin o kısmını geçelim…
http://sendika10.org/2016/06/sorun-fatih-terimin-ucreti-degil-emek-ucret-dengesizligidir-ismail-topkaya/

Etiketler: ,

10 Ekim 2014 Cuma

YENMEYİ İSTEMİYOR OLMAK, YENİLGİYİ İSTEMEK YA DA YENİLGİDEN DEN KEYİF ALMAK DEMEK DEĞİLDİR.

(Ders almak diye bir şey vardır, lakin almasını bilene)...
Futbolda "milli maçlar" var...
2016 Avrupa Şampiyonası yolculuğu için oynanacak futbol grup müsabakaları devam ediyor.
İzlandaya yenilen futbol milli takımı, Çekler ile berabere kaldı.
Bir eğitim emekçisi olarak, üstelik spora ve futbola bulaşmış birisi olarak oynanmış müsabakalar için “umarım yeneriz” demediğim gibi, bundan sonrakiler içinde “dilerim yeneriz” demiyorum... Çünkü diyemiyorum. 
Bu arada hemen belirtmek gerekir ki; yenmeyi istemiyor olmak, yenilmekten, özellikle de ulusal takımların yenilmesinden mutluluk duymak anlamına gelmez ya da gelmemeli.
Uzun, uzun ve bilimsel temelli nedenlerine girmek istemiyorum. Elimden geldiğince kısaltarak ve basitçe meramımı ve gerekçelerimi açıklamak isterim.
Temelde spor eğitimine bulaşmış birisi olarak söz konusu bu duygu ve tutumumun nedeni;
ü  Kıskançlık, hasislik, düşmanlık gibi ilkel ve aptalca duygu ve düşünceler değildir.
ü  Ayrıca Fatih Terime olan kişisel sevgisizlik ya da protesto da değildir. (Ama açıkça ifade edeyim ki; Fatih Terim ve onun gibi düşünenlerin varlığı böylesi bir duygu ve tutum oluşturmada ciddi bir etki yarattıklarından hiç şüphem yok doğrusu. Ancak bendenizin iyi, güzel ve doğru işleri kim yaparsa yapsın takdir edecek yaşta ve deneyimde olduğumu da burada belirtmek isterim).

ü  Bu duygu ve tutumda futbolu önemsiz ve değersiz görmek de söz konusu değil. Çünkü bu oyun önemli ve değerli bir oyun, bir sektör ve bir alan.
ü  Hele hele bu duygu ve tutumun nedeni olarak memleketini sevmemek ve memleketinin başarısız olmasını istemek gibi nedeni ise hiç söz konusu değil.Tam tersine bu memleketin daha iyi yerlerde olmasını isteyen, dileyen ve karınca kararınca bunun için çabalayanlardan birisiyim.

Dün olduğu gibi sonraki bütün maçlarda, Türkiye futbol takımının başarılı olmasını istemiyorum. 
Ve bunu da buradan açıkça ifade etmekten kaçınmıyorum. 
Dürüst ve açık olmak iyi bir şeydir.
Peki neden mi istemiyorum?
İstemiyorum çünkü; Artık bu futbol simsarlarından, rantçılarından, kendi varlıklarını ve geleceklerini idame ettirmekten başka amaçları olmayan kişilerin futbolun içinde olmalarını istemiyorum da ondan.
İstemiyorum çünkü; Yıllardan beri göreceli ve yapay kaoslar üretip sonra da onu çözen sahte kahramanların dışlanmasını ve gerçeklerin su yüzüne çıkmasını istiyorum da ondan.
İstemiyorum çünkü; Yıllardır en üst düzeylerde tüm yetki ile donatıldıkları halde, uluslararası düzeyde bir futbol takımı oluşturacak kalitede ve özellikte oyuncu yetiştirememiş kişilerden futbolun kurtarılması gerektiğine inanıyorum da ondan.
İstemiyorum çünkü; On yıllardır ne altyapı modeli ne de üst yapı modelinden bihaber olanların, ulusal düzeyde bir futbol ekolü oluşturma becerisinden yoksunların bu ülkede futbolu yönetmelerinden, futbolu şekillendirmelerinden ve futbolu yazıp konuşmalarından tiksiniyorum da ondan.
İstemiyorum çünkü; Bu takım kazara başarılı olursa, bu başarı tıpkı daha önceleri yaşandığı gibi geçici ve göreceli bir başarı olacak, ulusal düzeyde kurumsal bir işleyişin ürünü olmayacak da ondan.
İstemiyorum çünkü; Bu memleket daha iyi ve daha güzel bir futbolu, sürdürülebilir kalitede bir futbolu ve Halkın kendisini ifade ettiği, kendisini yücelttiği bir futbolu hak ediyor da ondan.
İstemiyorum çünkü; Mafyavari adamların cirit attığı, ikili kirli ilişkilerin hüküm sürdüğü, oyuncusundan, yöneticisine, yöneticisinden en tepedeki teknik adamına kadar kaba bir siyaset ve kaba bir ideoloji ile bezenmiş kabadayı kişiliği ile süslenmiş, riyakar ve yararcı anlayışın egemen olduğu bir futbol başarısı benim ülkeme ve halkıma bir değer katmaz da ondan.
Ve istemiyorum çünkü; Bu anlayışın ve bu düzenin değişmesini istiyorum. Bu ülkenin birçok alanda olduğu gibi futbolda da samimi, değerli, çalışkan, dürüst, sözde ülkesi için değil, özde ülkesi ve halkları için çalışacak bilimsel ve evrensel düşünen kişi ve kişiliklere çok ihtiyacı var. 
İşte bu yüzden yanlış insanların anlaşılması umuduyla istemiyorum.
İşte bu yüzden doğruya ve doğrulara ulaşmanın umudu ve temennisiyle istemiyorum...



Not: Mesut Özil Türk milli takımını tercih etmediğinde birileri ona "kanı bozuk" gibi aşağılık ve ırkçı kültürün ürünü olan laflar etmişti. Sanki Mesut Özil'i yetiştiren, ona emek veren kendisi veya ülkesiymiş gibi. Yani demem o ki bu yazıyı böylesi zihniyete sahip kişilerin deşifre olması için de yazmış olduğumu belirtmek isterim.


Etiketler: , , ,