11 Ocak 2015 Pazar

TFF VE 2015-16 SEZONUNDA FUTBOLDA YENİ DÜZENLEMELER


TÜRKİYE FUTBOL FEDERASYONU'NUN 2015-16 SEZONUNDAN İTİBAREN
UYGULAMAYA KOYACAĞI YENİ DÜZENLEME ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Kendi ifadeleri ve bazı medya haberlerinde "Futbolda Devrim" ya da "Futbolda Devrim Yaratacak Kararlar" olarak ifade edilen yeni düzenlemenin öyle ifade edildiği gibi bir devrim değil, bir reform dahi olmadığı ve olamayacağı çok yakında görülecektir.

Devrim sistemi değiştirmek, reform ise sistemi düzenlemek, onarmak ve daha işler hale getirmektir. Yeni düzenleme incelendiğinde ne sistemi değiştirecek, ne dönüştürecek ne de dahi işler hale getirecek her hangi bir düzenleme söz konusu değildir. 

Yabancı oyuncu kontenjanının arttırılma ihtiyacı konusunda üç, beş takım dışında diğer tüm takımlar yabancı kontenjanlarını doldurmuşlar mıdır ki, 14 yabancı oyuncu serbestliği ihtiyacının giderilmesi düzenlemesi Türkiye futbolunda bir devrim olsun?

Ya da tüm profesyonel liglerde oynayan oyuncuların çoğu yerli değil midir ki; süper ligin 18 kişilik maç kadrosunda 2 altyapı oyuncusu, 4 yerli ve 1 yerli kaleci oyuncu kuralı futbolda nasıl bir sıçrama yaratabilir ki bunun adı devrim olsun? 

Aslında "Futbolda Devrim" daha başka bir şeydir. Ama biz oraya hiç girmeden, TFF nin kendi mantığı açısından dahi baksak, söz konusu düzenlemeler ile iddia edildiği üzere devrim gibi bir yenilik, bir gelişim ve bir farklılık sağlamayacaktır.

Çünkü; 

1. İnce detaylar ve ayrıntıların henüz bilinmediği, kabaca genel çerçevenin çizildiği söz konusu yeni düzenleme TFF web sayfasında da ayrıntılı biçimde yer almamaktadır. Büyük ihtimaldir ki; kervan yolda düzülecektir. Yani her durumda ve olumsuzlukta yeni bir kural ve düzenleme yapılacaktır. Hal böyle olunca yapılan düzenlemenin öyle sanıldığı gibi evrensel ve stratejik bir temel formasyonu söz konusu değil gibidir.

2. Bilindiği üzere yeni düzenlemenin en önemli amacı ve içeriği yabancı oyuncu düzenlemesidir. Yabancı oyuncu sayısı 14 olmuştur. 18 kişilik maç kadrosunda 11 yabancı olabilecektir ve aynı anda sahada bulunabileceklerdir.
TFF başkanının deyimi ile bu bir "yerli oyuncu" düzenlemesidir derken, 
aynı anda 11 yabancı oyuncunun sahada yer aldığı bir düzenleme nasıl oluyor da "yerli oyuncu için bir düzenleme" oluyor anlamak çok zor gerçekten.

3. 18 kişilik maç kadrosunun 7 sinin yerli olması koşul eğer yerli oyuncuyu desteklemek anlamına geliyorsa, aynı anda 11 yabancı oyuncunun sahada olması düzenlemesi neyi ve neleri desteklemek anlamına geliyor? 
(Bunu söylerken yabancı kısıtlamasını savunmayı değil, yerli oyuncu destekleme anlayışı bunun neresinde tutarsızlığını vurgulamaya çalışıyorum). 

4. Toplam 28 oyuncunun 14 yabancı oyuncusundan geriye kalan 14 yerli oyuncusunun 2'sinin altyapıdan, 4'ünün de Türkiye'de yetişmiş olması kuralı öyle sanıldığı ya da düşünüldüğü gibi yerli oyunculara ve dolayısıyla ALTYAPILARA VERİLEN ÖNEM VE DEĞER anlamına gelmemelidir. Şu iyi bilinmelidir ki; yabancı futbolcu yasağı ya da serbestliğinin altyapılar ve altyapılardan oyuncu yetiştirme ile doğrudan hiç bir ilgisi yoktur. Olmadığı Almanya ve bir çok futbol ülkesinde sabittir.
Yerli oyuncu ile ilgili 1 kaleci, 2 altyapı,4 yerli toplam 7 oyuncu kuralı koymak, yerli oyuncuyu dolgu malzemesi olarak kullanmaktan başka bir şey ifade etmez ve etmediği de görülecektir.

5. Yabancı oyuncu serbestliği veya artışı ile ilgili düzenleme büyük kulüpleri diğer kulüplerden daha ayrıcalıklı hale getirmeye ve eşitsiz koşullar altında yarıştırmaya daha fazla katkı sağlayacak bir düzenlemedir.

6. İngiltere yabancı oyuncular ile ilgili yaşadığı sıkıntıları aşmak için yabancı oyuncu kısıtlamasını değil, kaliteli oyuncu için "çalışma izni" uygulaması yapan bir ülkedir. Bunun yanı sıra nitelikli oyuncu yetiştiremiyor olma nedenleri ve çalışmaları peşinde olan da bir ülkedir. Ki İngiltere onlarca genç oyuncuyu Premier ligde oynatabilecek kadar da altyapısı iyi olan bir ülkedir. Ama buna karşın bakınız hala sorunu ve çözümlerini nerede arıyorlar?

7. Almanya ve İspanya ise yine yabancı-yerli oyuncu durumunu tartışmak yerine rekabet edebilen kaliteli/nitelikli oyuncu yetiştirme modelini benimsemiş, rekabet edebilen oyuncular yetiştirmeyi model almış önemli iki futbol ülkesidir.

8. Kısaca TFF eğer bir "Futbol Devrimine" imza atmak istiyorsa, BUNUN ÖN KOŞULU üstyapılarda adil, eşitlikçi, denetlenebilir, hesap verebilir ve nitelikli genç oyunculara açık kulüplerden oluşan bir lig yapısı ve her açıdan suiistimale kapalı yarışma ortamları hazırlamak olmalıdır. Çünkü üstyapının değerleri ne kadar insani ve adil ise altyapının değerleri o kadar amaca yönelik anlamlı olur. 

9. Asıl "Futbol Devrimi" ise kulüplerdeki altyapı eğitimleri koşullarını mükemmelleştirecek kurumsallaşmayı sağlamaktır. Bu anlamda öncelikli olarak "NİTELİKLİ EĞİTİCİ ANTRENÖR" yetiştirme programını ve koşullarını hayata geçirmektir. Çünkü nitelikli oyuncu yetiştirebilmenin en önemli ayaklarından birisi NİTELİKLİ EĞİTİCİ ANTRENÖRLERİN varlığı ve sürdürülebilir devamlılığıdır. 

10. Nitelikli altyapı antrenörleri programının iki ayağından birisi ise, tatmin edici maaş alan, özlük hakları açısından sıkıntısız, işi sadece altyapı eğitimi olan kişilerden oluşmasının sağlanmasıdır. İkincisi ise altyapının kendi içinde sınıflandırılmış bir "altyapı antrenörlüğü statüsünü" oluşturmaktır. Altyapı yaş grupları antrenörlüğü yanı sıra, stajyer altyapı antrenörlüğünden başlayıp, altyapı baş antrenörlüğüne kadar uzanan bir antrenörlük statüsü hem altyapı antrenörlüğünün gelişimi hem de işlevselliğini arttıracaktır.

Futbolda önemli bir pazar, bir ülke ve bir ekol olan İngilizler dahi sonunda Avrupa ve dünya futbolunu etkileyen iki futbol ülkesi olan İspanya ve Almanya modellerini inceleyip, sorunlarının "kalifiye yetiştirici eksikliği" olduğunu saptamış oldukları halde, bizimkiler ise sanki futboldaki geri kalmışlığımızın nedeni yabancı sayısı kısıtlaması ya da serbestliği ile ilgiliymiş gibi tamamen pazar olmaya ve palyatif çözümler üretmeye dönük temelde ise kendi devamlılıklarını sağlayacak finans kapitalin önerdiği "projeler" peşindedirler.

Bu arada "amatör futbol" ve "futbolun amatörlüğü" konuları ile süper lig dışında diğer ligler ile ilgili sorunların çözümüne yönelik bir çalışmanın olmaması ise derdin ülke futbolunu uluslararası düzeye taşımak olmadığını ortaya koyar niteliktedir.
















Etiketler: , ,

1 Ocak 2015 Perşembe

SPOR ALANLARI VE TESİSLERİNİN BİZE SÖYLEDİKLERİ


          Yurt dışındaki "sıradan ama topluma açık ve çok yararlı spor alanları ve tesislerini" görünce, Türkiye’deki sözümona topluma açık ama göstermelik belediye ve parti propagandası amaçlı spor alanlar ile sadece endüstriyel spora hizmet eden üç beş spor tesisine bakıp kahrolmamak mümkün değil.
Mevcut iktidarın spor alanları ve tesislerine bakış açısını Erzurum'a yaptığı ve olağan üstü bir propaganda ile takdim ettiği milyon dolarlık kış spor tesislerinin gerekli mühendislik ve mimarlık projelendirmesinin olmaması nedeniyle çökmüş olmasında görebiliriz görmesinde de, asıl vahimi mevcut iktidarın ve onu var eden zihniyetin spora politikasının cinsiyetçi, rantçı ve toplumsallık karşıtı yapısıdır.   
Son on yılın sportif yapılanması ve süreci iyi analiz edildiğinde okullardaki sportif etkinlikler ölçeğinde olsun, kulüpler ölçeğinde olsun spor yapan kız çocuklarının sayısı konusunda ciddi azalmanın olduğu görülecektir. Yine spor alanları ve tesislerinin amaç ve işlevleri analiz edildiğinde ise spor yapan nüfusun ülke nüfusuna oranla artmasını hedefleyen bir stratejinin ilkesel olarak göz önüne alınmadığı sonucuna ulaşabilirsiniz. Tüm bunlara ilaveten spor alanları ve tesislerinin rantçı bir anlayış ile hem iktidarın devamını sağlayacak şekilde hem de belirli bir sermaye grubu oluşturmayı sağlayacak biçimde ihale edildiği gerçeğini de görebilirsiniz.
Şatafatlı törenler ile açılan ama spor yapmak isteyen insanların çoğu zaman giremediği ve yararlanamadığı spor tesislerinin "Türkiye Sporunun" uluslararası boyutta ne işleve sahip olduğunu anlayamamak ne denli normalse, bu ülkenin "terk edilen devletçi spor politikasının" yerine ikame edilen "liberal spor politikasının" spor ağababaları, spor tefecileri ve spor rantçıları yaratmaktan başka bir sonuç üretmediğini son 30 yıldır en acı şekilde görüyor ama anlamıyor olmak da o denli normaldir. Üstelik bu normallik sayıları neredeyse yüze yaklaşan spor yüksekokullarında yer alan ve sayıları binleri bulan spor bilimi uzmanlarının yer aldığı bir Türkiye’de gerçekleşmektedir. Çünkü “spor bilimi uzmanlığını” da iktidar koşutluğu ve mevcut düzenden beslenen liberal/kapitalist yaklaşımların sporda özelleştirmeci ve yarışmacı anlayışın bir sonucu olarak toplumcu/devletçi ve eğlence ve sağlık için spor anlayışından bir içerikle dizayn ederseniz, eleştirel spor bilimciliğini yok ederseniz. Belki nicel olarak spor adamınız çoğalır ama nitelik olarak aynı şeyi düşünen ve söyleyen spor adamlarınız olur.
Türkiye'deki tüm spor tesislerinin ne kadarının devlet eliyle yapıldığının, ne kadarının liberal spor politikalarının ürünü olan sermaye gruplarınca yapıldığını analiz ettiğimizde karşımıza ikiyüzlü ve bilimsel olmayan bir spor politikası çıkmaktadır. 1980 sonrası Özal ve onun ekonomi politikalarının bir uzantısı ve sonucu olarak ortaya çıkan sporda özerkleşme, özelleşme ve spor alan ve tesisleri ve işletmeciliği ile ilgili yapılanmalar sanırsınız ki; sermaye bu alanda yatırımlar yapacak ve ülkeye yeni spor alan ve tesisleri kazandırırken sporda alanında da bir sıçramaya neden olacaktır. Spor tesislerinin 1930 ve 1940’lara kadar geriye gitmeyi bırakınız, 1980 sonrası 34 yıllık dönem ile 1980 öncesi 34 yıllık dönemİ karşılaştırıldığında dahi o çok övünülen sporda sözüm ona özerkliğin, özelleştirmenin yani sporda liberalizm/kapitalizm modelinin ne denli “kan emici” olduğu bir kez daha ortaya çıkar.
 Tamamen halkın malı olan ve çoğu ağırlıklı olarak 1930-1980 yılları arasındaki 50 yıllık süreçte inşa edilen tesislerin, sporda devlet politikasının birer ürünü olduğu ve 1980 den sonra da, çoğunlukla "futbol kulüplerine" peşkeş çekildiğini ya da gençlik kampları ve benzeri uygulamalar ile atıl duruma getirildiğini iyi bilmek gerek.
Halkın vergilerinden oluşan devlet sermayesi ile endüstriyel spor amacına yönelik olmak üzere, özelikle de futbol takımları olan kulüplere peşkeş çekilen tesislerin, inşaat sektörünün canlandırılması adı altında yeni sermaye gruplarına sermaye transferi amacı taşıyan ekonomi politikaları, halkın ücretsiz spor yapma hakkına yönelik alan ve tesisler olmadığını biliyoruz.
Hem ulusal ölçekte profesyonel hem de toplumsal ölçekte eğlence ve sağlıklı yaşam amaçlı spor politikası stratejilerinden uzak gerçekleştirilen spor tesisleri konusundaki milyon dolarlık yatırımları merak edenler, ülkedeki kapalı yüzme havuzlarının, spor salonlarının ve salt futbol alanlarının nerelere, niçin yapıldıklarına iyi bakmalıdırlar. Söz konusu bu tesislerden kimlerin, ne ölçüde ve nasıl yararlandığı yanında bu tesislerin işlevselliği ve stratejik spor politikası açısından gerekliliklerine ve tesislerin bize neler anlatmak istediğine iyi bakmalıdırlar.    
Bu ülke ve bu toplum spor alanlarının ve tesislerinin yapılanmasında böylesine bir savurganlığı, verimsiz kullanmayı ve ekonomik/toplumsal amaçsızlığı hak etmiyor.


Etiketler: ,