21 Kasım 2020 Cumartesi

Endüstriyel futbol: Kurgulanmış piyasa futbolu

 

Futbol, daha çok kulüpler üzerinden yarışma ve kazanmaya yönelik ticarete, oradan da finans kapitalin (para ticareti sektörü) eline geçince ve endüstriyel bir şekle, işleyişe ve tüketime yönelik bir araç haline getirilince, ortada halkın ve sınıfın sporu falan kalmıyor.

Daha da kötüsü halk müşteri oluyor. Yayın hakları ve bahis şirketi sahipleri de müşteriye satılan malın, yani futbolun sahipleri. Kulüpler taşeron işletmeler ve tezgâhtar; oyuncular paralı askerler; menajerler, futbol yazarları, TV yorumcuları ise sırasıyla asalaklar, tetikçiler, beslemeler ve değnekçiler şeklinde sıralanıyorlar.

Dolayısıyla futbolun, gerçekten sahibi olanlara ulaşması için, diğer bir ifade ile futbolun ve sporun işçilerin, emekçilerin, dar gelirlilerin futbolu olması için ulaşılabilir olması gerekir. Spor yapmak ise elbette başka bir şeydir. Yarışma ve/veya performans sporu halkın yapacağı değil, keyifle izleyeceği bir meslek alanıdır. Bu konuda halkın “sağlıklı ve mutlu bir yaşam” için sporun ve futbolun ulaşılabilir olması önem kazanırken, daha elit düzeyde bir meslek alanı olarak gerçekleştirilen spor ve futbol organizasyonlarına ise taraftar, izleyici olarak katılımlarının sağlanması oldukça değeridir. Bu aynı zamanda ekonomik düzene dair bir göstergedir.

Emekçi sınıfların ve halkın sporu izleme imkânlarına kavuşması için futbolu finans kapitalin elinden almak ve gerçek sahiplerine vermek gerekir. Ya da en azından emekçilerin sporu ve futbolu hiçbir para ödemeden eğlenme, mutlu olma, güzel zaman geçirme amaçlı izlemelerinin sağlanması gerekir.

Bir kulübün üyesi veya taraftarı veya sporun taraftarı olan herkes müsabakaları izleyebilme olanağına sahip olmalıdırlar. Bunun için yapay olarak şişirilmiş endüstriyel futbol piyasasının düzeltilmesi, futbol üzerinden kumar/ bahis sektörünün kaldırılması gerekir.

Sanılıyor ki, bu yayın gelirleri ve kumar/bahis gelir payları olmasa kulüpler ayakta duramaz. Yalandır… Tamamen yalandır. Kulüplerin şişirilmiş futbol pazarından ve piyasasından kurtulmalarının yolu bu pazarı ve piyasayı değiştirmektir. Kulüpleri değil.

Bu futbol pazarı ve piyasası kulüplerin başta transferler olmak üzere şişirilmiş harcama kalemleri oluşturmalarını özellikle sağlamakta ve yönlendirmektedir ki, kendilerine muhtaç olmaya devam etsinler.

Başka bir örnek ile ilişkilendirerek somutlamak gerekirse, yol demek, özel otomobil gereği ve ihtiyacı demektir. Otomobil ihtiyacı kredi, kredi banka, banka borç ve faiz demektir… Oysa yol bir tane değildir. Tren yolu vardır, deniz yolu vardır, toplu taşıma araçları vardır…

Şampiyon olmak, şampiyon oyuncu peşinde koşmak demek değildir. Ama yaratılan algı, yaratılan gereklilik koşulları böyle bir zorunluluğa neden olmaktadır. Şampiyon oyuncu para, para ise çoğu kez borç demektir. Borcu ödemek için haliyle yayın hakları sahibine ve bahis şirketleriyle işbirliği gerekir!!!

Öte yandan asıl öznemiz olan halkın bir futbol maçını seyretmek için kulüplerin bu kadar dolambaçlı yolları denemesine, yanlış işlere girmesine gerek dahi yoktur. Lakin her şeyi belirleyen sermayenin “para ticareti” yapmasını sağlayacak futbol kurgusundan/düzeninden ibarettir. Dolayısıyla düzeni değiştirmek gerekir. Kulüpler halkındır. Halkın olmalıdır. Sermayenin değil… Kulüplerin takımlarında rol alacak sporcular da, şişirilmiş piyasanın metalaştırılmış gladyatörleri değil, yaşadığı bölgenin, ilin, ilçenin, semtin kulübünde spor yapma olanağı ve fırsatı yakalamış çocuklar ve gençler olmalıdır.

Bakınız bu konuda ilişki kurulabilecek, daha yeni yaşadığımız somut bir örnek üzerinden devam edelim. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı Nihat Özdemir: “Zaman konusunda kımıldayacak halimiz yok. Kulüplere, ‘Altyapıdan oyuncu alabilirsiniz’ dedik. Eğer 14 futbolcu ile sahaya çıkamıyorsanız hükmen yenilgi dışında yapacak bir şey kalmıyor.” TFF Başkanı farkındaysanız pandemi ve futbol ilişkisi üzerine konuşuyor ve diyor ki: Sahaya çıkacak ve oynayacaksınız…

Bu elbette onun kararı değil. O sadece bir uygulayıcı… Olması gereken dikte ediliyor, o da kurumsal gücünü kullanarak “virüs ve piyasa” denklemini kuruyor…

Yalnız bir konu daha var ki, çok önemli. Ne diyor TFF Başkanı; “Kulüplere ‘altyapıdan oyuncu alabilirsiniz’ dedik…” Yani, kulüpler altyapılardan istedikleri kadar ve istedikleri zaman takım kadrolarına oyuncu alabilirler.

Bu ilk okuyuşta sempatik ve ülke futbolu adına olumlu bir yaklaşım gibi duruyor. Çünkü ilk bakışta altyapıları önemli ve değerli kılacak gibi bir yaklaşım gibi görünüyor. Ama öyle değil, eğer öyle olsaydı; “Altyapıdan oyuncu alabilirsiniz” değil, takımlarınızın müsabaka kadroları hastalık nedeniyle eksik kalıyorsa “müsabaka isim listelerini altyapıdaki oyuncularınızla tamamlayarak müsabakaya çıkmak zorundasınız” şeklinde olmalıydı. Madem perdeyi kapatamıyor ve oyunun devamını tasarlıyorsunuz… Özetle bu sözde kararı kulüplere bir öneri şeklinde sunmak hatadır. Zaten kulüpler bu konuda defolu ve yanlış yönetilen kurumlar durumunda. TFF bunu şart koşabilecek yetkiye (!) sahip. Hiç olmazsa bu dönemde alınacak böyle bir karar ile altyapı oyuncularının (U17/19) alınan sıkı önlemler eşliğinde antrenman yapmaları sağlanır ve bu sayede gençler de antrenman yapma ve müsabaka oynama deneyimleri kazanarak Türkiye futbolu adına da yararlı bir başlangıç yapılmış olunurdu. Ama bilindiği üzere TFF karar almadan önce siyasi iktidarın gölge futbol yöneticilerinin, danışmanların ve futbolun sermaye grubu örgütü olan “Kulüpler Birliği”nin fikrini almak zorunda olduğu için, özgür ve bağımsız kararlar alamıyor.

Özetle, kapitalist spor ve futbol düzeni küresel boyutta öyle bir işliyor ki; bir yanda pandemide futbola devam etme kararı yayın şirketleri, bahis şirketleri gibi “para ticaretinin devamı” adına sürdürülürken, öte yanda bu koşullarda dahi piyasa futbolunun ve futbol piyasasının dengelerinin bozulmaması adına gençlere olanak ve fırsat vermekten kaçınılıyor. Kulüpleri tutsak alınmış, takımlarında lejyoner futbolcular ile doldurulmuş düzen her hâlükârda sürsün isteniyor. Para ve paranın iktidarı her şeyi kendisi için kurguluyor.

https://sendika.org/2020/11/endustriyel-futbol-kurgulanmis-piyasa-futbolu-601603/

Etiketler: ,

27 Ağustos 2017 Pazar

Futbolda Asalak Bir Yapı

Mesele sadece futbol meselesi olmaktan çıkmış, her alanda olduğu gibi, yıkan, bozan, asalak olan, işbirlikçi ve yerine koyduğu şeyin üretilen değil; taklit edilen bir şey olma meselesi haline gelmiştir.
Ekonomiden, eğitime, sağlıktan tamamen yok edilen sanata, her şeyde olağan üstü bir bozma, yok etme, talan ve önü sonu belli hesaplanmamış bir yerlere ikame etme durumu var. Bazı olay ve olgularda “gerici ve piyasacı” tanımlamasının dahi yeterli olmadığı “kaotik ve gözü dönmüş kendiliğinden ama aynı zamanda da sistematik zorlamacı” bir yaşam biçimi var.
Endüstriyel futbol dediğimiz, acımasızlığın, sömürünün ve bir tüketim malzemesi olarak futbolun piyasacı organizasyonunun odaklandığı iki temel vardır. Bunlar, yarışmak ve hep kazanan olmak. Yarışmak ve özellikle de kazanmak için daha iyi olmak gerekliliği, daha iyi olmak için de daha iyileri bulmak ve daha iyi bir takım olmak ise kaçınılmaz bir gerçekliktir.
Eğer böylesi bir futbolun içinde olmak istiyorsanız, belki kirli bir futbolu reddedebilirsiniz ama kapitalist tüketim ekonomisinin dayattığı bazı olguları kaçınılmaz olarak kabul etmek değil ama onlar ile yarışacak boyutlarda örneklendirmek zorundasınız. Bu esasen şu demek; Acımasız, yok edici ve sömüren karakterde hareket eden spor ve futbol sistemini reddederek ama reddettiğiniz sistemin çıktıları ve sonuçlarıyla da mücadele edecek düzeye ve kaliteye ulaşmayı kabul etmek demektir.
İşte en iyileri seçmek, en iyi ve/veya kazanan takım olmak meselesi sözünü ettiğimiz kapitalizmin/tüketimin futbolu olgularından en ehven-i şer olanını bir şekilde uygulamaya sokmak demektir. Bunu işin süreçleri boyutunda doğal seçilim yöntemiyle “özellikli” olanları işlemek, devam ettirmek ve sınırlarının en uç noktasına taşımak veya taşımasına ön ayak olmak demektir. Burada sosyalizmin sporu ya da sosyalizmde “yarışmacı spor” bağlamında bir tartışma olmasa gerektir.
Yani evrensel olan sistemin tamamen dışında kalmak, başka evrensel bir sistem kurmak ikilemi dışında evrensel olan sisteme kendi değerleriniz, ahlakınız ve ilkelerinizle katılmak gerçekliğini ve olabilirliğini göz ardı etmeden devam edebilir veya etmeyi düşünebiliriz.
O halde devam edelim. Sporda daha iyileri bulmak bir önkoşul olduğu kadar bir zorluk da yaratır. Bu zorluk en iyileri bir araya getirdiğinde iyi bir bütün/takım yaratabilmek zorluğudur. İkincisi ise en iyileri bulmak, seçmek ve yoksa yetiştirmek zorluğudur.
Örneğin; Türkiye İzlanda’ya yenilirken olaya sadece bu açıdan bakmak dahi yeterince açıklayıcıdır. İzlanda’da hiçbir oyuncu en iyi değil. Dünya endüstriyel futbol ölçeğinde ise İzlanda takımında “en iyi” neredeyse hiç yok.  Ama oyun düzeyleri uluslararası açıdan kendilerini Avrupa elemelerinde gruplardan çıkacak denli kabul ettirmeye yeterli. Peki, neden?
İşte Türkiye’nin sınıfta kaldığı, çözemediği ve belki de futbolda “postmodern aşiret ve ağalık” sistemi yüzünden çözmek istemediği sorunsal budur. Bu konunun cevabı bir futbol kişiliği, stili ve ekolü ile futbol altyapıları sistematiğinin kurumlaşmamış olmasıdır. İzlanda bunu 20 yıl öncesinden başlayarak çözdü. Bundan böyle artık İzlanda futbol olarak bizden hep ilerde olacaktır ve olmalıdır da. Çünkü bilim ve bilimsel olan şey hep doğrudur.
Türkiye bu açıdan ikinci hatta üçüncü sınıf bir ülkedir.
Geldik en iyileri bulmak meselesine. En iyileri bulmak bulduğunda da onları oynatabilmek önemlidir.
Türkiye neredeyse 80 milyona varan ve genç insan nüfus açısından Avrupa’da birinci olan nüfusuyla kocaman bir ülkede futbolun “en iyilerini” bulamazken, nasıl oluyor da 3 milyonluk Almanya’daki Türkiye nüfusundan bu kadar “en iyi” oyuncuyu bulabiliyor? Bu gerçek bile bu ülkede futbolun iflası değilse nedir? Onlar bizden? Onlar Türk ırkçılığı ve ikiyüzlülüğü bir tarafa, asıl meselenin kulak ardı edilerek, bu toplumu ve ülkeyi birçok konuda olduğu gibi futbolda da asalak haline getirmektir.
2014 yılı itibari ile süper lig takımlarının kadrolarında Almanya’da yetişmiş en az 64 futbolcu bulunurken, başka ülkelerde doğmuş ve futbol eğitimi almış en az 35 oyuncuyla birlikte bu sayı yani “ithal Türkiyeli oyuncu” sayısı 100’ü geçmektedir. Bu rakamlara futbol terbiyesini ciddi olarak dışarda almış ama uzun zamandır Türkiye’de olan bazı futbolcular dahil değildir. Bu sayı 2016 yılı itibar ile çok daha artmış durumdadır. Son 10 yılda Türkiye futbolu Almanya futbolundan futbolcu olarak beslenme yolunu seçerken futbol olarak asla beslenmeyi seçmemektedir. Çünkü futbol olarak beslenmek demek emek, özveri ve üretkenlik ve elbette süreç gerektirmektedir.    
Anımsanırsa, Türkiye ulusal futbol takımının İzlanda karşısında yer aldığı ve 2-0 yenildiği takımdaki oyuncuların Almanya ve yabancı ülke kaynaklı olmalarına ilişkin sayılarına bakıldığında “futbolcu asalaklığı”, yalanı, dolanı ve talanı konusunda geldiğimiz boyut ortadadır.
Bu saptamadan dolayı ırkçı bir ikiyüzlülük içine düştüğümüz sanılmasın. Elbette farklı ülkelerde doğan, yetişen oyuncular kendilerini ait hissettikleri ülkelerin ulusal formaların giyebilirler. Bu sporcular açısından bir sorun ya da tartışma teşkil etmez. Ama sözünü ettiğimiz şey ulusal takım diye tanımlanan bir şey olunca, bu da “milli ya etnik” temelden uzak ama kendi yetiştirdiğin ve ürettiğin değerleri ifade eden bir olgu olunca, ister istemez emek vermeden karşılık beklemek anlamında eleştiri konusu olması lazım değil midir?
Gelelim bir diğer konuya. Yukarıda en iyileri bulmak, yetiştirmek bir araya getirmek ve bir bütün oluşturmaktan söz etmiştik. Türkiye’de olması gerektiği gibi kişisel ve ilkel nedenlere bağlı olarak bulamadığımız ve yetiştiremediğimiz ortadadır. En iyileri yurtdışında yetişmişlerden buluğ bir araya getirmek ise başka bir sorunla karşı karşıya kalmak demektir.
Bu sorun bir araya getirdiğiniz bu gençleri nasıl oynatacaksınız sorunudur. Çünkü iyi futbolcuların bir araya gelmesi iyi bir takım yaratmak için yeterli değildir.
Neredeyse tamamı yurtdışında oynayan ülkelerine döndüğünde ülkelerinin futbolunu oynama becerisine sahip yüzlerce oyuncu var dünyada. Ama onların neredeyse tamamının ülkelerine ait bir futbol kültürler, anlayışlar ve ekolleri var. Ve ikincisi söz konusu oyuncuların çoğu ilk futbol teknik ve taktik eğitimlerini folklorik olarak ülkelerinde almış oyunculardır.
Türkiye’deki durum öyle değildir. Türkiye’deki uygulama, yabancı oyuncuları getirip Fatih Terim adlı şahsın kişisel egolarına ve emir komutasına verilmiş koca bir ülke futboluna teslim etmekten ibarettir. Gelen futbolcular sadece köken olarak Türkiyeli ya da Türk’tür o kadar. Futbolları, dilleri ve kültürleri Türkiyeli ve Türk değildir.
Elbette futbolun teknik altyapısı evrenseldir. Belki taktiği de öyle… Ama futbol tekniğinin ve özellikle taktiğinin kullanımı her zaman yereldir. Zaten bu yüzdendir ki; Kıta ve ülke futbolları birbirlerinden farklılıklar gösterirler.
Almanya’dan bulup getirilen, getiremediklerinize ya da gelmeyenlere de “kansız” diye küfürler edilen bu futbolcuları uluslararası düzeyde nasıl oynatacaksınız? Oynatmanız için oyun şematiğinizin, karakterinizin olması gerekir.  Aslında bu çocuklara oyun şematiğini ve akışını verin onlar oynarlar. Ama öyle değil işte. Çünkü oyunu yöneten teknik adamınız tam bir oryantalist. Örneğin aynı anda asla bir araya gelmeyecek olan iki taktik davranışı uygulamanızı sizden isteyebilir. Ya da yarım saat önce istediğinin tam tersini el, göz ve mimikler ile istemeyebilir. Bu durumda grubun ritmi ya da gelenlerin verimi diye bir şey kalmıyor tabi ki.
Ayrıca Almanya, ağırlıklı olarak getirdiğiniz oyuncuların içine bazı oyuncuları monte etmeniz gerekiyor. Seçtiğiniz bu oyuncular da taktik bütünlük açısından çok yakın ya da uygun oyuncular olmayabiliyorlar. Bu durumda da ortaya ‘orkestrasyonu’ yani uyumsal bütünlüğü olmayan bir takım çıkıyor.
Sonuç olarak geldiğimiz nokta futbolda asalaklığın tıkandığı noktadır. Dili aynı olmayanların futbolu aynı olabilir. Ama futbol dili aynı olmayanların oyunu aynı olmamaktadır.
Yirmi yıl önce kendine özgü ama aynı zamanda evrensel bir futbol devrimi başlatan, futbolu toplumsal bir kültürlenme süreci olarak gören, yine futbolu kişi ya da kişilerden hareketle değil, kolektivizmin bir başarısı olarak kabul eden bir anlayışla yola çıkan İzlanda’nın gerisine düşmüş olmamız şaşırtıcı değildir. Bu oldukça doğaldır, hatta olması gerekendir. 

Kaynak:
http://haber.sol.org.tr/blog/spor/ismail-topkaya/futbolda-asalak-bir-yapi-endustriyel-futbol-ve-yarismaciligin-reddiyesi

Etiketler: ,

4 Ekim 2014 Cumartesi

Endüstriyel Spora Karşı Beden Eğitimci Manifestosu

Beden eğitimi olgusunu ve gerçeğini tarihsel fotoğraf ve uygulamalardan yola çıkarak militarist, gerici, faşizan bir eğitim aracı olarak gören sözde ilerici, demokrat meslektaşlar.
Sporu ve spor eğitimini şiddetle savunan sözüm ona spor aydınları ve beden eğitimi öğretmenleri.
Sporu ve spor eğitimini hayatın her alanına sokma gayretinde olan siyasetçiler...
Ve bir insanı ötekinden, bir takımın diğerinden mutlaka üstün olması gerektiğinden hareket eden, fanatizmin yaratıcısı spor tüccarları,
Ve sporu tüketecek müşteri olarak görülen vefası, duyguları, umutları sömürülen sıradan güzel insanlar.  

Peki o halde şunlara cevap verebilir misiniz?
Irkçılık denilen insanlık suçu beden eğitiminde mi yaşanmaktadır?
Kaybedenin yok olduğu hayatlar,
Ve şike,
Ve mafya,
Bu kirlilikler beden eğitiminde var mıdır?
Siyasetin ve siyasetçilerin burnunu çıkarmadığı alan beden eğitimi midir?
Ya para babaları, kaçakçılar, para aklayanlar, tröstler.
Ya çocuk işçiler, bunlar neredeler... Beden eğitiminde mi?

Evet, bu sayılanların hepsi ve daha fazlası spordadır, yarışmacı sporda... Finans kapitalin her türlü kirliliği kılıfına uydurduğu ve bunu fair-play gibi bir aldatmaca ile piyasaya sürdüğü endüstriyel sporun içindedir.
Diğer bir söylemle sporun araç olmaktan çıkarılıp amaç haline getirildiği, sıradan insanların kendisini bunun bir parçasıymış gibi hissettiği yalan dünyadadır.

Bu değil midir şiddetle savunduğunuz, anlata, anlata bitiremediğiniz spor? Spordan, spor eğitiminden söz ederken farkında olarak ya da olmayarak bunlardan söz etmiyor musunuz aslında?

Spor; kazanmanın biricik hedef olduğu, kaybedenin yaşama hakkının olmadığı, modern dünyanın arenası olan stat ve salonlarda, sporcuların ve taraftarların birbirine kudurmuş gibi bakarak saldırdığı gladyatör savaşlarının günümüz versiyonudur. Endüstriyel spor, eğlence ve seyir zevkini ekonomik ranta dönüştüren ve bunun için her türlü kirliliği içinde barındıran küresel bir sömürü alanıdır...

Alın siz bu sporu tepe, tepe kullanın..  Bizler böyle bir spora da, bu anlayışla planlanan ilk, orta ve yükseköğrenim düzeyindeki tüm eğitim programlarına da karşıyız.. Biz beden eğitimciler sporu, beden eğitiminin bünyesinde yer alan bir etkinlik olarak görüyoruz. Bizim sporumuz ve spor eğitimimizde oyun var, eğlence var, çocukça bir yarışma var. Bizim sporumuz bedensel etkinlikler yolu sağlıklı ve mutlu olmanın amaç olduğu, kaybeden ile kazananın birbirine üstün olmadığı, toplumsal yaşamın renklendirilmesi ilkesine dayanır. Bizim sporumuz çoğunluğun seyredip azınlığın gerçekleştirdiği bir etkinlik yerine, herkesin rol alabileceği bir etkinliğin olması gerektiği temeli üzerine şekillenir.
İşte biz bunun için beden eğitimciyiz..

Bizler iflah olmaz “beden eğitimciler” olarak, eğitimi günümüz “endüstriyel spor” anlayışına alet edenlerden olmayacağız. Okullarda rekabetçi ve insani olmayan hiçbir yarışmaya izin vermeyeceğiz. Çocuklarımıza, gençlerimize beden eğitiminin temel felsefesi olan "sağlıklı ve mutlu bir yaşam" için sadece kendileriyle yarışmaları gerektiği bilincini ve ahlakını oluşturmaya çalışacağız. Sporun kendileri dışında başkaları ile de hayatı paylaşabilecekleri, naif bir yarışmayı içinde barındırma koşulu ile eğlenerek gerçekleştirebilecekleri “bir eylemlilik hali” olduğunu öğreteceğiz…

Biz beden eğitimciler olarak Ülkemiz ve Halkımız için yapabileceğiz en güzel şeyin, bedensel etkinlik yapan nüfusumuzun genel nüfusumuza oranını yükseltilmesine katkı sağlamak olduğunu biliyoruz. Bunun için çocukları endüstriyel spora değil, insani olan beden eğitimi amaçlı spora ve spor alışkanlığına yöneltmemiz gereğinin farkındayız...

Yaşasın beden eğitimi,
Yaşasın beden eğitimi ve spor,
Yaşasın sağlıklı ve mutlu bir yaşam için sürdürülebilir spor anlayışı.



Etiketler: ,

Kapitalizm ve Futbola Dair Kısa Bir Analiz

Kapitalizm kendini dönüştürme becerisini gösterebilen bir sistemdir. En azından yaşadığımız süreçte bunu canlı olarak tanık olduk.
Kapitalizm bu dönüşümünü üretim ve tüketim ilişkilerini yeniden düzenleyerek gerçekleştirmektedir. 
Bu bağlamda futbol kapitalizm için önemli bir ideolojik bir aygıt olmaktan çok daha öte sermaye akışı ve birikimi oluşturan bir tüketim ve ticari bir alandır.
Günümüzde yakın geçmişten bu yana başlayan şekilde kapitalizm futbola olan talebi kendisinin oluşturduğu ve yönlendirdiği yeni bir sistem yaratmış ve bunu olağan üstü beceri ile kullanmasını bilmiştir. 
Çünkü müşteri kavram ve pratiğini yeniden biçimlendirmiştir. Futbol tüketicisi "endüstriyel futbol" aşamasıyla kendini oyunun bir parçası olarak duyumsamaktadır. Artık kendisinin olmadığı bir futbol olabileceğini düşünemez, Düşünmek istemez… Çünkü o satın alan değil satın aldığını sanan ama aslında kendisinin satın alındığı mal sahibi konumuna getirilmiş kendisini önemli hisseden ama önemi değerliliği ile değil ödediği para ile ölçülen bir meta haline getirilmiştir


Etiketler: ,