FUTBOLDA ASALAK BİR YAPININ ACİZLİĞİ
FUTBOLDA ASALAK BİR YAPININ ACİZLİĞİ,
ENDÜSTRİYEL VE YARIŞMACILIĞIN REDDİYESİ ÜZERİNE VE
NASIL YAPILMALI MESELESİ?
Mesele sadece futbol meselesi olmaktan çıkmış, her alanda
olduğu gibi, yıkan, bozan, asalak olan, işbirlikçi ve yerine koyduğu şeyin
üretilen değil taklit edilen bir şey olma meselesi haline gelmiştir.
Ekonomiden, eğitime, sağlıktan tamamen yok edilen sanata, her
şey de olağan üstü bir bozma, yok etme, talan ve önü sonu belli hesaplanmamış
bir yerlere ikame etme durumu var. Bazı olay ve olgularda “gerici ve piyasacı”
tanımlamasının dahi yeterli olmadığı “kaotik ve gözü dönmüş kendiliğinden ama
aynı zamanda da sistematik zorlamacı” bir yaşam biçimi var.
Endüstriyel futbol dediğimiz, acımasızlığın, sömürünün ve bir
tüketim malzemesi olarak futbolun piyasacı organizasyonunun odaklandığı iki
temel vardır; Yarışmak ve hep kazanan olmak. Yarışmak ve özellikle de kazanmak
için daha iyi olmak gerekliliği, daha iyi olmak için de daha iyileri bulmak ve
daha iyi bir takım olmak kaçınılmaz bir gerçekliktir.
Eğer böylesi bir futbolun içinde olmak istiyorsanız, belki
kirli bir futbolu reddedebilirsiniz ama kapitalist tüketim ekonomisinin
dayattığı bazı olguları kaçınılmaz olarak kabul etmek değil ama onlar ile
yarışacak boyutlarda örneklendirmek zorundasınız. Bu esasen şu demek; Acımasız,
yok edici ve sömüren karakterde hareket eden spor ve futbol sistemini
reddederek ama reddettiğiniz sistemin çıktıları ve sonuçlarıyla da mücadele
edecek düzeye ve kaliteye ulaşmayı kabul etmek demektir.
İşte en iyileri seçmek, en iyi ve/veya kazanan takım olmak
meselesi sözünü ettiğimiz kapitalizmin/tüketimin futbolu olgularından en
ehven-i şer olanını bir şekilde uygulamaya sokmak demektir. Bunu işin süreçleri
boyutunda doğal seçilim yöntemiyle “özellikli” olanları işlemek, devam ettirmek
ve sınırlarının en uç noktasına taşımak veya taşımasına ön ayak olmak demektir.
Burada sosyalizmin sporu ya da sosyalizmde “yarışmacı spor” bağlamında bir
tartışma olmasa gerektir.
Yani evrensel olan sistemin tamamen dışında kalmak, başka
evrensel bir sistem kurmak ikilemi dışında evrensel olan sisteme kendi
değerleriniz, ahlakınız ve ilkelerinizle katılmak gerçekliğini ve
olabilirliğini göz ardı etmeden devam edebilir veya etmeyi düşünebiliriz.
O halde devam edelim; Sporda daha iyileri bulmak bir önkoşul
olduğu kadar bir zorluk da yaratır.
Bu zorluk;
En iyileri bir araya getirdiğinde iyi bir bütün/takım
yaratabilmek zorluğudur. İkincisi en iyileri bulmak, seçmek ve yoksa
yetiştirmek zorluğudur.
Örneğin Türkiye İzlanda’ya yenilirken olaya sadece bu açıdan
bakmak dahi yeterince açıklayıcıdır. İzlanda’da hiçbir oyuncu en iyi değil.
Dünya endüstriyel futbol ölçeğinde ise İzlanda takımında “en iyi” neredeyse hiç
yok. Ama oyun düzeyleri uluslararası
açıdan kendilerini Avrupa elemelerinde gruplardan çıkacak denli kabul ettirmeye
yeterli. Peki, neden?
İşte Türkiye’nin sınıfta kaldığı, çözemediği ve belki de
futbolda “postmodern aşiret ve ağalık” sistemi yüzünden çözmek istemediği
sorunsal budur. Bu konunun cevabı bir futbol kişiliği, stili ve ekolü ile
futbol altyapıları sistematiğinin kurumlaşmamış olmasıdır. İzlanda bunu 20 yıl
öncesinden başlayarak çözdü. Bundan böyle artık İzlanda futbol olarak bizden
hep ilerde olacaktır ve olmalıdır da. Çünkü bilim ve bilimsel olan şey hep
doğrudur.
Türkiye bu açıdan ikinci hatta üçüncü sınıf bir ülkedir.
Geldik en iyileri bulmak meselesine. En iyileri bulmak
bulduğunda da onları oynatabilmek önemlidir.
Türkiye neredeyse 80 milyona varan ve genç insan nüfus
açısından Avrupa’da birinci olan nüfusuyla kocaman bir ülkede futbolun “en
iyilerini” bulamazken, nasıl oluyor da 3 milyonluk Almanya’daki Türkiye
nüfusundan bu kadar “en iyi” oyuncuyu bulabiliyor? Bu gerçek bile bu ülkede
futbolun iflası değilse nedir? Onlar bizden? Onlar Türk ırkçılığı ve ikiyüzlülüğü
bir tarafa, asıl meselenin kulak ardı edilerek, bu toplumu ve ülkeyi birçok
konuda olduğu gibi futbolda da asalak haline getirmektir.
2014 yılı itibari ile süper lig takımlarının kadrolarında
Almanya’da yetişmiş en az 64 futbolcu bulunurken, başka ülkelerde doğmuş ve
futbol eğitimi almış en az 35 oyuncuyla birlikte bu sayı yani “ithal Türkiyeli
oyuncu” sayısı 100’ü geçmektedir. Bu rakamlara futbol terbiyesini ciddi olarak
dışarda almış ama uzun zamandır Türkiye’de olan bazı futbolcular dahil
değildir. Bu sayı 2016 yılı itibar ile çok daha artmış durumdadır. Son 10 yılda
Türkiye futbolu Almanya futbolundan futbolcu olarak beslenme yolunu seçerken
futbol olarak asla beslenmeyi seçmemektedir. Çünkü futbol olarak beslenmek
demek emek, özveri ve üretkenlik ve elbette süreç gerektirmektedir.
Anımsanırsa Türkiye ulusal futbol
takımının İzlanda karşısında yer aldığı ve 2-0 yenildiği takımdaki oyuncuların
Almanya ve yabancı ülke kaynaklı olmalarına ilişkin sayılarına bakıldığında
“futbolcu asalaklığı”, yalanı, dolanı ve talanı konusunda geldiğimiz boyut
ortadadır.
Bu saptamadan dolayı ırkçı bir ikiyüzlülük
içine düştüğümüz sanılmasın. Elbette farklı ülkelerde doğan, yetişen oyuncular
kendilerini ait hissettikleri ülkelerin ulusal formaların giyebilirler. Bu
sporcular açısından bir sorun ya da tartışma teşkil etmez. Ama sözünü ettiğimiz
şey ulusal takım diye tanımlanan bir şey olunca, bu da “milli ya etnik”
temelden uzak ama kendi yetiştirdiğin ve ürettiğin değerleri ifade eden bir
olgu olunca, ister istemez emek vermeden karşılık beklemek anlamında eleştiri
konusu olması lazım değil midir?
Gelelim diğer konuya. Yukarıda sözünü
ettiğimiz en iyileri bulmak, yetiştirmek bir araya getirmek ve bir bütün
oluşturmaktan söz etmiştik. Türkiye’de olması gerektiği gibi kişisel ve ilkel
nedenlere bağlı olarak bulamadığımız ve yetiştiremediğimiz ortadadır. En
iyileri yurtdışında yetişmişlerden bulup bir araya getirmek ise başka bir
sorunla karşı karşıya kalmak demektir.
Bu sorun bir araya getirdiğiniz bu gençleri
nasıl oynatacaksınız sorunudur. Çünkü iyi futbolcuların bir araya gelmesi iyi
bir takım yaratmak için yeterli değildir.
Neredeyse tamamı yurtdışında oynayan
ülkelerine döndüğünde ülkelerinin futbolunu oynama becerisine sahip yüzlerce
oyuncu var dünyada. Ama onların neredeyse tamamının ülkelerine ait bir futbol
kültürler, anlayışlar ve ekolleri var. Ve ikincisi söz konusu oyuncuların çoğu
ilk futbol teknik ve taktik eğitimlerini folklorik olarak ülkelerinde almış
oyunculardır.
Türkiye’deki durum öyle değildir. Türkiye’deki
uygulama, yabancı oyuncuları getirip Fatih Terim adlı şahsın kişisel egolarına
ve emir komutasına verilmiş koca bir ülke futboluna teslim etmekten ibarettir. Gelen
futbolcular sadece köken olarak Türkiyeli ya da Türk’tür o kadar. Futbolları,
dilleri ve kültürleri Türkiyeli ve Türk değildir.
Elbette futbolun tekniği evrenseldir.
Belki taktiği de öyle… Ama futbol tekniğinin ve özellikle taktiğinin kullanımı
her zaman yereldir. Zaten bu yüzdendir ki; Kıta ve ülke futbolları birbirlerinden
farklılıklar gösterirler.
Almanya’dan bulup getirilen,
getiremediklerinize ya da gelmeyenlere de “kansız” diye küfürler edilen bu
futbolcuları uluslararası düzeyde nasıl oynatacaksınız? Oynatmanız için oyun
şematiğinizin, karakterinizin olması gerekir. Aslında bu çocuklara oyun şematiğini ve
akışını verin onlar oynarlar. Ama öyle değil işte. Çünkü oyunu yöneten teknik adamınız
tam bir oryantalist. Örneğin aynı anda asla bir araya gelmeyecek olan iki
taktik davranışı uygulamanızı sizden isteyebilir. Ya da yarım saat önce
istediğinin tam tersini el, göz ve mimikler ile istemeyebilir. Bu durumda
grubun ritmi ya da gelenlerin verimi diye bir şey kalmıyor tabi ki.
Ayrıca Almanya ağırlıklı olarak
getirdiğiniz oyuncuların içine bazı oyuncuları monte etmeniz gerekiyor. Seçtiğiniz
bu oyuncular da taktik bütünlük açısından çok yakın ya da uygun oyuncular
olmayabiliyorlar. Bu durumda da ortaya orkestrasyonu yani uyumsal bütünlüğü
olmayan bir takım çıkıyor.
Sonuç olarak geldiğimiz nokta futbolda
asalaklığın tıkandığı noktadır. Dili aynı olmayanların futbolu aynı olabilir.
Ama futbol dili aynı olmayanların oyunu aynı olmamaktadır.
Yirmi yıl önce kendine özgü ama aynı
zamanda evrensel bir futbol devrimi başlatan, futbolu toplumsal bir kültürleme
süreci olarak gören, yine futbolu kişi ya da kişilerden hareketle değil,
kolektivizmin bir başarısı olarak kabul eden bir anlayışla yola çıkan
İzlanda’nın gerisine düşmüş olmamız şaşırtıcı değildir. Doğaldır, hatta olması
gerekendir.
Not: 18.08.2017 Tarihinde habersol.org
sitesinde, sol blog’da yayınlanmıştır.
Etiketler: Türkiye futbolu

