6 Haziran 2020 Cumartesi

TÜRKİYENİN SPOR / FUTBOL KULÜPLERİ İÇİN SONUN BAŞLANGICI


 

1

Futbol kulüplerini bankalara teslim eden anlaşmalar sonrası şimdi de kulüplerin satışı yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.

Gazeteci Taylan Büyükşahin’in futbol kulüplerinin Bankalar Birliği ile yapılan yapılandırma anlaşması sonrasındaki gelişmeleri değerlendirdiği yazısında sermaye çevrelerinde, kulüplerin satışı için tüm ortam hazır, Çin'den mi, Rusya'dan mı yoksa Körfez ülkelerinden mi futbol kulüplerine yatırımcı geleceğinin tartışıldığını belirtti.

Büyükşahin'in o değerlendirme yazısı şu şekilde; "Şu anda futbolun en önemli sorunu ise çeviremediği borçları. Çok sayıda kulübün iflas noktasına geldiği herkesin kabul ettiği bir konu… Şirket statüsünde yönetilen spor kulüpleri için, tipik bir sanayi kuruluşu gibi “İflas edip kepenk kapattı” demek mümkün değil. Hâl böyle olunca bu çevrilemeyen borçlar, güç odaklarının futbola yeni sızma alanı olacağa benziyor. Bu borçlar artık, asırlık Türk futbolunda kökten değişime yol açacak.

Bilindiği üzere Türkiye Bankalar Birliği, Türkiye Futbol Federasyonu ile birlikte kulüplerin çeviremedikleri borçlarını yapılandırmak için harekete geçmişti. Bununla ilgili gerekli prosedürler çoktan gerçekleşmiş, anlaşmalar imzalanmış ve paralar ödenmişti. Ama bu dahi kanayan yarayı tedavi etmeye yetmedi. Çünkü pervasızlık tüm hızıyla devam etti. Örneğin transferler hiç yavaşlamadı. Sanki gizli bir el kulüplerin plansız şekilde hareket etmesi için sürekli bastırıyor.

Sonuç olarak faturasını dahi çeviremeyen kulüplerin satışı için tüm ortam hazır. İş, siyaset ve spor dünyası kulislerinde konuşulan konu, kulüplere ve özellikle futbol kulübü haline getirilen kulüplere Çin'den mi, Rusya'dan mı yoksa Körfez ülkelerinden mi yatırımcı geleceği üzerine…

Peki ya altyapılar? Birincisi içine düşülen bu durum altyapıları gerektiği biçimde işlevsel hale getirmemiş olmanın ve daha önemlisi kulüplerin geleceğine açısından stratejik bir öneme sahip olmamasının sonuçlarıdır.  İkincisi bundan sonraki süreçte aynı şekilde devam etmeleri için sıcak para gerekeceğinden, bu sıcak paranın da ancak bazı finans çevrelerinden sağlanabileceği yaklaşımı üstyapıların yeniden şekillenmesi anlamı taşıyacaktır. Altyapılar ise bundan sonraki süreçte çok daha farklı bir iş kolu olacaklardır. İyi mi olacaktır? Kötü mü olacaktır elbette zaman gösterecektir. Ama çoğu çocuğumuz ve gencimiz için zaten kapalı olan o altyapı kapıları, tamamen kapanacaktır.

 

2

Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu ise 'Spor Kulüpleri ve Federasyonları Çalıştayı”nda şunları söylemişti; “Mevcut durumu iyi analiz etmeliyiz ve bu endüstrinin dinamolarından biri haline gelmek istiyorsak, analitik bir perspektifle futbola bütüncül bir bakış açısı getirmek mecburiyetindeyiz. Sorunların çözüm yollarını enine boyuna tartışmak zorundayız. Mevcut ortaklıkların ve mevcut varlıkların değerini artıracak stratejiler artık üretilmelidir. Reklam ve sponsor gelirlerini, maç başı gelirleri artıracak eylem planları hayata geçirmeliyiz. Sponsorlar, spor ekonomisinin yapıtaşlarıdır. Türk sporu, muhtelif nedenlerle son yıllarda büyük sponsorların bir bölümünü kaybetti. Küresel rekabette, özel sektörden gelecek destek her daim ivme kazandırır. Bu açığı sadece devlet üzerinden kapatmaya çalışmak, devleti en büyük sponsor yapar ki bu da sürdürülebilir bir sistem oluşturmak için rasyonel bir adım değildir. Sponsorların sistemden çıkış nedenleri doğru analiz edilmeli ve onlar yeniden sektöre kazandırılmalıdır”

Ve yine aynı düzlemde devam etmişti; “Almanya, Fransa, İngiltere gibi; idari, mali ve sportif yönden bir yeniden yapılanma sürecine girilmesi gerektiği artık su götürmez bir gerçek… Özellikle futbolumuzun artık kendi değerini, idari, mali ve sportif anlamda çağdaş ve gerçekçi yöntemlerle, uluslararası bakış açısına uygun strateji ve planlarla şekillendirmesi gerekiyor. Çünkü global çapta sportif başarının, finansal ve idari disiplinle eş zamanlı gerçekleştiği bir çağda yaşıyoruz. Kulüplerin idari ve mali disiplini yakalamaları için, liyakat sahibi kimselerin yönetim kadrolarına dahil edilmesi gerekiyor. Öte yandan ülkemizde kulüp yapıları, Avrupa’da hatta dünyada eşine pek az rastlanır bir çeşitlilik gösteriyor. Dernek, anonim şirket, müessese, branş ve belediye kulüplerimiz var. Bu durum, yasal anlamda sorunları da beraberinde getiriyor. İnşallah, milli irademizin tecelligâhı Gazi Meclisimiz, üzerine çalıştığı bizim de teknik ve veri desteği verdiğimiz “Spor Kulüpleri ve Federasyonları Yasasıyla” bu konuyu yakın bir zamanda gündemine alacak".

Bilindiği üzere "spor kulüpleri yasası" uzun zamandır çeşitli dönemlerde tartışılan bir konu başlığı ve Türkiye'deki spor kulüplerinin yapısını doğrudan ilgilendiriyor.

Ülkemizde futbol kulüpleri genellikle dernek statüsünde sportif etkinliklerini sürdürüyor. Kulüpler bunun yanında sermaye piyasalarına açılmanın bir aracı olarak şirketleşmeyi tercih ediyor. Şirketleşmek aynı zamanda dernek statüsünden de kurtulmak anlamına geliyor.

Futbol kulüpleri oluşturdukları bu yapı sayesinde bir taraftan dernek olmanın getirdiği çeşitli avantajları kullanırken, diğer taraftan kurdukları veya ortak oldukları şirketler sayesinde, derneklerin sınırlı olarak yapabildiği veya hiç yapamadıkları geniş çaplı ticari faaliyetlere girişiyor.

Buna göre; 3813 sayılı Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun 27. maddesi ile Profesyonel Futbol Talimatının 52. maddesi hükümlerine göre spor kulüpleri, profesyonel takımlarını Türk Ticaret Kanununa göre kuracakları veya kurulmuş anonim şirketlere devredebilir; bu şirketler aracılığıyla ticari faaliyetlerde bulunabilir, profesyonel futbol faaliyetlerini sürdürebilir konuma gelmişlerdir.

Spor kulüplerinin bütünüyle bir şirkete dönüştürülmesi kulüplerin büyük sermaye grupları tarafında alınıp, satılabilmesinin de yolunu açacak.

Peki, "Hayırlı olsun" diyelim mi? Unutmayınız satılan veya özelleştirilen her kurum ve her yapı artık özündeki değerini öyle veya böyle yitirir. Karlı bir yatırım aracına dönüştürülen her şey coğrafik özelliklerini ve kültürünü kaybeder.

Aslında hayatta hiç bir şey tesadüf değildir. Türkiye futbol pazarı karlı bir yatırımdır. Ancak bu pazarı da tıpkı diğer pazarlarımızda olduğu gibi yeterince işletememiş olmamız nedeniyle sözde küresel piyasa adına yabancılara teslim etmek durumunda kalacağız. İşte asıl konu o pazarı bilerek ve isteyerek kaptırılmasını sağlamış olmamızdır. “Oh.... Böyle daha iyi olur, hiç olmazsa futbolumuz gelişir” diye düşünenlerin hangi futbolumuzun gelişeceğini de iyi düşünmelidirler.

 

3

Yukarıda yazılanlar pandemiden önceki süreçler ile ilgiliydi. Pandemiden sonra çok daha hızlı ve olumsuz gelişmelere tanık olacağız.  Kulüp gelirlerinin düşmüş olması, birkaç aylık gelir yoksunluğu herkesi panik havasına sürüklemiş durumda. Borçların anapara bir yana faizlerinin dahi ödenememesi gündemde. Sonun başlangıcı, başlangıç olmaktan çıkarak sona dönüşmeye başlayacak.

Türkiye spor ve özellikle futbol kulüpçülüğü kendini olması gerektiği düzeyde kamucu veya serbest piyasacı temelde tercihini tam olarak yapmamış olması bir yana, sözde tercih ettiği piyasacı modelin, gerçek anlamda gereklerini ve davranışlarını yerine getirme becerisi ve davranışından yoksun bir şekilde günü kurtarmanın peşinde olmuşlardır. Taşralı tüccar zihniyeti ve sonradan görme kentli rantiyeci bir yaklaşım ile yöneticilik yapmanın ve dahası siyasi iktidar ile iş tutmanın iflasa sürüklediği futbolda ve çoğu spor alanında sona yaklaşmış bulunmaktayız.

Kurtuluş dedikleri ise muhtemelen şirketleşmenin ve borsada işlem görmenin açmış olduğu yol ile başta kültür yoldaşlığının pek hevesli olunduğu petro-dolar sahiplerine, kulüplerin bir kısmının satılmasıyla çözümlenecek veya arzulanan şekilde amacına ulaştırılacak gibi durmaktadır.


https://sendika63.org/2020/06/turkiyenin-spor-futbol-kulupleri-icin-sonun-baslangici-589392/


Etiketler:

4 Haziran 2020 Perşembe

NEREDEN TUTSANIZ ELİNDE KALAN BİR SPOR VE FUTBOL DÜZENİ



Türkiye Futbolu UEFA şampiyonlar ligi olsun, UEFA Avrupa ligi olsun bu sezon da uluslararası düzeyde boy gösteriyor ama yine boy verdiğinde boğulacakmış gibi olup çırpınmaya başlayan görüntüsü tüm gerçekliği ile devam ediyor.

Türkiye sporunda asıl ve temel sorununun Türkiye’nin bütün çocuklarına ve gençlerine ulaşamamak olduğu anlaşılmadığı sürece yapay, geçici, günü kurtaran ve anlık çözümler ile yaşamaya devam edeceğiz. 

Türkiye sporunun sorunsal haline gelmiş temel meselesini aşmanın yolu ise, tüm insanlarına eşitlikçi ve adil şekilde spora ulaşma ve spor yapma fırsatı ve imkânı ile doğrudan ilişkili olduğu, ve spor politikalarının bu temel formasyon üzerine inşa edilmesi gerektiğidir.     

Atletizm sporunu, sadece performansa dayalı atletizm olarak gören ve bunu da dışarıdan paralı atlet (misyoner atlet) getirerek ve onlara vatandaşlık vererek, uluslararası yarışmalarda Türk isimleri ile yarıştırarak başarılı olduğumuzu ve olacağımızı düşünen bir anlayış ile karşı karşıyayız. Cimnastik sporunu ise kitlesel bir spor haline getirmekten çok uzak, buna rağmen bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda başarılı genç ile belli düzeylerde başarılar yakalanması sağlanan, yüzmede neredeyse ortalarda hiç olmayan voleybolu ve esas olarak basketbolu neredeyse tamamen yabancı oyuncular üzerinden götüren, okullarda beden eğitimi ve spor adına bir şey bırakmayan köy, kasaba ve ilçelerin birçoğunda sporun söz konusu olmadığı, ülke sporunun şişirilmiş ve niteliksiz bir futboldan ibaret olduğu bir süreç yaşıyoruz.

Ama buna rağmen futbolumuzda bir türlü olması gereken düzeyde ve nitelikte değil. Çünkü futbol gelişimini ve futbolda başarıyı sadece üstyapı takımları ve kulüpler başarısı ve hegemonyası olarak gören, ulusal ve uluslararası büyük kulüp ve takım olmanın pahalı ve çok sayıda yabancı oyuncu transferi ile gerçekleşeceğini sanan bir futbol zihniyetine teslim olmuş durumdayız.

Tutarsızlığın, yanlışın, çelişkinin hangisinden söz edelim bilemiyoruz.  Teknik adamların, yöneticilerin, siyasetçilerin ve sporcuların sanki elbirliği etmişçesine aynı hengâmenin içinde mutlu mesut ama bir o kadar da debelenerek sürdürmeye çalıştıkları bu spor düzeni ile uluslararası gidilebilecek yer, ulaşılabilecek başarı yoktur. Olsa da tek tük ve görecedir.

Ülkenin tüm kamu spor kurumları başta federasyonlar olmak üzere, özellikle de sözde özerk TFF, siyasi iktidarın atadığı, onay verdiği, desteklediği ve bir şekilde organize ettiği kişilerin yönetiminde, liyakatin hiçe sayıldığı, siyasetin yaptırım gücü olarak kurgulanmış yeni spor sisteminin birer mekanizmaları haline getirilmiştir.

Özetle, söylemekten bıkmayacağız... Üstyapınız berbat ise altyapınız sizi kurtarmaz. Üstyapılarınızda kalite, düzey, nitelik, felsefe, düşünce, anlayış, zihniyet, uygulama ve yaşam biçimi değişmediği veya olması gerektiği gibi olmadığı sürece altyapılar bunu değiştirmeye yetmez. Zaten büyük bir olasılıkla altyapılarınız da aynı şekilde işler. Hayatı doğru kılmadan, hayatı doğru yaşamazsınız. Doğru yaşamaya devam etmekte ısrar etmek gerekir ama yetmez. Aynı zamanda hayatı da doğru kılmak için mücadele etmek gerekir...
Ne yapalım peki? Diyorsanız, İşe en azından şuradan başlayabiliriz; Üstyapıları yöneticisiyle, kulübüyle, takımıyla, medyasıyla reddederek... Saygı duymayarak, müsabakaları izlemeyerek, televizyonları açmayarak Çünkü hayatta hiç bir şey kendiliğinden düzelmez. Düzeldiği görülmemiştir.

https://indigodergisi.com/2020/06/nereden-tutsaniz-elinizde-kalan-bir-spor-ve-futbol-duzeni/

Etiketler: ,

3 Haziran 2020 Çarşamba

Almanya ve Türkiye Milli Takımını Çalıştıran "Teknik Direktör" Sayıları


Almanya ve Türkiye Futbolunu Milli Takımı Üzerinden Bir Değerlendirme

Giriş
Devamlılık.... Sihirli sözcük bu olsa gerek. Ama devam etmek için, devam edeceğiniz bir şeyleriniz olmalı... Yani diğer söylemle değerleri koruyarak geliştirmek, gelişirken de korumak dediğimiz, kendine özgülüğe ulaşmak meselesi.
Bir teknik direktör yanına aldığı yardımcı teknik insanı sadece yardımcı prosedür gereği veya işlerini kolaylaştırsın diye almaz. Onu geleceğe hazırlamak için alır. Onu geliştirir, geliştirirken yetiştirir ve sonunda zamanı geldiğinde işi ona teslim eder. Çünkü insanlar gelir geçer ama o işler ve o kurumlar devam eder.

Almanya Örneği
Örneğin Sepp Heberger, olmasaydı Helmut Schön olur muydu?.... Olurdu belki ama başka bir yerde ve başka bir Helmut Schön olurdu... Keza Schön olmasaydı Derwall olur muydu? Elbette olurdu... Ama bildiğimiz, tanıdığımız bir Derwall olmazdı...
Bu işler esasen böyledir. Hangi alan olursa olsun alaylı ve okullu dediğimiz o işin hayata dair içinde olanlar için de,  o işin okullu dediğimiz kuramsal gelişim ve eğitiminde de böyledir. Böyle olduğu için de "Alman(ya) futbol ekolü" diye bir şey vardır.
112 yıllık Almanya Futbol Milli Takım Teknik Direktörler serüvenine baktığımızda YDFB Komitesi (1908-1927), Nerz (1928-1936), Herberger (1936-1964), Schön (1964-1978), Derwall (1978-1984), Beckenbauer (1984-1990), Vogts (1990-1998), Ribbeck (1998-2000), Völler (2000-2004), Klinsmann (2004-2006), Löw (2006- .....) süreçlerini görmekteyiz... Böylece ilk varacağımız sonuçlardan birisi bu işin kişi çalışan ve sorumluluk alan anlamlarında nasıl yürümesi gerektiğine dair olsa gerektir. Ki buna rağmen Ribbeck, Völler ve Klinsman dönemlerini bu tarihi yolculuk açısından tartışmalı kısa dönemler olarak değerlendirmek mümkündür. Nitekim Almanya futbolunu takip edenler bileceklerdir, bu 6 yıllık süreç biraz da endüstriyel futbolun yarattığı dönüşümler ile de ilgili olsa gerek bir duraklama veya hazır olanı kullanarak tüketme yıllarıdır.
Özetle demeye çalıştığımız esas olgu, her bir teknik direktör bir öncekinin devamı, bir sonrakinin öncülüdür. Üzerine koyarak ve ekleyerek devam ederler. Gelişim ve gelişimin sürekliliği bu şekilde sağlanabilir. Bugün Almanya teknik direktörü Löw'ü futbol kültürü ve oyun yapısı olarak geriye doğru sarınız, Herbergere kadar ulaşırsınız... Neden Herberger derseniz, Herberger, Schön ve Derwal üçlüsü, bir ülkede üç neslin aynı futbol anlayışı inşa etmelerine dair sürece ilişkin özel bir model  teşkil ederler.  Özetle sistematik Almanya futbolunun gelişerek ve farklılaşarak evrilmesinde bu 3 nesil devamlılığı, Alman(ya) futbolunun kalıcı "teknik inşa sürecidir"....

Türkiye Örneği
Şimdi gelelim ülkemize. Ülkemizde durum tam tersidir. Hatta başka ülkeler ile kıyaslanamayacak ölçüde bir teknik direktör sirkülasyonu söz konusudur. Üstelik hiç birisi bir ekolün veya modelin birbiri ile ilişkili insanları değillerdir. Türkiye futbolunda milli takımlar olsun, kulüpler olsun, 3 nesillik bir futbol inşa süreci devamlılığı söz konusu değildir. Ülkemizde 1923'den itibaren (tff’nin uefa’ya kabulü ile) resmi olarak başlayan 97 yıllık futbol milli takım sürecindeki teknik direktör (aynı kişinin birden fazla gelmesi de dahil), insanı hayretler içinde bırakacak kadar çoktur. 97 yıllık süreçte tam 58 kez teknik direktör değişimi yaşanmış bir milli takım ülkesiyiz (bkz:https://www.tff.org/Default.aspx?pageId=321).  İşin millik yönü elbette hiç önemli ve tartışılması gereken bir konu değildir. Önemli olan ve tartışılması gereken işin teknik boyutları, iş açısından ulaşılması gereken asıl hedeflere neden ve niçin ulaşılamamış olduğu olmalıdır. Böylesi bir teknik direktör sirkülasyonunda, teknik anlamda nasıl bir futbol oyun standardı yakalanabileceği, ekol adına nasıl bir birikim sağlanabileceği, dahası sürdürülebilir bir modele nasıl ulaşılabileceği ortadadır. Sonuç itibariyle geldiğimiz yer asla tesadüf değildir. Bulunduğumuz konum ve düzey hak ettiğimiz yer ve düzeydir.
Türkiye Futbolunda gerek milli takım, gerekse kulüpler ölçeğinden olsun teknik direktörlerin devamlılığı ve formasyonu bakımından kimin önceli ve öncüsü, kim kimin takipçisi ve devamı olduğunu söylemek mümkün değildir. Örneğin Gündüz Kılıç'ın yardımcısı, takipçisi veya geliştirerek devam ettireni kimdir? Çoşkun Özarı olabilir mi? Elbette hayır. Bu anlamda akıllarda kalan bir Piontek süreci vardır, o da yapması gerekenleri çoğunu gerçekleştiremediğini belirterek ayrılmış, kimine göre yanında yardımcı teknik direktör olarak yerini Fatih Terim onu devam ettirmiştir. Durum teknik anlamda ve futbol formasyonu açısından bakıldığında hiç de böyle değildir. Fatih Terin o kısa süreçte yapılanların meyvesini toplamış ve bir takım ilişkileri ve özel becerileri de kalıcı olmayı başarmıştır. Lakin asıl olması gereken biçimde Türkiye Futbolu adına stratejik bir model inşasını devam ettirmemiş veya ettirememiştir. Kulüpler düzeyinde de bunu yakın tarihte Derwall ile bir ölçüde Galatasaray’da görür gibi oluruz.  Ama orada da aynı senaryo Feldkamp süreci hariç yine Fatih Terim örneği ile yazılıp, oynanmış ve sonlanmış gibidir.
Milli takımda olsun, kulüplerde olsun o kadar çok teknik direktör değişimi söz konusudur ki, kim kimi ne düzeyde etkileyecek, geliştirecek ve yetiştirme imkanı bulacaktır? Ya da kimin bir öncekinden öğrenme isteği ve zamanı olacaktır? Ülkemizin karakteristik bir futbol inşa süreci için birbirlerini geliştirerek yetiştiren ve bunu sürdüren 3 nesli saymak mümkün değildir. Son 30 yıla bakalım. Neredeyse 20 yılını fiili olarak teknik direktör olarak geçirenlerin, başka hangi teknik direktörü ne düzeyde geliştirip yetiştirdikleri ve yerlerini ona bıraktıkları herhangi bir örneğe rastlamak mümkün olamamıştır.
Ekol denilen şey, aynı zamanda aktarılarak biriktirilen, biriktirirken üzerine ilave edilerek geliştirilen bir sürecin sonucu ortaya çıkan kendine özgü ama evrensel bir “yapı” demektir. Türkiye’de işe başlanması gereken yerlerden birisi de burasıdır. Bunun için hocaların aynı zamanda birer "okul" niteliği taşıyor olmaları gerekir. Okul niteliği demek öğretmeyi öğretebilen, farklı şeyler öğreten, öğrenen yardımcı teknik kadrolar üzerinde öğreticilik etkisi yaratan teknik direktörler demektir. Hollanda'ya Fransa'ya İngiltere'ye baktığımızda, eski Sovyetler örneğine baktığımızda, çoğu gelişmiş Spor ve Futbol ülkelerine baktığımızda gördüğümüz şeylerden birisi de budur.

Bazı Çıkarımlar ve Sonsöz;
 1.Türkiye futbolunun temel sorunlarından birisi ulusal düzeyde bir futbol anlayışına ve bunun için gereken ilkesel yönetim tavrına geçememiş olmasıdır. Tipik bir sömürge ülkesi ve tipik bir kargaşa ülkesi görüntüsü veren futbolda teknik direktörler serüveni birçok şeyi açıklar niteliktedir. Çünkü devamlılığı olmayan hiç bir alanda gelişim ve kendinize özgü yaratım ve üretkenlik sağlayamazsınız.
2. Almanya 112 yılda neden ve nasıl bir ulusal futbol inşasını başardığının açıklaması yukarıdaki tabloda açıkça görülmektedir. 112 yılı federasyon süreci de dâhil teknik direktör ayısına bölseniz her teknik direktöre neredeyse 10 yılı aşan bir çalışma süreci düşer. Türkiye örneğinde bu ortalama 1,5 yıldır. Bu durum spor ve futbol kulüpleri düzeyinde de aynı şekilde işleyen bir yapıya sahiptir.  
3. Türkiye'de 97 yılda birçok teknik direktör birden fazla göreve gelmiştir. Bu dahi başlı başına önemli ve tartışmalı bir veridir. Bir göreve aynı kişinin defalarca gelmesi demek, her şeyden önce orada işlerin aktarım ve birikim ile ilgili bir sistematiğe oturtulmamış olmaması yanında, o iş alanı ile ilgili farkı yönetişim ilişkilerinin ve gündelik siyasetin müdahil olması anlamlarına gelecek göstergeler olarak değerlendirilmelidir.
4. Türkiye 97 yıllık milli futbol takımı sürecinde, görev verdiği teknik direktör kimliklerine bakıldığında ilk yıllarda bir İngiliz futbol anlayışının temellerini atıyor ve inşa ediyor gibi görünse de, ilerleyen süreçte herhangi bir futbol oyun anlayışına karar verememiş, zamanın gereklerine göre davranan ve sürekli bir savrulan bir görüntü sergiler durumdadır.
5. Böyle bir işleyişte neyi, nasıl inşa edecek ve devamlılık sağlayacaksınız? Öğreten bir teknik direktörü ve öğrenirken öğretmeyi de öğrenen futbolcuyu nasıl yetiştirme imkânını nasıl bulacaksınız? O nedenledir ki, özellikle futbolda evrensel düzeyde yetkin, donanımlı ve kabul gören bir teknik adan nesli söz konusu değildir.
6. Koruyarak geliştirmek ve geliştirirken korumak için elinizde bir futbolunuzun olması gerekir. Bunun için de kendi futbolunuzu inşa etmelisiniz. Türkiye 97 yıldır UEFA’ya üye Federasyonu olan bir ülkedir. Ama daha hala kendisine özgü veya kendi özelliklerini futboluna yansıtabilmiş bir ülke değildir. Daha doğru tanımla, evrensel bir oyun olan futbola kendisine özgü bir şeyler ekleyememiştir. Ama bakınız Almanya, eklemiştir ve ekol olmuştur.
Devamlılık önemlidir. Ama devamlılık için devam edeceğiniz kendinize ait bir şeyleriniz olması ve bunu sürdürebilecek bir yönetişim modelinizin olması biricik ön koşuldur.

Kaynak: https://sendika63.org/2020/05/almanya-ve-turkiye-futbolunu-milli-takimlarini-calistiran-teknik-direktor-sayilari-uzerinden-degerlendirme-588797/



Etiketler: ,

AUXERRE, GUY ROUX, BİR KULÜP ve TEKNİK ADAMLIKTA ADANMIŞLIK


ÖZET GİRİŞ

Association de la Jeunesse Auxerroise kısaca AJ Auxerre, Fransız futbol takımıdır. Bourgogne bölgesinin Auxerre kentinin takımı olarak 1905 yılında kurulmuştur. Forma renkleri mavi-beyaz olan kulüp, Takımın lakabı mavi meleklerdir.
Takımın çalıştırıcılığını 1961 yılından, 2005 yılına kadar yapan Guy Roux, bu alanda kırılması güç bir rekora imza atmıştır. Roux, Auxerre'i, en alt kümeden 1980 yılında 1. Lige kadar çıkartmış, 1996 da ise Ligue 1 şampiyonluğuna ulaştırmıştır.
Fransız yönetmen Jean-Jacques Annaud'un 1978 tarihli filmi, Coup de tête Auxerre-Troyes maçından çeşitli görüntüler içermesi ve Auxerre'den bahsetmesi sebebiyle, Auxerre sinemada da kendine yer edinmiştir.

GİRİŞ
Başarılı teknik direktörleri sıralayınız veya sayınız dendiğinde kimsenin aklına Guy Roux ismi asla gelmez. Niçin? Çünkü popüler değildir. Çünkü endüstriyel futbolun içinde yer almasına karşın, endüstriyel futbolun pazarlama ve şov dünyasına uzak bir yaşam sürmüştür de onun için…
Asıl önemlisi başarılı olma en üst düzey takımlarda ve her sezon şampiyonlar liginde oynamaya endekslenmiştir de ondan…
Bize göre ise başarılı teknik adam ölçütlerinden birisi ve belki birincisi bir kulüpte uzun süre çalışmayı sürdürebilme ölçütüdür.
Keza bu ölçüt, spor kulübü için de geçerlidir. Bir spor veya futbol kulübünün başarılı bulunma ölçütlerinden birisi de teknik kadroyla olan uzun süreli ve karşılıklı işbirliğidir.
Yazının konusu aktör Guy Roux’a gelince, bir teknik adamın bir spor kulübünün ve bir futbol takımının başında tam 44 yıl boyunca çalışabilmesi demek başlı başına onu başarılı kıldığı gibi genel olarak ve muhtemelen de iyi insan kılar. Çünkü bu paraya ve güce tapmamayı, piyasaya boyun eğmemeyi, ilkelere ve geleneklere bağlı kalmayı, erdem sahibi olmayı, sıradan olmayı göze almayı, gereğinden fazla hırslı olmamayı, haz peşinde koşmamayı ve adanmışlığı gerektirir.
Ama unutulmaması gereken çok önemli bir şey daha var; O da Auxerre kulübüdür… Bir teknik adamla 44 yıl çalışabilmek bir kulüp için muhteşem bir tablodur. Spor ve futbol tarihi bunu mutlaka yazacaktır.
Ülkemizde 44, 34, 24 v3 hatta 14 yıl olmasa da, en azından kesintisiz 10 yıl gibi bir süre ile bir teknik adamla devam edebilecek bir kulübümüzün olmasını çok arzu ederdik. Böylesi bir süreçte nitelikli bir çalışma düzeni, bu ülkenin futbolu açısından çok şey ifade edebilecektir. Bunun için elbette piyasa ve çıkar ilişkilerinden çok işin felsefi, tarihsel, sosyal ve teknik ilişki ve amaç boyutlarının öne çıkması gerekmektedir.
ASIL HİKAYE
Guy Roux ve Auxerre hikayesi 1961 yılında başlar. 1938 yılında Auxerre’e 500 km uzaklıkta bulunan Colmar kasabasında dünyaya gelen Guy Roux, 22 yaşına kadar amatör futbolcu olarak çeşitli takımlarda oynar. Bu arada futbol konusunda kafa yormaya, çalışmaya ve kendini geliştirmeye zaman ayırır. Kim bilir belki de üst düzey bir futbolcu olmamasında bunun payı da vardır. Veya üst düzey futbolcu olsaydı böyle bir hikaye olmayabilirdi. Ya da farklı bir hikaye yazılacaktı.
Guy Roux futbolu bıraktıktan 1 yıl sonra 1961 yılında, amatör bir kasaba takımı olan Auxerre’in teknik direktör aradığını duydu. Bu futbolculuk yaşamının en başından beri hayalini kurduğu meslek ve pozisyon için bir imkan ve bir fırsattı. Kulübe yazdığı başvuru mektubunda Auxerre kulübünde gerekirse odun bile kesebileceğini notunu da düştü. Diğer başvurular içinde en az maaş isteyen ve en genç antrenör Guy Roux’du. Ve tercih edilen de o oldu. Guy Roux 600 frank karşılığında Auxerre’in başına geçti.
Guy Roux, kariyerine başlar başlamaz ilk işlerinden birisi kulüp ve takım ile Auxerre halkını bütünleştirmeyi sağlamak olur. Çünkü buna ihtiyaç vardır. Bir kulüp ve bir takım halkıyla ve taraftarı ile gelişir ve büyür.
Auxerre, az nüfuslu olmasına karşın o dönemde, ülkenin önemli üretim merkezlerinden biridir. Çiftçilik ve ahşap üretiminde ülkenin en önemli merkezlerinden biri olan kasabanın imkanlarından faydalanmak yardım toplama işine girer. Örneğin, çiftçileri takıma keçi ve gübre bağışlamaları için ikna eder. Futbol sahasının yapımında o gübreler çok işe yarar. Kasabanın kadınlarına ve futbolcu eşlerinden takım için antrenman önlükleri dikmelerini ister. Buna benzer daha birçok işe imza atan Guy Roux, bu arada sürekli çalışır ve çalıştırır. Araştırmacı ve gelişimci birisi olan kişiliği sayesinde antrenmanları da farklı boyutlar kazanır. Zamanının neredeyse tamamı kulüpte ve sahada geçer. İşte tüm bu çabaların ve mücadelenin karşılığı elbette bir süre sonra gelmeye başlar.
Guy Roux’lu Auxerre 9 yıllık bölgesel ligin ardından 1970 yılında Bölgesel Lig’ten 3. Lig’e çıkar… Sadece 4 sezon sonra da 2. Lig’e yükselen Auxerre 1979 yılında daha sonra 4 defa kazanacağı (1994, 1996, 2003, 2005) Fransa Kupası’nda ilk defa final oynar ve fakat uzatmalarda 4-1 kaybederek kupayı rakibi Nantes’a kaptırır.
Aradan çok uzun zamanlar geçmez. Ve o büyük an gelir. 1979/80 yılında, yani Roux’un Auxerre’deki 18. sezonunda 2. Lig şampiyonlu da gelir. Haliyle, Fransa’nın üst düzey olan Ligue 1 merhaba denir. Lig 1 de 2 yıllık deneyim ve kendine gelme sürecinden sonra 1983-1984 sezonunu 3.bitirirler.
Aynı sezon Auxerre’in bu başarısında pay sahibi olanlardan birisi de Eric Cantona’dır. Eric Cantona, Alain Goma, Djibril Cisse, Philippe Mexes, Lourent Blanc gibi oyuncular Guy Roux’un Dünya futboluna kazandırdığı oyuncuların sadece birkaç tanesidir. Eric Cantona’nın şu sözleri ise söz konusu teknik adamın sadece bir teknik adam olmadığının ifadesi olsa gerektir; "Ailemden Marsilya'da 600 km uzaklıktaki Auxerre'ye gitmek için ayrıldım.Sadece 15 yaşındaydım. Biz genç oyuncular için Guy Roux bir baba gibiydi.Onu çok sevdim ve saygı duydum.Bazı kulüplerde öyle değil  ancak Guy Roux,Auxerre'in büyük bir aile gibi olmasını sağladı”.
1992-93’te Auxerre’i UEFA Kupası’nda yarı finale taşıyan Roux, 1994 yılında 15 yıl önce kaybettikleri Fransa Kupası’nı tarihlerinde ilk kez kazanırlar. Bu kupa Auxerre’in 2. Lig şampiyonluğunun ardından tarihinde kazandığı ikinci kupadır. 1 sezon sonra ise Auxerre, tarihinin en başarılı sezonunu geçirir ve hem ligi hem de kupayı kazanır.
O yıllarda Fransa’da Guy Rox’dan daha mutlusu yoktur. Ömrünü adadığı Auxerre Fransa’nın en büyüğüdür. Devam eden yıllarda Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final, UEFA Kupası’nda yarı final, Inter-Toto şampiyonluğu ve 2 Fransa Kupası şampiyonluğu daha yaşanır.
Guy Roux, 2005 yılında Sedan’ı yenip Fransa Kupası’nı 4.kez kaldırdıkları günün ertesi günü düzenlediği basın toplantısında, doktorların da tavsiyesi üzerine teknik direktörlük kariyerine son noktayı koyduğunu açıklar ve aynı kulüpte futbola 44 yıllık adanmış bir ömrü sonlandırdığını açıklar.
Sonradan Lens takımı ile çok kısa süreli bir beraberliğe adım atmış olsa da bu sadece 7 maç sürebildi. Muhtemeldir ki bazı futbol tarihçilerine ve bize göre, Auxerre ile Roux’un 44 yıllık mazisinde, 7 maçlık da olsa keşke başka bir takım ile ilgili kayıt düşülmemiş olsaydı. Veda toplantısında ayrılışına ilişkin olarak yaptığı açıklamada, bir takımı yönetecek ve ona maç kazandıracak gücü kendisinde artık görmediğinin altını çizerek, "Ayrılmak benim için en dürüst davranış olacak" diyen Roux, bitiriş kararını çok zor aldığını, "Karar alma anlarında, bir antrenöre gücünü veren ahlaki tonu yükseltme becerisini kaybettiğimi hissettim" ifadeleri ile yine ders verir gibi ifadeler kullandı.

SONSÖZ
Şimdi bir kulübe gelmek için milyon dolarlar isteyen, istemeyi bir yana bırakınız, gideceğe takımın yönetimine neredeyse kadro listesi veren teknik adamları düşününce, Guy Roux neredeyse kutsanacak bir kişilik ve futbol insanı olarak karşımıza çıkıyor.
Ama aynı düzeyde ve aynı saygınlıkta anmadan ve hakkını yemeden neredeyse geçilmemesi gereken diğer önemli aktör ise elbette Auxerre kulübüdür. Bir kulübün muhtemelen çok sayıda değişen yöneticisine rağmen böylesi bir geleneği sürdürebilmesi, dünyada eşi benzeri olmayan bir örmek uluşturuyor olsa gerektir.
Guy Roux ile beraber aslında çok daha önceden bitmiş olan “adanmış antrenörlük" modelinin son temsilcisinin de aktif futbol dünyasının dışına çıkmış olmasıyla o devir tamamen kapanmış oldu… Elbette Arsenal-Arsen Wenger, Manchester Unıted-Alex Ferguson hikayeleri de var ama bu çok daha farklı ve çok daha ektrem bir hikaye olsa gerektir.
Günümüz ticari futbolunda ve piyasasında sadece “teknik adamlar” değil, futbolun tüm aktörleri ve işleyişi yaşadığımız son salgın pandemisi nedeniyle kapitalist futbol düzeninin sorgulanacağı ve bir takım değişimlere yol açacağı kesin gibi görünüyor. Guy Roux ve Auxerre ilişkisi benzeri işleyişlere dönülür mü bilinmez ama çok şeyin eskisi gibi olmayacağı kesin gibi görülüyor.

Kaynak: https://sendika63.org/2020/05/bir-kulup-ve-teknik-adamlikta-adanmislik-auxerre-ve-guy-roux-588239/


Etiketler: ,