27 Ağustos 2017 Pazar

Futbol Okulları

Spor alanında da diğer tüm alanlarda olduğu gibi kamuculuğun tasfiyesi, piyasacılığın ve onun gereği özel girişimciliğin orta ve orta alt sınıf insanlarına yansımalarından birisi de spor okulları uygulamalarıdır. Bu anlamda genelde spor okulları ancak özelde futbol okulları konusu, talep eden çocuk niceliğine bağlı olarak ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle bu yazı daha çok futbol okulları temelinden hareket eden gözlem ve bilgilere dayanmaktadır. Fakat konu çocuklar, gelişim ve eğitim olgusu ile ilgili olduğundan yazılanları diğer tüm spor dalları için de kabul etmek olasıdır.
Öncelikle “çocuklar ve spor” ilişkisinin kamusal bir iş, yükümlülük ve gereklilik olduğu üzerinden oyun oynama isteği ve ihtiyacının, bedensel etkinlikler ve spor yoluyla katılımın bir insan ve çocuk hakları meselesi olduğunun altını çizmek gerekir.Bu anlamda, Türkiye’nin Cumhuriyet dönemi kurumları ve uygulamaları önemlidir. Eksik kalmış veya yeterince işletilememiş olabilir. Ama hem önemli hem de çok değerli olduğunun bilinmesi ve farkına varılması gerekir. Özellikle “beden eğitimi - terbiyesi” konusu bağlamında ders ve özel gösteri uygulamalarını “militarist bir toplum oluşturma” yolunda çalışmalar olduğu yönündeki bazı söylem ve yazılı eleştirileri asıl mesele ve gerçeklik açısından kayda değer bulmadığımızı belirtelim. Cumhuriyetin kamucu anlayış ve yaklaşımlarının bir sonucu olarak, TİCİ (Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı) ile başlayan BTGM (Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü), GSGM (Gençlik Spor Genel Müdürlüğü) ve şimdilerde işlevini yitirmiş bir şekilde ağırlığı, önemi, kurumsal içerik ve işleyişi fazlasıyla değiştirilmiş olan Spor Genel Müdürlüğü’nü, sporda devlet modeli, merkezi ve ona bağlı il ve ilçe örgütlerinin varlığını toplumcu devletçilik anlayışı çerçevesindeki yapılanmasının ilk örnekleri olarak kabul etmek olanaklıdır.
Kamusal yaklaşımların ne olduğu ve nasıl olması gereğinin uzun uzadıya anlatmaya gerek yok.  Spor insan ve çocuk hakları bağlamında gelişim, eğlenme ve mutlu olmanın araçlarından birisidir. Aynı zamanda spor, bir eğitim aracıdır. Bu anlamda ilgili eğitim ve spor bakanlıkları ile bunların bünyesinde bulunan okullar, il ve ilçe spor teşkilatları, sporda kamusal planlamanın ve uygulamaların tasarruf sahipleri olarak karşımıza çıkmaktadırlar.
Ancak okullar tesis, alan yokluğu ve büyük ölçülerde yetersizliği, içerik ve ders saatleri bakımından sürekli değişen müfredat problemleri, öğrenci yoğunluğu, branş öğretmenleri yetersizliği ve maalesef uygarlık karşıtı yaklaşım ve olumsuzluklar ile daha birçok nedene bağlı olarak çok az sayıda özel yetenekli çocuk için sadece “okul spor takımlarına” katılım şeklinde olabilmektedir. Bu da okulların öğrenci mevcudunun ancak %1’i ile 10’u arasında bir öğrenciye ulaşabilme anlamına gelen bir sonuç üretmektedir.
Keza spor bakanlığına bağlı ilgili gençlik ve spor il, ilçe teşkilatları da aynı şekilde il ve ilçe nüfusuna oranla çok az sayıda çocuğa yönelik çalışmaları koordine etmektedirler. Üstelik buralarda futbol federasyonunun özerk bir kurum olması nedeniyle futbol branşı ile ilgili herhangi bir çalışma da söz konusu değildir. Geriye ise spor kulüpleri kalmaktadır. İlgili federasyon kurallarına tabi olarak kurulan dernek statüsündeki spor kulüpleri ve şirketleşen spor kulüpleri özel, tüzel kişilerce ve ilgili yönetmelik gereği spor alanında faaliyet gösterme amacıyla kurulan kurumlardır. Çocuklar söz konusu kulüplerde ya o kulüplerin altyapılarındaki ilgili yaş kategorilerinde yer almaktadırlar. Bu sayı, her yaş grubu için ortalama seçilmiş 20 çocuktan ibarettir. Yaz aylarında belli bir ücret karşılığı açılan bir, ya da en çok iki aylık diyebileceğimiz spor okullarına gidebilmektedirler.   
Bu arada, fark edilmiş midir bilemiyoruz ancak il ve ilçeler dışında yaşayan çocuklar için spor ve spor kurumları ilişkisi söz konusu değildir. Nüfus yoğunluğunun il ve ilçe merkezlerinde olması bunun için bir gerekçe değildir elbette. Zaten kurumların kent merkezlerinde yaşayan ilgili ve ihtiyaç içinde olan çocukların ulaştığı kitle 8-15 yaş arası dikkate alındığında verili değerlere göre ortalama ulaşılan çocuk oranı 1/20 ile 1/50 arasındadır. Bu, karanlık bir tablodur. Bazı kurum verileri sadece kayıt yaptırmış veya birkaç kez temas edilmiş çocukları da ulaşılan çocuklar olarak kaydettiğinden tablo aslında çok daha kötüdür.
Ülke çocuk nüfusunun çok az bir bölümü hariç, Türkiye’nin çocukları yeterince, keyfince ve olması gerektiği gibi beden eğitimi etkinlikleri ve spor faaliyetleri içinde yer alamamaktadırlar. Çok büyük bir çocuk kitlesi birçok nedene dayalı olarak istedikleri bir spor branşında, haftanın belli gün ve saatlerinde kendilerini geliştirme olanağı bulamamaktadır.
Bu konudaki asıl olması gereken yerel ve mahalli spor örgütlenmeleri hayata geçirilememiş, var olanlar da işlevsel kılınamamış durumdadır. Bunda özellikle 1950’lerden itibaren başlayan ama asıl olarak 1980’den sonra liberal ve piyasacı yapılanmaya paralel olarak ülke spor modelinin özel teşebbüs alanı olarak belirlenmesinin payı büyüktür.
Bir diğer durum, teknik olarak bakıldığında ülkenin spor modeli olarak okulları mı yoksa kulüpleri mi ‘başat’ olarak belirleyip belirlemediğinin seçilememesidir. Çünkü okulların beden eğitimi, oyun ve etkinliklerin tüm çocuklara sunulduğu ve bunun eğitiminin verildiği yerler olarak öne çıkması beklenirken, kulüpçülüğe yönelmişler ve bu nedenle çocuklar, bu tür aktivitelerden uzak bırakılmışlardır. Spor kulüpleri ise varlık nedenleri olarak bulundukları yerelde tüm isteklilere yönelik işlev yerine, tamamen yarışmacı bir spor anlayışını benimseyerek sadece bir grup çocuğa ve gence olanak yaratabilmişlerdir.
Devlet ilgili kurum ve kuruluşları bu anlamda bireysel bir hak olan spor yapma ve spor çalışmalarına katılma konusunda kamusal yükümlülüklerini unutmuş, ihmal etmiş ya da yetersiz kalmış durumdadır. Doğal olarak geriye neden olunmuş olunan söz konusu ihtiyacı karşılamaya yönelik sporun mikro düzeylerde özelleştirilmiş hali olan özel spor okulları girmeye başlamıştır. Bunlar, yaz spor okulları ve spor okulları olarak piyasa koşulları ve dayatmaları ile bireysel teşebbüslere bağlı sözde istihdam yaratan küçük çaplı işletmelere dönüşmüş durumdadırlar.  
Genel olarak, ağırlıklı bir şekilde ‘nicel talep ve talebin arzına uygunluk açısından’ futbol ile ilgili olan bu okullardan olan yaz okullarını fazla irdelemeye gerek yoktur. Çünkü adı üstünde bu kuruluşlar yaz spor okulu veya yaz futbol okullarıdır. Süreleri kısıtlıdır. Tamamen zaman geçirmek ve para kazanmak amaçlı rekreasyonel faaliyetler olarak tanımlanabilir. Tabii bunlar aynı zamanda ilgili kişilerce spor okullarına veya kulüp altyapılarına yetenekli çocukları gözlemlemek için de birer fırsat yaratan faaliyet alanları konumundadırlar.
Yaz spor okulları kısaca yazın bir süreliğine gidilen yer demektir.  Okul kelimesinin varlığı ise yalnızca sözün gelişidir. Çünkü okul demek program demek, süreklilik demek ama çok daha önemlisi bir ‘yaklaşım’ demektir.  Özetle, yaz spor okulları spor eğitim verilen okullar değillerdir. Futbol okulları ise yaz spor veya futbol okullarından süre, süreç ve içerik olarak daha farklı konumda olan spor eğitim yapılanmalarıdır.
Ülkemizde neredeyse bir sektör haline gelmiş futbol okulları konusu ise ‘tartışmalı’ olmaya devam etmektedir. Tartışmalı olma meselesi esasen ‘futbol okulu’ diye bir şeyin varlığı değil, gerekliliği ve amacı ile ilgilidir. Türkiye'de şu an itibariyle yüzlerce futbol okulu vardır. Bu futbol okullarının amaçları ve gereklilikleri nedir? Bunu tartışmak elzemdir.
Yoksa, var olan futbol okullarının kalitesi ve ne ölçüde doğru, bilimsel ve yararlı olup olmadıkları konusu başka bir çalışma konusudur ve bizim bu yazıdaki amacımız değildir. Ama bunların varoluş gerekçeleri bu gerekçelerin gerekliliğine ilişkin ‘toplumsal ihtiyaçlar’ ölçütü sorgulaması yapılması gereken bir konu olsa gerektir.
TFF ilgili kanun maddesine uygun olarak bir yönetmelikle futbol okulu açma, işletme şartlarını belirlemiştir. Dolayısıyla herkes bu şartları yerine getirdiğinde futbol okulu açabilir ve işletebilir. Bizim ise futbol okulları ile asıl tartışmak istediğimiz şey,  ‘futbol okulu’ diye bir şeyin varlığının ne olması gerektiği, daha önemlisi ülkenin futbol politikası ve organizasyonu içindeki yerinin neresi olduğu ve olması gerektiği ile ilgilidir.
Bunları maddeler halinde sıralayarak derdimizi ve söylemek istediğimiz özetlemeye çalışalım.
1. Dünyanın futbol ile ilgili en gelişmiş ülkelerinde futbolcu yetiştirme işi bizde olduğu gibi ‘futbol okulları’ aracılığı ile gerçekleşmez. Öncelikle yerel mahalli ve bölgesel lig kulüpleri ve federasyon kulüp işbirliği ile mahalli ve bölgesel liglerin altyapılarından gelen akışlardan beslenen merkezi federasyon ve kulüp organizasyonları şeklinde aşamalı okullar aracılığı ile gerçekleştirilir.
2. Okullar öncelikle bir amacı olan eğitim kurumlarıdır. "Geliştirmek için" diye bir amaç yeterli değildir. Okul zaten doğası gereği geliştirmek zorundadır. Buradaki amaç bir sonraki, aşamaya hazırlamak anlamındadır. Amacı olmak demek ise bir sonraki okul ya da aşamaya geçiş yapabilmeyi ifade eder ya da etmelidir.
3. Dolayısıyla ‘futbol okulu’ işi, öncelikle okul olmanın gerekli kıldığı mekân, kadro, program, süreç ve çok daha önemlisi bir anlayışın (ki ontolojik olarak buna ekol diyoruz) organizasyonu olmak zorundadır. Yoksa okul değil kurs, etkinlik, seminer ya da benzer bir eğitim faaliyeti olur.
4. Futbol Okulu, önce okul olmanın koşullarını sonra da futbola ilişkin okul olmanın koşullarını işleyiş, içerik, amaç, ulusal ve evrensel boyutlarda bir modele oturması için bunun o ülkenin spor ve futbol işleyişinden bağımsız veya dolaylı bağımlı değil, tamamı ile ilgili bir biçimde yürütmek zorundadır. Bu da kulüplerin bu işin sahibi, yükümlüsü, sorumlusu ve ilgilisi olmasıyla mümkündür. İlgili federasyonun koordinasyonu, işbirliği ve yol haritası ulusal ve evrensel spor ve futbol politikasının belirleyeceği temel üzerine inşa edilerek yürür.
Başka türlüsü ne kadar iyi niyetli olursa olsun okul değil, futbol okulu değil, piyasa koşullarında piyasası oluşturulmuş ve öncelikli iş olarak para trafiği üzerine tasarlanmış bir "serbest meslek" esnaflığı olur ki; Ne yazık ki Türkiye'deki yapı şu an itibariyle budur.
Peki ya çözüm?
1. Kulüpler bu işe emek, para ve zaman ayırmıyor. Sorumluluk ve yükümlülükleri çok az.
Bir futbol kulübü futbolcu yetiştirmekle mükellef olmak zorundadır. Bunun için bünyesinde futbol okulları ile altyapı ilişkisini daha doğru tesis etmeleri sağlanmalıdır.
2. Futbol bütçesi kaynaklarının önemli bir bölümünü ‘okullaştırılmış’ futbol okullarına aktarmalı ve bu okulları altyapılarının organik parçası haline getirmelidir. Bu yapay ve yapmacık bir ilişki değil, sorumlulukları olan bir ilişki olmalıdır.
3. İlgili federasyon futbol okulları denetimini korkutma üzerine değil, birleştirme, büyütme, güçlendirme, nitelik kazandırma ve bir üst çatı altında toplama yöntem ve tekniklerini devreye sokarak futbol potansiyeli yönlendirmesini, seçimini ve eğitimini yeniden düzenleyecek modeli hayata geçirmelidir.
4. Futbol okulları sadece futbol eğitmeni/antrenörü istihdam etmek için düşünülmüş esnaf ve piyasa mantığı ile hareket eden yapıdan kurtarılmalı; gerçekten verimli, üretken, çalışkan ve istekli kadroların ‘kadrolu istihdamı’ sağlanarak ülke futboluna doğrudan katkıda bulunabilecekleri bir yapıya dönüştürülmelidir.
Söz konusu bu okulların yerelden başlamak üzere birbirleri ile ilişkilendirilmeleri sağlanacak biçimde mahalli, bölgesel ve merkezi kulüplerin ardışık çalışma modellemesi üzerine inşa edilmelidir. Bu sayede birçok yeti sahibi çocuğun, yetenekli ve yeterli gencin gerçek futbola doğru yönlenmesinin önü de açılmış olacaktır. Aynı zamanda birçok istekli, çalışkan, verimli ve üretken futbol adamının da emeklerinin karşılığı olan ücreti almaları ve hayatlarını daha iyi koşullarda ve de sadece bu işi yaparak sürdürmelerinin önü açılmış olacaktır. Bunun dışındaki işleyiş ile şu anki mevcut işleyiş, futbol okullarının pedagojik eğitim ilkelerinden uzak, çocukları müşteri olarak değerlendiren ve ülke futbolunun öz kaynaklarına dönme yaklaşımının sistematik bir yapıya bürünmesine neden olmayacağı açıktır.
Bir sonraki yazıda Almanya örneğinde göreceğimiz üzere asıl mesele, tüm çocuk ve gençlerin spor ile buluşmalarını sağlayacak bir sistemi kurmak ile ilgili olmalıdır. Modelin öncelikli yanı, her çocuğun eğlenmek için oyun ve spora katılımının sağlanması anlayışının pratiğini oluşturmaktır. Sonraki süreç ise ne denli karşısında olursak olalım, uluslararası düzeyde bir spor/futbol alanında ve koşullarında olmayı düşünüyor ve istiyorsak bunun gereği olan amatör ruha sahip, toplumcu sporcular yetiştirme projelerini de hayata geçirmek zorunluluğu vardır. Ancak bunun yolu, fırsat eşitsizliği yaratarak veya ayrıcalıklı bir kitle veya grup oluşturarak değil, her çocuğun spora ulaşabilmelerini sağlayıp süreç içinde istekli ve özellikli olanların, süreç içinde doğal seçilim ile devam etmelerini sağlamak olmalıdır.

Kaynak:
https://www.blogger.com/blogger.g?blogID=3606733638676473437#editor/target=post;postID=7822217247263974714

Etiketler: ,

Futbolda Asalak Bir Yapı

Mesele sadece futbol meselesi olmaktan çıkmış, her alanda olduğu gibi, yıkan, bozan, asalak olan, işbirlikçi ve yerine koyduğu şeyin üretilen değil; taklit edilen bir şey olma meselesi haline gelmiştir.
Ekonomiden, eğitime, sağlıktan tamamen yok edilen sanata, her şeyde olağan üstü bir bozma, yok etme, talan ve önü sonu belli hesaplanmamış bir yerlere ikame etme durumu var. Bazı olay ve olgularda “gerici ve piyasacı” tanımlamasının dahi yeterli olmadığı “kaotik ve gözü dönmüş kendiliğinden ama aynı zamanda da sistematik zorlamacı” bir yaşam biçimi var.
Endüstriyel futbol dediğimiz, acımasızlığın, sömürünün ve bir tüketim malzemesi olarak futbolun piyasacı organizasyonunun odaklandığı iki temel vardır. Bunlar, yarışmak ve hep kazanan olmak. Yarışmak ve özellikle de kazanmak için daha iyi olmak gerekliliği, daha iyi olmak için de daha iyileri bulmak ve daha iyi bir takım olmak ise kaçınılmaz bir gerçekliktir.
Eğer böylesi bir futbolun içinde olmak istiyorsanız, belki kirli bir futbolu reddedebilirsiniz ama kapitalist tüketim ekonomisinin dayattığı bazı olguları kaçınılmaz olarak kabul etmek değil ama onlar ile yarışacak boyutlarda örneklendirmek zorundasınız. Bu esasen şu demek; Acımasız, yok edici ve sömüren karakterde hareket eden spor ve futbol sistemini reddederek ama reddettiğiniz sistemin çıktıları ve sonuçlarıyla da mücadele edecek düzeye ve kaliteye ulaşmayı kabul etmek demektir.
İşte en iyileri seçmek, en iyi ve/veya kazanan takım olmak meselesi sözünü ettiğimiz kapitalizmin/tüketimin futbolu olgularından en ehven-i şer olanını bir şekilde uygulamaya sokmak demektir. Bunu işin süreçleri boyutunda doğal seçilim yöntemiyle “özellikli” olanları işlemek, devam ettirmek ve sınırlarının en uç noktasına taşımak veya taşımasına ön ayak olmak demektir. Burada sosyalizmin sporu ya da sosyalizmde “yarışmacı spor” bağlamında bir tartışma olmasa gerektir.
Yani evrensel olan sistemin tamamen dışında kalmak, başka evrensel bir sistem kurmak ikilemi dışında evrensel olan sisteme kendi değerleriniz, ahlakınız ve ilkelerinizle katılmak gerçekliğini ve olabilirliğini göz ardı etmeden devam edebilir veya etmeyi düşünebiliriz.
O halde devam edelim. Sporda daha iyileri bulmak bir önkoşul olduğu kadar bir zorluk da yaratır. Bu zorluk en iyileri bir araya getirdiğinde iyi bir bütün/takım yaratabilmek zorluğudur. İkincisi ise en iyileri bulmak, seçmek ve yoksa yetiştirmek zorluğudur.
Örneğin; Türkiye İzlanda’ya yenilirken olaya sadece bu açıdan bakmak dahi yeterince açıklayıcıdır. İzlanda’da hiçbir oyuncu en iyi değil. Dünya endüstriyel futbol ölçeğinde ise İzlanda takımında “en iyi” neredeyse hiç yok.  Ama oyun düzeyleri uluslararası açıdan kendilerini Avrupa elemelerinde gruplardan çıkacak denli kabul ettirmeye yeterli. Peki, neden?
İşte Türkiye’nin sınıfta kaldığı, çözemediği ve belki de futbolda “postmodern aşiret ve ağalık” sistemi yüzünden çözmek istemediği sorunsal budur. Bu konunun cevabı bir futbol kişiliği, stili ve ekolü ile futbol altyapıları sistematiğinin kurumlaşmamış olmasıdır. İzlanda bunu 20 yıl öncesinden başlayarak çözdü. Bundan böyle artık İzlanda futbol olarak bizden hep ilerde olacaktır ve olmalıdır da. Çünkü bilim ve bilimsel olan şey hep doğrudur.
Türkiye bu açıdan ikinci hatta üçüncü sınıf bir ülkedir.
Geldik en iyileri bulmak meselesine. En iyileri bulmak bulduğunda da onları oynatabilmek önemlidir.
Türkiye neredeyse 80 milyona varan ve genç insan nüfus açısından Avrupa’da birinci olan nüfusuyla kocaman bir ülkede futbolun “en iyilerini” bulamazken, nasıl oluyor da 3 milyonluk Almanya’daki Türkiye nüfusundan bu kadar “en iyi” oyuncuyu bulabiliyor? Bu gerçek bile bu ülkede futbolun iflası değilse nedir? Onlar bizden? Onlar Türk ırkçılığı ve ikiyüzlülüğü bir tarafa, asıl meselenin kulak ardı edilerek, bu toplumu ve ülkeyi birçok konuda olduğu gibi futbolda da asalak haline getirmektir.
2014 yılı itibari ile süper lig takımlarının kadrolarında Almanya’da yetişmiş en az 64 futbolcu bulunurken, başka ülkelerde doğmuş ve futbol eğitimi almış en az 35 oyuncuyla birlikte bu sayı yani “ithal Türkiyeli oyuncu” sayısı 100’ü geçmektedir. Bu rakamlara futbol terbiyesini ciddi olarak dışarda almış ama uzun zamandır Türkiye’de olan bazı futbolcular dahil değildir. Bu sayı 2016 yılı itibar ile çok daha artmış durumdadır. Son 10 yılda Türkiye futbolu Almanya futbolundan futbolcu olarak beslenme yolunu seçerken futbol olarak asla beslenmeyi seçmemektedir. Çünkü futbol olarak beslenmek demek emek, özveri ve üretkenlik ve elbette süreç gerektirmektedir.    
Anımsanırsa, Türkiye ulusal futbol takımının İzlanda karşısında yer aldığı ve 2-0 yenildiği takımdaki oyuncuların Almanya ve yabancı ülke kaynaklı olmalarına ilişkin sayılarına bakıldığında “futbolcu asalaklığı”, yalanı, dolanı ve talanı konusunda geldiğimiz boyut ortadadır.
Bu saptamadan dolayı ırkçı bir ikiyüzlülük içine düştüğümüz sanılmasın. Elbette farklı ülkelerde doğan, yetişen oyuncular kendilerini ait hissettikleri ülkelerin ulusal formaların giyebilirler. Bu sporcular açısından bir sorun ya da tartışma teşkil etmez. Ama sözünü ettiğimiz şey ulusal takım diye tanımlanan bir şey olunca, bu da “milli ya etnik” temelden uzak ama kendi yetiştirdiğin ve ürettiğin değerleri ifade eden bir olgu olunca, ister istemez emek vermeden karşılık beklemek anlamında eleştiri konusu olması lazım değil midir?
Gelelim bir diğer konuya. Yukarıda en iyileri bulmak, yetiştirmek bir araya getirmek ve bir bütün oluşturmaktan söz etmiştik. Türkiye’de olması gerektiği gibi kişisel ve ilkel nedenlere bağlı olarak bulamadığımız ve yetiştiremediğimiz ortadadır. En iyileri yurtdışında yetişmişlerden buluğ bir araya getirmek ise başka bir sorunla karşı karşıya kalmak demektir.
Bu sorun bir araya getirdiğiniz bu gençleri nasıl oynatacaksınız sorunudur. Çünkü iyi futbolcuların bir araya gelmesi iyi bir takım yaratmak için yeterli değildir.
Neredeyse tamamı yurtdışında oynayan ülkelerine döndüğünde ülkelerinin futbolunu oynama becerisine sahip yüzlerce oyuncu var dünyada. Ama onların neredeyse tamamının ülkelerine ait bir futbol kültürler, anlayışlar ve ekolleri var. Ve ikincisi söz konusu oyuncuların çoğu ilk futbol teknik ve taktik eğitimlerini folklorik olarak ülkelerinde almış oyunculardır.
Türkiye’deki durum öyle değildir. Türkiye’deki uygulama, yabancı oyuncuları getirip Fatih Terim adlı şahsın kişisel egolarına ve emir komutasına verilmiş koca bir ülke futboluna teslim etmekten ibarettir. Gelen futbolcular sadece köken olarak Türkiyeli ya da Türk’tür o kadar. Futbolları, dilleri ve kültürleri Türkiyeli ve Türk değildir.
Elbette futbolun teknik altyapısı evrenseldir. Belki taktiği de öyle… Ama futbol tekniğinin ve özellikle taktiğinin kullanımı her zaman yereldir. Zaten bu yüzdendir ki; Kıta ve ülke futbolları birbirlerinden farklılıklar gösterirler.
Almanya’dan bulup getirilen, getiremediklerinize ya da gelmeyenlere de “kansız” diye küfürler edilen bu futbolcuları uluslararası düzeyde nasıl oynatacaksınız? Oynatmanız için oyun şematiğinizin, karakterinizin olması gerekir.  Aslında bu çocuklara oyun şematiğini ve akışını verin onlar oynarlar. Ama öyle değil işte. Çünkü oyunu yöneten teknik adamınız tam bir oryantalist. Örneğin aynı anda asla bir araya gelmeyecek olan iki taktik davranışı uygulamanızı sizden isteyebilir. Ya da yarım saat önce istediğinin tam tersini el, göz ve mimikler ile istemeyebilir. Bu durumda grubun ritmi ya da gelenlerin verimi diye bir şey kalmıyor tabi ki.
Ayrıca Almanya, ağırlıklı olarak getirdiğiniz oyuncuların içine bazı oyuncuları monte etmeniz gerekiyor. Seçtiğiniz bu oyuncular da taktik bütünlük açısından çok yakın ya da uygun oyuncular olmayabiliyorlar. Bu durumda da ortaya ‘orkestrasyonu’ yani uyumsal bütünlüğü olmayan bir takım çıkıyor.
Sonuç olarak geldiğimiz nokta futbolda asalaklığın tıkandığı noktadır. Dili aynı olmayanların futbolu aynı olabilir. Ama futbol dili aynı olmayanların oyunu aynı olmamaktadır.
Yirmi yıl önce kendine özgü ama aynı zamanda evrensel bir futbol devrimi başlatan, futbolu toplumsal bir kültürlenme süreci olarak gören, yine futbolu kişi ya da kişilerden hareketle değil, kolektivizmin bir başarısı olarak kabul eden bir anlayışla yola çıkan İzlanda’nın gerisine düşmüş olmamız şaşırtıcı değildir. Bu oldukça doğaldır, hatta olması gerekendir. 

Kaynak:
http://haber.sol.org.tr/blog/spor/ismail-topkaya/futbolda-asalak-bir-yapi-endustriyel-futbol-ve-yarismaciligin-reddiyesi

Etiketler: ,

Pepe Transferi ve Futbolun Pazar Ülkesi Olmak

Kendi mantığı ve koşulları dâhilinde transfer, gerektiğinde gerekli olan veya olabilen dış alım ve dış satım ilkeleri ile işleyen futbolcu, kulüp ve para trafiğine dayalı bir alış veriştir. Ama bu trafiğe neden olan asıl şey elbette paradır. Transfer başka bir açıdan bakıldığında, aynı zamanda transfer yapanın transfer yaptığı konuda yetersiz oluşu ile ilgili göstergelerinden birisidir. Bu, elbette ki teknik bir konudur. Öte yandan transfer dediğimiz şey, uluslararası futbol piyasasının gereklilikleri ve koşullarının zorunlu kıldığı da bir spor ve futbol politikasıdır. 
Bu koşullar ve ön kabuller ile birlikte dâhi düşünüldüğünde, kulüplerin ve takımların sadece veya büyük oranda transferler yaparak kendilerini sürdürülebilir bir dünya kulübü ve takımı yapabilmeleri piyasanın gelir/gider denkleminde mümkün değildir. Transfer politikasına ilişkin bazı kulüplerin tamamen paranın gücü ile her şeye sahip olmaya ve işi bu şekilde yürütmeye odaklı yapılanma örnekleri elbette vardır. Örneğin İspanya’da Real Madrid tam anlamıyla olmasa da böylesi bir yaklaşımı benimseyen bir tavır içinde görülürken, Fransa’da Monaco ve PSG örneklerini bu duruma örnek vermek mümkündür. Buna karşı tavrı olmayan ancak kadrolardaki uzun süreçli tutum ve tavır göz önüne alındığında, bir Bayern Münih örneği başka yerde durmaktadır denilebilir. İngiltere’de ise Chelsea ve M. City örnekleri ise tam anlamıyla birer transfer takımları olmanın petro-dolar spor/futbol ilişkisinin modelleri olarak yaşamlarını sürdürmekte olduklarını göstermektedir.
Yaşaması ve yaşarken üst düzeyde başarılı olması beklenen ve istenen ama aynı zamanda kendi ekonomisi ile de bu işi götürmek durumunda olan kulüplerin ise transfere dayalı varlıklarını sürdürmeleri, dahası bu anlayış ve futbol yaklaşımları ile kendi ülkelerinin futboluna ve futbolcu gelişimlerine katkı sunmaları mümkün değildir.
Türkiye futbol kulüplerinin transferlerinin toplam harcamalarına baktığınızda milyonlarca dolar ve avro içeren bir sözleşmelerden oluşan bir piyasaya sahip olması, “büyük ve güçlü kulüp” olmanın alametifarikası değildir.
Hele ki, güçlü bir spor ve futbol ülkesi olmanın göstergesi ise hiç değildir. Peki neden? Çünkü aynı Türkiye'de bin 500 liraya çalışan, 2 bin lira için dudak bükülen yüzlerce altyapı antrenörünün olduğunu, 50 bin lira almak için kulübüyle mahkemelik olan futbolcuların, bunun yanı sıra alan ve saha yoksunluğu yüzünden top oynayamayan çocukların ve yaz okulu, futbol okulu diye “piyasa sporu” ürünü organizasyonlar ile para kazanma peşinde koşan futbol antrenörlerinin barındığı bir ülke asla birinci sınıf bir spor ve futbol ülkesi olamaz, görülemez.
Nesnel bir gerçekliktir. Bir kulübün altyapılarında yer alabilmek için ‘torpil’ arayan çocuk sayısının milyonlara ulaştığı, bu çocukların okul ya da mahalleleinde bir spor kulübü ve etkinliğine ulaşmalarının neredeyse imkânsız olduğu ve bu durumun ‘doğal’ sonucu olarak beşeri ilişkiler yoluyla bir siyasetçi bularak herhangi bir kulüpte eğitimci olarak çalışabilmek için sıra bekleyen binlerce antrenörün karın tokluğuna çalışmayı kabul etmek zorunda bırakıldığı bir ülkede, milyon dolarların sırf popüler diye bazı oyunculara harcanması büyük bir çelişki ve spor trajedisidir. 
Buna verilebilecek en güncel ve güzel örneklerden birisi Beşiktaş’ın Pepe transferidir.
Beşiktaş'ın Pepe transferi konusunda, Pepe’nin 34 yaşında olması ve artık Real Madrid takımında yer bulamayacak olmasını bir tarafa bırakalım. Ama "Efendim adam Real Madrid oyuncusuymuş", "Daha ne olsun Beşiktaş çok iyi iş çıkarmış", "Avrupa şampiyonu Portekiz'in oyuncusunu alıyorsun, adam aynı zamanda savaşçı” gibi değerlendirmelerin bizdeki transfer anlayışının ve futbol okuryazarlığının ‘niteliğini’ sunması açısından iyi örnekler teşkil ettiğini görebiliyoruz.  
6 Temmuz itibari ile konuyla ilgili bir haber daha gündeme gelmişti. Beşiktaş başkanı Fikret Orman, önümüzdeki bir yıl içinde 55 milyon (eski değerle 55 trilyon) liralık transfer yapacaklarını açıklamış. Büyük ve "şampiyon takım" olmak böyle bir şey herhalde?
Birincisi, Pepe transferinin nasıl bir iş olduğu sezon içinde herkes tarafından görülecek. Daha önceki onlarca örnek içerisinde, transferlerin akıllıca ve strateji gözetilmeksizin yapılmış olmasında görüldüğü gibi. Pepe özelinde söylersek, oyun ve fair-play ahlâkından bu kadar uzak, yarışmacılık ile acımasızlığı birbirine karıştıran bir futbolcuya iki yıl içerisinde tüm ödemeler sonucunda 10 milyon avro kadar bir ücret ödemesi yapmak demek, onu adeta sözünü ettiğimiz olumsuzlukları nedeniyle ödüllendirmek ve daha “iyi ve kaliteli oyunculara" bir ölçüde ihanet etmek demektir.
İkincisi, Beşiktaş başkanı açıkladığı ve bir yıl içinde transfere harcayacaklarını duyurduğu söz konusu 55 milyonun %20'sini önümüzdeki yıl için altyapılara, öz kaynakların işlevsel hale getirilmesine ve buna koşut olarak altyapı yatırımları ve eğitimci antrenörlerin gelişimleri ile özlük haklarına ayırmayı sağlayabilse, inanın dünya kulübü olma yolunda inanılmaz mesafeler alınan bir Beşiktaş takımı ile karşılaşmak daha mümkün hâle gelirdi. Örneğin Bayern Münih, akademilerine önem veriyor olması ve oyuncu yetiştiriyor olma konusundaki verimliliği bağlamında örnek kulüplerden birisidir. Kulüp 2017 yılı için altyapılara tam 70 milyon avro para tahsis ettiğini açıklamış bulunmaktadır. Bu rakam, Bayern'in yıllık gelirinin neredeyse yüzde 15'ine tekabül etmektedir.
Ancak görüntü itibariyle bu durum, Türkiye’de olmayacaklar listesinin başında yer almaktadır. Futbolun Türkiye sömürgenleri ve kemirgenleri bunun yapılmasına izin vermez.
Çünkü transfer denilen o çok yönlü para trafiğinden o kadar çok nemalanan türedi ‘futbol adamı’ var ki...
Türkiye, harcadığı olağanüstü bütçeler ile transfer yapan ülke konumundan transfer yapılan ülke hâline gelmez ve alt yapılarına vermesi gereken desteği plânlamayan bir ülke olarak kalmaya devam ederse, ne yazıktır ki, ülkemiz 2. sınıf bir futbol ülkesi pozisyonundan ilelebet kurtulamayacak demektir. Altyapılarını beslemeyenler, altyapılarını önemsemeyenler ve altyapılarına yönelik yatırım yapmayanlar, ülkenin çocuklarını spor ve futbol ile buluşturmayanlar, patronları beslemeye ve onları beslerken de bazı spor ve futbol simsarlarını yaşatmaya da devam edeceklerdir.
Bununla birlikte, kimilerine göre yapılacak şeyler arasında gözüken, futbol kulüpleri sayesinde ciddi kazançlar elde eden çoğu şirket sahibi patronun, üzerinde hak iddia ettikleri kulüplerini kendi şirketlerini yönetirken gösterdikleri hassasiyet (denk bütçe, fazla veren bütçe hassasiyeti vb. gibi) ile yönetmelerinin sağlanması fikri, bu çürümüş futbol düzeni içerisinde değerlendirildiğinde, kuru bir ‘beklenti’ yaratmaktan öteye geçemeyecektir.
Özetle, bu çarkın durması, durdurulması gerek. Kesin ve kökten çözüm, piyasacı futboldan, yarışmacılığın tabulaştırıldığı ve kazananın kutsallaştırıldığı spor ve futbol anlayışından ivedilikle kurtulmaktır.

Kaynak:
http://haber.sol.org.tr/blog/spor/ismail-topkaya/pepe-transferi-ve-futbolun-pazar-ulkesi-olmak-202247

Etiketler: , ,

Kulüpler, Futbol ve Para

Her yıl bu aylarda Türkiye’de futbolcu transferleri “transfer oyunu” şeklini alarak neredeyse aynı replikler ve beden diliyle oynanır. Gerekçeler, amaçlar ve nedenler neredeyse bir önceki yılın aynısıdır. Transfer denilen oyuncu geçişi ise büyük paralar karşılığı “dış alım” işleyişi ile gerçekleşir ve dahası Avrupa pazarı bitmiş ya da bitmeye yüz tutmuş oyunculardan oluşur.
Her yıl gerçekleştirilen “büyük transfer sezonunun” öbür yüzüne satırbaşları ile değinildiğinde; Örneğin vergi konusunda İspanya, Fransa gibi Avrupa ülkelerinde futbolculardan yüzde 50’lilere varan oranlarda vergi alınırken Türkiye’de ise bu oranın Süper Lig için % 15, 1. Lig için % 10, daha alt ligler için % 5 civarında olduğunu belirtmek gerekir.
Bu ülkede asgari ücretle çalışan bir kişiden yapılan vergi ve prim kesintisinin % 33 oranında olduğunu düşündüğümüzde Türkiye'ye özgü işgücü, sermaye, finans, ticaret sarmalındaki gerçekliğin boyutları ortaya çıkmaktadır.
Spor kulüpleri ve futbolcu transferleri konusuna gelince;
1. Flaş transferler için verilen paralar ve vergi oranları arasındaki dengesizlik bu saçma sapan transfer furyasına neden olan etkenlerden birisidir.
2. Kulüpler fahiş rakamlar ile oyuncu transferleri için bu kadar parayı öncelikle borçlanarak bulmaktadırlar. Ardından kulübün sürdürebilirliği için altyapı eğitimleri, tesisler, sağlık ve sosyal yapılaşmalar, laboratuarlar, çalışanların ekonomik ve özlük hakları gibi alanlarda kullanılması gereken yayın hakları, reklam ve sponsorluk gelirlerinin tamamının bu alana kaydırarak elde etmektedirler. Taraftar ödentileri, müsabaka bilet paraları, varsa mağaza satışlarından elde edilen gelirler de bu kaleme dâhil edilmektedir.
3. Ama yine de bu para trafiğinde bir arıza söz konusudur. Birileri olmayan paraları varmış gibi tedavüle sokarken, birileri de olmayan paraları alıyormuş gibi yaparak piyasa işleyişine aktör olarak katılmaktadırlar. Ortada milyon dolarlar ve eurolar uçuşurken öte yandan ödenmediği veya alınmadığı söylenen paraların varmış gibi dolaşıma sokulması akla bazı işlerin döndüğünü getirse de bunun nasıl olduğuna ilişkin somut verilere söz konusu değildir. Ya da bu konuda kimse bir şey bilmiyor, bilemiyor ya da bilmek istemiyor.
4. Taraftarın ise daha çok takımının hangi oyuncuyu aldığı ile ilgili oluşu elbette şaşırtıcı değildir. Takımının ve kulübünün sürdürülebilir bir yatırım peşinde olmaması, esasen kendisinin de nasıl söğüşlendiği ve değersiz kılındığının farkında ve derdinde olmaması ile açıklanabilir.
5. Peki, bunca hengâmeye, göz boyamaya, harcamaya ve çığırtkanlığa rağmen söz konusu bu takımlar uluslararası düzeyde ne yapıyorlar? Hiç.
Bu işler ve bu kadar harcamalar neden yapılıyor o halde? Başka işler dediğimiz elbette birilerinin daha güçlü olmasına yönelik kirli finans oyunları tüm hızıyla devam ediyor. Harcanan paralar ile gelir durumları arasındaki dengesizliğe bakıldığında böylesi bir para trafiğinin en azından basit bir ticari işletme mantığına dahi uymadığı açıktır.
Denetim derseniz? Mutlaka vardır. Şimdiye kadar olduğu gibi! Bilindiği üzere Türkiye'de denetim daha çok iktidar ve işleyen sisteme muhalif olmaya karşı yürütülen bir yıldırma ve yola getirme sistemi olarak kullanılmaktadır.
Neyse ki Avrupa endüstriyel futbolunun böyle devam ederse batacağına ilişkin tespiti yapan endüstriyel futbolun Avrupa örgütü UEFA kendi çözümünü finans kriterleri oluşturarak durumu kurtarma peşinde!
Söz konusu Finansal Fair Play Kriterlerine göre:
  • Yöneticiler kulüp için ceplerinden harcama yapamayacak (Paralı başkan dönem sona eriyor.) 
  • Yöneticilere, şirket ortaklarına veya ilişkili şirketlere olan borçlar, 2012–13 sezonuna kaynaklarına ödenecek (Borçlar kaynaklarına iade olunacak).
  • 2012-2013’ten itibaren kulüpler transfere gelirlerinden daha fazla harcama yapamayacak (Denk Bütçe uygulaması esas olacak). 
  • Mali tablolarda parasal olmayan gelirler yer alırsa, örneğin başkan veya ortakların borç verdiği paralar bu gelirler futbol dışı gelir kabul edilecek ve kulüp gelirleri içinde sayılmayacak (Sadece kulübe hibe edilen tutarlar gelir sayılacak).
  • Hiçbir futbolcu, kulüp ya da yasal otoriteye vadesi geçmiş borç bulunmayacak (Gelirlerden daha fazla borçlanılmayacak, denk Bütçe İlkesi).
  • Öz sermayenin eksiye düşmesine izin verilmeyecek. (Kulüplerin başabaş noktasını yakalamalarına olanak sağlamak için kulüplerin belirli bir dönem zarar etmelerine izin verilecek).
  • Futbolculara yapılacak ücret, maaş ve prim ödemeleri, toplam gelirin yüzde 70’ini geçemeyecek.
  • Kulübün toplam borcu, toplam gelirinin yüzde 100’ünü geçemeyecek. 
  • Bütçesi 5 milyon Euro’nun altındaki kulüpler finansal kriterlerden muaf tutulacak.
  • Kulüplerin ilişkili şirketleri ile yaptıkları her türlü ticari işlemde geçerli olan fiyatların piyasa emsallerinden oldukça yüksek veya düşük olması durumunda, bu rakamların gelir veya gider hesaplarına herhangi bir etkisi olmayacak, söz konusu işlem için bir emsal piyasa fiyatı bulunarak gelir ve giderin tespitinde bu fiyat dikkate alınacak (Örneğin, Mancester City sahibi Mansour bin Zayed Al Nahyan’ın firması Etihad ile sahibi olduğu kulübün 10 yıllığına 642 milyon dolarlık  sponsorluk sözleşmesi gibi sözleşmeler… Nitekim bu sponsorluk sözleşmesi UEFA tarafından inceleme altına alınmıştır).
  • Kulüpler transfer ettikleri futbolculara ödeyecekleri bonservis ücretlerini, işlemin gerçekleştiği yılda tek seferde değil, futbolcu ile yapılan sözleşmenin süresi boyunca, amortisman mantığı içinde giderleştirecek. Ancak, söz konusu oyuncunun sözleşmesi devam ederken satılması halinde oluşacak kar veya zarar rakamı, içinde bulunulan senede dikkate alınacak.
  • Kulüplerin altyapı, stadyum veya antrenman sahası gibi yatırım amaçlı harcamaları başa baş noktası hesaplamalarına dâhil edilmeyecek.
Bu konuda Galatasaray UEFA’nın 2014-15 sezonundan itibaren uygulamaya aldığı Finansal Fair Play kriterleri bağlamında 16-17 sezonunda Avrupa Kupalarında oynama hakkını kaybettiğini anımsatmakta yarar var.
Böylesi konuların ve durumların ulusal düzeyde baş aktörlerden birisi olan “Kulüpler Birliği” esasen “futbolun baronları” ve onların iktidar ilişkilerini düzenleyen başkanı ne yapıyor diye düşünüldüğünde, “kulüplerin ekonomisi ile ilgili yeni yasalara ihtiyaç var” derken neyi kast ettiği çok açıktır. Sözde küreselleşme adı altında her alanda olduğu gibi futbolu da piyasanın işleyişine ve sermayenin kazancının tamamen bir aracı haline getirmenin yollarını arıyor. Söz konusu kurumun transfer ekonomisi ile ilgili hiç bir sorunsala değinmiyor oluşu onun varlığı ile ilgili olarak örtüşen bir durum olsa gerektir.
Yetkili ve etkili karar merci konumunda olan Türkiye Futbol Federasyonuna gelince, futbolun sömürü düzeni ve sistematiği ile bunun siyasi ve idari koordinasyonunun oluşturmaktan sorumlu bir işleve soyunan bu kurum olan bitene sadece kılıf ve yasal statü kazandırmakla meşgul bir kurum konumundadır. Varsa yoksa futbolun kulüp ve şirketleşme formülleri ile para trafiğini, para yönlendirmelerinin ve vergi mevzuatının ayarlanması ile ilgili izlek oluşturma yöntem arayışlarını “sporun/futbolun sözüm ona ekonomi-politiğini oluşturmak ve düzenlemek peşindedir.
Bakınız aslında önemli bir veridir; Örneğin Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş, Kamuyu Aydınlatma Platformu’na 1 Haziran 2015 - 31 Mayıs 2016 dönemine ait konsolide borç tutarlarını açıklamışlar, buna göre  Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret AŞ, kulübün konsolide net zararını 58 milyon 792 bin 338 lira olarak belirtilmiş, şirketin 1 Haziran 2014 - 31 Mayıs 2015 tarihine ait konsolide net zararının ise 132 milyon 46 bin 505 lira olduğu açıklanmıştır.
Galatasaray Sportif Sınai ve Ticari Yatırımlar AŞ’den Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) yapılan açıklamada ise, kulübün 1 Haziran 2015 - 31 Mayıs 2016 dönemine ait konsolide net zararının 79 milyon 675 bin 595 lira olduğu, şirketin 1 Haziran 2014 - 31 Mayıs 2015 tarihine ait konsolide net zararının ise 88 milyon 423 bin 967 lira olduğu belirtilmiş.
Son olarak Fenerbahçe Futbol AŞ’den Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) yapılan açıklamaya göre, kulübün 1 Haziran 2015 - 31 Mayıs 2016 dönemine ait konsolide net zararı 116 milyon 529 bin 632 lira olarak, şirketin 1 Haziran 2014 - 31 Mayıs 2015 tarihine ait konsolide net zararı ise 181 milyon 192 bin 270 lira olarak duyurulmuş.
Üç büyük kulübün kendi yaptığı açıklamalara göre, ciddi para girdileri olmalarına rağmen uğradıkları zarar Türkiye’deki futbol odaklı kulüplerinin iyi idare edilmediği gerçeğini gözler önüne sermektedir. UEFA Ekonomi kriterlerine rağmen gelinen noktada günlük spor ve futbol politikalarının kulüpleri taşıdığı durum budur.
Son olarak tekrar bu konularda taraftarlar ne diyor? Diye düşünülüyorsa, müşteri kimliği iyice pekiştirilmiş, futbol tüketicisi haline dönüştürülmüş taraftarın bir şeyler demesi için öncelikle eleştirel bir şeyler düşünüyor veya görüyor olması gerekir. Sporun ve özellikle futbolun uluslararası finans tekelleri bu anlamda halkları uyutmaya ve edilgen bir futbol güruhu oluşturmayı başarmış olmaya devam ediyor olduğunu söylememiz gerekiyor.
Dahası futbolu milli ve dini ayrımcı politikaların bir aracı ve pratik örgütlenmesi haline getirenlerin aynı zamanda sözde toplumsal muhalif insanlar ve düşünceler olduğu bir spor yapılanmasının ne denli karmaşık ve belirsiz kaotik yapıları kurguladığını da görmek bu anlamda gerekli ve acil olsa gerektir.
Endüstriyel spor ve futbol elbette tercihimiz değildir. Ancak futbolu uluslararası boyutlarda sürdürebilmeyi kabul ettiğimizi varsaysak dahi, böylesi bir futbol pazarı olmayı reddetmek zorundayız. Çünkü bu işleyişin dışında daha akılcı, insani ve teknik olarak farklı politikalar geliştirmek pek ala mümkündür.
Bunun için öncelikle kendi toplumsal ve kültürel öz kaynaklarımıza yönelik yatırımlar, bilimsel ve evrensel ölçülerde katılımcı bir organizasyon şeması ve işleyişi ilk önkoşul olmalıdır. Bununla koşut yönetim ve özellikle eğitim planlamaları ve pratikleri ve çok daha önemlisi genelde sporu ve özelde futbolu toplumun her kesiminin eğlence, üretkenlik ve sağlıklı yaşam uğraşısı olarak toplumsallaştırma/genelleştirmek ilk akla gelen çözümler olsa gerektir.

Kaynak: http://haber.sol.org.tr/blog/spor/ismail-topkaya/kulupler-futbol-ve-para-201331

Etiketler:

Arda Turan üzerine: Nasıl düşünmeli?


Türkiye’nin gündemi başka hiçbir derdimiz ve işimiz yokmuş gibi futbolun gündemi oldu. Milli takım oyuncusu, yeni düzen futbolcusu Arda Turan’ın futbol düzeni ya da düzen futbolu gazetecisi Bilal Meşe’ye saldırmasıyla kirlenmişliğin ve düzeysizliğin fotoğraflarından birisi daha ortaya çıktı.
Aslında olan biten futbolun gündemi değildi. Futbolun geldiği ve getirildiği düzensizliğin, kokuşmuşluğun, gündem oluşturmaya yönelik büyütülmesiyle de ilgili olarak gereğinden fazla abartılmasıyla ilgili. Türkiye’de buna benzer ve bundan daha beter öyle düzeysizlikler yaşanmaktadır ki, birazcık ilgili olanların futbolun yönetildiği mecralara bakması yeterlidir. Kamera önü, kamera arkasının binde biri bile değildir.
Yapay, kirli, gereksiz gündemimiz olmuş olan “Arda’nın Bilal’e saldırısı” ile ilgili bizim “bütünsel” düşüncemiz biraz toptancı bir ifade olacak biçimde ama şöyledir;   
Arda Turan, Bilal Meşe, Rıdvan Dilmen ve Fatih Terim, Yıldırım Demirören ve diğer benzerleri,
Al birini vur ötekine.
Bunların hiç birisi "halkın futbolu" ve "futbolun halkı" ile ilgili olan insanlar değillerdir. Öyle bir dertler ve mücadeleleri olmadığı gibi bu tür insanları da sürekli spora siyaset karıştırmakla itham ederler. Oysa kendileri siyasetin futboldaki yüzleri ve teşrifatçılarıdırlar.
Daha da önemlisi hiç birisi "futbol emekçisi" olmadıkları gibi “futbol emekçilerinin” yanında da yer almazlar. Oysa çoğunun geldiği yer alt ve orta sınıftır.
Futboldan aldıklarının yüzde birini futbola vermemiş, vermeyen ve vermeyecek olan Türkiye’nin güzide “futbol adamlarıdır” bunlar.
Şan, şöhret, para ve payenin "futbol taşeronları" demek hiç de yanlış olmaz.
Hiçbir futbolsever bunların herhangi birisinin yanında yer almak veya savunmak zorunda değildir.
Bunlar esasen futbolsever kitlelerin uyutan simsarları ve futbol finans kapitallerinin Türkiye ayağındaki farkındalıkları dahi olmayan beslemeleridir.
Bir tanesinin dahi Türkiye'deki sporun/futbolun nasıl ve niçin olması gerektiği yerde olmadığını, kitlelerin futbol ile olan bağlarının nedenselliğini ve nasıl olması gerektiğini sorgulayan ve sorgulayacak olan kişiler değildir. Futbol ve kitlesellik ilişkisini sadece uyuşturma ve sömürme üzerine tahvil etmenin rollerine seçilmiş, bir şekilde ulaşmış, ve uygun bulunmuş rol insanlarıdır.
Birisinin dahi futbolun “oyun ve insan” bağlamında hümanist ve/veya toplumcu bir düşüncesi, söylemi, yazısı ya da davranışına rastlamak mümkün değildir.
Futboldan beslenmekle kalmayıp semirenler, hangi tür futboldan semiriyor ve semirmeye devam ediyorlarsa o tür bir futbolun insanlarıdır. Dolayısıyla oyunu, futbolu, futbol ve insanı kirlenmişlikten kurtarmak için öncelikle bunlardan kurtarmak gerekir. Bunun içinde bunlardan kurtulmak gerekir.
"Futbolseverlerin ve futbol kitleselliğinin bu tür adamları o güzelim futbol dünyalarından ve sevgilerinden çıkarmaları gereği nasıl düşünmeli" sorusunun ilk akla gelen cevabıdır.
Esasen nasıl düşünmeli yerine ne yapmalı ve nasıl yapmalı aşamasında olmalıydık. Aslında bu aşamaya gelmiş olalı bir hayli zaman oldu ama nasıl bakmalı? Mahrum bırakıldığımız, dolayısıyla da nasıl düşünmeli aşamasını halledemediğimiz için “doğru ve tutarlı nasıl düşünmeliyiz” ile debelenmeye devam ediyoruz.
Her şeyi elbette nesnel koşullar belirliyor. Nasıl ve niçin iktidar olduğunuz, iktidarın gücünü nasıl ve niçin kullanacağınızı da belirliyor.
Futbol üretim ve tüketim ilişkileri kendi organizasyonunu ve sonuçta kitleselliğini böyle pazarlıyor ve belirliyor. Öncelikle temel mesele sporun/futbolun halka mal olmasının sağlanması meselesidir.
Bu yapıyı kuramadığımız ya da bunun peşinde olacak insanları çoğaltamadığımız sürece daha çok Ardalar, Bilaller, Rıdvanlar ile oyalanarak devam edeceğimiz kesindir.
Bize okullardan kendini iyi yetiştirmiş yazan, söyleyen ve üreten “eleştirel spor” bilim insanları ile sahalardan, pistlerden, spor salonlarından kendini yetiştirerek gelen Metin Kurtlar lazım.
Bunun için sporcuların ve sporseverlerin örgütlenmesi lazım. Çünkü kitleler ve kitleselliği sporun sürüleri ve sürüselliğinden ancak sporun sınıfı ve sınıfsallığı düşüncesi ve pratiği kurtarabilir.
Bu bağlamda şimdiden bize toplumcu spor modelleri, organizasyonları bilinci, değerleri, bakış açıları ve yeterlilikleri lazım.
Sanırım bize son tahlilde sosyalizmin sporu/sporun sosyalizminin ne olduğu ve nasıl olacağı lazım… Bunun için de bize sporda da örgütlenme ve iktidar lazım.

http://haber.sol.org.tr/blog/spor/ismail-topkaya/arda-turan-uzerine-nasil-dusunmeli-199335

Etiketler:

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Düzeniniz neyse futbolu yönetenleriniz de odur

 17 Temmuz 2017 00:13

Bir memleketin milli takım teknik direktörü ve aynı zamanda “koca bir ülkenin futbol direktörü” unvanlı bir kişisi “mekân basan” bir külhanbeyi olabilir mi? Normal koşullarda olamaz… Olmamalı…
Mafyavari pozlar, konuşmalar, külhanbeyi tavırlar ve geçmişten bugüne değin yaşanan benzer onca olay yetmezmiş gibi, bu yazının yazıldığı tarihten bir iki gün öncesi itibari ile ülkenin futbol direktörü, milli takım teknik direktörü olan kişi yanındakiler ile birlikte “mekân basarak, tehdit etme” davranışıyla geçmişten bugüne yapılanları taçlandırmış durumdadır.
Haklı olunsa dahi hiçbir neden ve gerekçe mekân basarak tehdit etmeyi mazur gösteremez. Güçlünün başka bir güçlüyü, gücü ve ilişkileri dolayısıyla ezdiği ve yok saydığı toplumsal yapılarda olağan olan bu tür ilkellikler bakalım nasıl bir yaptırım ve uygulama ile karşılanacaktır?

Sorumsuz bir ergen değil

Sözünü ettiğimiz kişi ülkenin futbol direktörü. Sıradan bir vatandaş için dahi söz konusu olayın kahramanı olmak yeterince ayıp,  ilkellik ve suçtur. Lakin sözü edilen kişi sıradan bir vatandaş değil, sorumsuz bir ergen değil, tam olarak kurumsal kimliği olan ve bu kimliğinde ulusal etiket de taşıyan bir kişi.
Ayrıca birçok antrenörün rol model aldığı bir kişiden söz ediyoruz. Birçok antrenörün, özellikle altyapılarda çalışan genç antrenörünün olmak istediği yerdeki kişiden veya ilham kaynağı olan birisinden bahsediyoruz. İmam bunu yaparsa cemaat neler yapmaz, misali bir algıdan ve bu algının doğallaşmasından ve olağanlaşmasının tehlikesinden söz ediyoruz.
Futbolun teknik anlamda en tepedeki adamının örnek alındığı ve alınacağını varsaymak bir fantezi olmasa gerek. Çünkü biliyor ve izliyoruz ki bu ülkede yüzlerce antrenör onun ağzına bakıyor. Keşke bakmasalar ama bakıyorlar, gerçek bu.

Temennimiz, örnek alınmaması

Düşünün! Fatih Terim’i örnek alan bir altyapı antrenörünün altyapıda yer alan çocuk ve gençler için nasıl bir eğitim faciası yaratacağı olasılığı başlı başına bir problematik değil midir?
Temennimiz altyapı antrenörlerimiz başta olmak üzere, tüm futbol antrenörlerimizin böylesi davranışlar, ilişkiler ve yapılar içinde olanları örnek almamaları ve onlara gereğinden fazla saygı göstermemeleridir.
On yıllardır bu düzen bunları üretiyor, bunlar da bu düzene hükmediyorlar. Ama ne yazık ki bu bozuk yapı ve adil olmayan işleyiş konusunda yeterince farkındalık oluşmuş değil. Böyle devam ettiği sürece yakın gelecekte bu tiplerden futbolu ve futbol düzenini kurtarmak mümkün görünmüyor. Çünkü futbol genel sisteme eklemlenmiş işleyen önemli parçalardan biri. Sistem de futbol düzeni de bir şekilde değişmek zorunda. Çünkü siz neyseniz futbolunuz da o’dur.

Tesadüfe bak

Bu arada nasıl bir tesadüftür ki mekân basan kişi, Türkiye Futbol Direktörü iken, mekânı basılan kişi de Türkiye Futbol Federasyonu Yedek Yönetim Kurulu Üyesi ve Adana Demirspor eski başkanı… Her ikisi de aynı kategorinin, aynı yapının ve aynı anlayışın insanları.
İkisi de kazananlardan ve asla kaybetmeyenlerden. Birisi diğerinden daha popüler ve ilişkileri bakımından daha güçlü, hepsi o kadar.
Bu ikisinin böylesi bir olayda karşılaşmaları tesadüf olsa da ikisinin de bir şekilde futbolun içinde olmaları tesadüf değil. Çünkü hayat ve futbol tesadüfler ile örülen bir şey değil.
Türkiye futbolunu işte bunlar yönetiyor.

Kaybeden kim?

Peki, kaybeden kim? Türkiye futbolu, Türkiye futbol severleri ve Türkiye’nin tüm insanları.
Siz, biz, hepimiz bunların ve bu tiplerin önemli aktörler olduğu bir futbolu elimizin tersiyle itmediğimiz sürece bunlar biz futbol emekçilerinin, futbol izleyenlerinin ve futbol taraftarlarının sırtından futbol beslemeleri olarak yaşamaya devam edecekler.
Kaybeden futbol ve futbolun samimi insanları, kazananlar ise yine onlar veya benzerleri olacak.

sendika.org

Etiketler: ,

Stadyum İsimleri ve Arena

“Stadyumlar ‘Arena’ olmaktan kurtulacak!”
Peki, kurtulacak mı gerçekten?
Birincisi; eğer konu sadece Türkçe ve dil meselesi ise; Stat, stadyum, spor kompleksi gibi sözcükler, ifadeler veya tanımlamalar ne olacak? Çünkü bunlar da Türkçe değil.
İkincisi; bilindiği üzere Arena yarış alanı, atışma alanı ve “dövüş alanı” işlevleri için kullanılan yere verilen addır. Latince bir ifade olup kelime karşılığı “kum” olarak tanımlanmaktadır. Kumlu alan muhtemeldir ki parçalanan bedenlerden akan kanın emilmesinde ve temizlenmesinde kullanışlı(!) ve kolaylaştırıcı bir etkiye sahipti. Arenalar tarihte en popüler bilindik şekliyle egemenlerin vahşiliği ve vahşeti halka lütfettikleri ölüm seyirliği ve temaşa yerleridirler.
Eğer “arena” isimlendirmesinin kaldırılması isteğindeki amaç, futbol alanlarını arena olmaktan çıkararak, futbol oyununu daha barışçıl ve daha insancıl kılmaksa, bunun için öncelikle futbolu tüccarların, simsarların, rantiyecilerin ve özellikle de siyasetçilerin elinden kurtarmak gerektiği çok açık ve çok daha önceliklidir.

Atatürk’ü silmek için Arena

Ama hedef iktidar olanların düşünce ve ideolojilerine daha uygun bazı isim ve ifadeleri  “arena” yerine kullanmak fırsatı elde etmekse, bu hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Çünkü özellikle son on yıldır bırakınız yeni stadyumların adlarının “arena” olarak tescil edilmelerini, eski ve geleneği olan statların dahi özellikle “Atatürk” olan adları birer birer “arenaya” dönüştürülmesine izin verilmiş ya da bir şekilde teşvik edilmiştir.
Futbol alanlarının isminin “arena” olması elbette biraz düşünen ve biraz eleştirel bakabilen kişiler için onaylanacak bir isimlendirme değildir. Ama “arena” takıntısındaki sözde dil hassasiyeti gerçekten samimi bir yaklaşım ürünü ise, bunun Türkçeye en uygun şekliyle kullanımı bildiğimiz üzere “futbol alanı” kullanımıdır. Alanı çevreleyen mimari yapı ve ek tesisler de düşünüldüğünde söz konusu alan tanımlaması yetersiz gibi durabilecek ve/veya algılanabilecektir. Ama asıl özne futbol ve alan olduğundan “futbol alanı” tanımlaması bir müddet sonra algıda olağanlaşma ile doğal hale gelecektir. Tüm tesisleri içine alacak şekilde ifade edebilme konusu ise “futbol yerleşkesi” örneğinden hareketle örneğin Trabzonspor Avni Aker Yerleşkesi (pardon Şenol Güneş) tanımlamasında olduğu gibi pekâlâ güzel ve doğru duracaktır.

Arenayı silmek, neyi yazmak için?

İlerleyen süreçte elbette göreceğiz, futbol alanlarından ve tesislerinden “arena” sözcüğü kalktıktan sonra yerine gelecek isimler bir meslektaşımızın naif bir beklentiyle ifade ettiği gibi tekrar “Atatürk” adının eklenmesi şeklinde mi olacak, yoksa farklı bir uygulama mı ortaya çıkacaktır? Muhtemelen öyle isimler gelecek veya getirilmesi sağlanacaktır ki; itiraz etsen bıyık, etmesen sakal misali, içten içe “keşke arena kalsaydı” diye düşündürtebilecektir.
Bu arada arena ifadesinden rahatsız olup “vodafone” ya da benzeri uluslararası şirket isimlerinden rahatsız olmamayı “piyasacı” olmanın gerekliliği ve doğallığı bağlamında değerlendirmek gerekiyor herhalde?

Nasıl bir itiraz?

Son olarak toplumsal anlamda söylenmesi gereken birkaç cümle de şu olsa gerektir; yıllar önce futbol alanlarının geleneksel isimleri değiştirilip gümbür-gümbür arenalara dönüştürülürken, olan biteni sadece stat ismi değişmesinden ibaret görenlerin bugün itirazlarının “arenaların yerine eski isimleri gelsin” üzerinden olması çok anlamlı olmasa gerektir.
İtiraz, reddetme ve karşı duruş gibi davranışlar zamanlama, haklılık, akıl ve güçlü olma hali ile birleştiğinde amacına ulaşır.  Geç kalınan, haklılığından şüphe edilen, aklı kullanmayan ve güçlü olunamayan itiraz, reddediş ve karşı duruşlar anlamını ve önemini yitirirler.
Tarih böyle bir şeydir ve şöyle yazmıştır hep; Karşı duruş, reddediş zamanında yapılmazsa veya ertelenirse ya da yeterince güçlü olmazsa,  itiraz edilenler itiraz edenleri teslim aldığında, itirazlarının ne olduğuna bakmaya dahi tenezzül dahi etmezler.
Kaynak: sendika.org

Etiketler: ,

Spor ve Siyaset

Sporu ve özelde futbolu siyasetin aracı haline getirenler sağ siyasetin her çeşidi ve türüdür. Solun da sporda ve futbolda politikası artık bundan böyle onların deyimi ile “spora ve futbola daha fazla siyaset sokmak” olmalıdır

Futbol başta olmak üzere spora siyaset sokmak denince neden akla hep “solcular” gelir? Çünkü akla solcuların gelmesi istenmiştir. Oysa gerçek sporda sağcıların, hatta en kötü olanlarının varlığıdır.
Bu bir algı yönetimidir. Belki de yüzyıl öncesinden başlayan bir algı yönetimi. Çünkü sol ve solcular, özellikle sosyalist sol, spordan ne kadar uzak tutulursa, spor o denli kullanışlı bir araç olmaya devam eder.
Sosyalizm ve sosyalistler de sporu elbette amaç değil, araç görür. Ama önemli olan bu aracın ne olduğu ve nasıl olduğudur. Hiçbir sosyalistin sporu para aklama, vergi kaçırma, adil olmayan zenginleşme, halkı aldatma ve uyutma gibi bir araçsallaştırma peşinde olmaması ve olmayacak olması bir yana, bunları engelleyecek ve yok edecek bir spor politikasının olmasıdır ki; bu da “spora siyaseti sokmayalım” düşüncesinin ve lafının asıl kaynağını oluşturmaktadır.
Spora siyaset sokmayalım diyenlerin Almanya’dan Arjantin’e, Portekiz’den İspanya’ya, bırakınız ülkeleri Türkiye’nin de içinde olduğu tüm faşizan yöntem ve yönetimlerin tüm kıta ülkelerinde spora ve özelde futbola nasıl bir siyaset soktukları konusu ve somut örnekleri kütüphane dolduracak bir külliyat oluşturmaktadır.

Her türlü halk düşmanlığının ilgi ve faaliyet alanı

Gerçek şudur: spor ve çok kitlesel olması bağlamında futbol, emperyalizm ve kapitalizmin doğası gereği ve onun desteklediği tüm örgüt, parti ve iktidarların, özellikle de tüm sağ siyasetin, başta faşizmin ve her türlü halk düşmanlığının ilgi ve faaliyet alanı olmuştur.
Tarihte sol ve solcuların da ilgi ve faaliyet alanı olduğu şekliyle spor ve futbol gerçekliği de söz konusudur. Ama oralarda daha çok bir karşı duruşu, örgütlenmeyi, muhalifliği ama esas olarak adaletsizliklere ve eşitsizliklere karşı bir mukavemet peşinde oluşu görürsünüz. Merak edenler için bu konuda da ciddi sayıda edebi ve biyografik yapıt mevcuttur.
Siz dünyada ve Türkiye’de sporda emekten, sporda sendikalaşmaktan, sporda eşitlikten, sporda toplumculuktan, sporda yarışma fetişizmi karşıtlığından ve kazanma kutsiyeti reddiyesinden söz eden sağcı bir spor yönetimi ve siyaseti gördünüz, okudunuz veya duydunuz mu? Mümkün değildir. Çünkü spor esasen toplumu, halkı ve ilgili ilgisiz tüm kitleyi yönetme becerisi için en kullanışlı araçlardan birisidir. Diğeri de zaten devlet terörüdür…
O halde nasıl oluyor da “spora siyaset sokmayalım” lafını en çok kullanan bu tipler ve düşüncedekiler oluyor.

Sol siyaset spora girerse

“Spora/futbola siyaset sokmayalım” diyenler, esasen spora ve futbola “sol siyaseti” sokmayalım diyenlerdir… Çünkü sol siyaset spora girerse sporda adalet olur, eşitlik olur, liyakat olur, emeğe değer olur…
Bu ülkede sporun ve özellikle de futbolun tam orta yerinde sağ siyasetin her türlüsü yer almış ve almaya devam etmektedir. Bu yüzdendir sporda bir türlü gelişememiş oluşumuz. Mutasyona uğramışlığımızın nedeni budur. Rantiyeciliğin, bilim düşmanlığının, adama göre iş yaratmanın en verimli alanlarından birisi de başta futbol olmak üzere spor alanıdır. Bu ülkede bütün sağ iktidarlarının en öncelikli işlerinden birisi de sporu el altında tutmak olmuştur. Spora hükmeden, paraya, güce ve kitlelere de hükmeder çünkü…
Konyaspor-Beşiktaş süper kupa maçında yaşananları görünce bunları düşünmemek mümkün değil.
Bir tarafta kulüp başkanının İzmir Marşı’nı söylemedikleri için teşekkür ettiği kulüp taraftarları, öbür tarafta kulüp başkanından bağımsız ve hatta ilgisiz taraftar grubu olarak tanımlanmayı on yıllar önce aşmış, kendine özgü tutum ve tavrını bir külliyat oluşturacak denli değer haline getirmiş bir taraftar grubu.

Spor ve futbol siyasetin kendisidir

Ama esas konu şudur.
Spora ve futbola siyaset bulaşmış değildir. Siyaset sporun ve futbolun kendisi olmuştur. Diğer söylemle, spor ve futbol siyasi yapının kendisidir. Sol siyaset adına bir şeyler söyleyenler ise dışarıdakilerdir. Buna rağmen tahammül hiç yoktur. Çünkü kurulmuş olan düzene karşı her aykırı ses, dış sestir ve kesilmelidir. Kesilmezse düzenin ahengi bozulur, dahası uyuyanlar uyanabilir ya da güçlü oluşa ilişkin zafiyet algısı yaratılmış olur.
“İzmir Marşı” tahammülsüzlüğü, “Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa” pankartı yasakçılığı, “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı düşmanlığının tek bir açıklaması vardır. “Sporda ve futbolda siyaset bizim istediğimiz siyaset olacaktır. O da “Tekbir! Allahuekber” şeklinde olandır”.
Solun esas işi politikadır. Solun sporda ve futbolda politikası artık bundan böyle onların deyimi ile “spora ve futbola daha fazla siyaset sokmak” olmalıdır. Çünkü spordan ve futboldan talanı, yalanı ve dolanı temizlemenin başka yolu yoktur.
Kaynak: sendika.org

Etiketler:

TÜRKİYE’DE FUTBOL NEREYE GİDİYOR?



Çoğu zaman aşağıdaki sözleri birçok sözde futbol insanından duyar veya okuruz;
"Altyapılar önemlidir."
"Altyapı olmadan üstyapı olmaz."
"Her şeye altyapıdan başlayacaksın."
"Bütün her şeye altyapılardan yeniden başlayacaksın" gibi.
Altyapıya inanan ve endüstriye spora soğuk bakan birisi olarak ilk etapta tartışmalı gibi gelse da işin doğası gereği belirtmeliyiz ki, altyapılar üstyapı içindir. Üst yapı yoksa altyapıların varlığı bir anlam taşımaz. Ancak bu altyapıları önemsiz kılmaz. Daha değerli kılar. Çünkü altyapılar olmadan da üstyapılar sürdürülebilir değildir ve olamaz. Yani “üstyapılar yaşamın kendisi, altyapılar ise o yaşamın hayatiyetidir”.
Bu hayatın her alanı için böyledir. İnsanın kendisi için de böyledir, spor ve özelde futbol için de böyledir. Yaşamı yok ederseniz, yaşam ile ilgili olana ihtiyaç kalmaz. Veya yaşam ile ilgili olanı yok ederseniz yaşamı zora sokar, sürdüremezsiniz.
Altyapılar bu olgunun dışında elbette çok daha önemli bir işleve daha sahiptir. Çocukların ve gençlerin çocuk ve insan hakları bağlamında oyun oynama, eğlenme, mutlu olma, etkinliklere katılma ve spor yapma hakları işlevidir bu. Lakin burada bahse konu olan altyapı, “yarışmacı ve performans sporu” bağlamında uluslararası düzeyde sürdürülebilir bir spor politikasının gereği olarak altyapı meselesi anlamındadır.
Bakınız Türkiye futbolunun en üst düzeydeki dilimi olarak tanımlanan “Süper Ligde” 2017-2018 sezonunun ilk haftasında takımların ağırlıklı olarak yabancı futbolculardan oluştuğu ortaya net olarak ortaya çıktı. Bu beklendik bir durumdu elbette ama rakamlar endişe verici boyutlardadır.
Süper ligde takımları olan kulüplerin yabancı oyuncu sayılarına bakıldığında vaziyetin ne denli vahim boyutlara ulaştığını görülecektir. Sırasıyla Beşiktaş 14, Başakşehir 9, Galatasaray 11, Fenerbahçe 14,Trabzonspor 11, Antalya 15, Kasımpaşa 13, Konya 12, Karabük 14, Gençlerbirliği 14, Bursa 9, Osmanlı 16, Alanya 17, Kayseri 13, Akhisar 10, Rize 13, Adana 13, Gaziantep 14 oyuncu olmak üzere süper lig takılarımda toplam 232 yabancı oyuncu yer almaktadır. Bu her takım başına yaklaşık 13 yabancı oyuncu demektir.
Süper Ligde geçen hafta sonu itibariyle sahaya çıkan 157 yabancı futbolcuya karşılık 94 yerli oyuncu forma giydi. 2017-2018 sezonunun ilk haftasında ise müsabakalara ilk 11’de başlayan toplam 198 futbolcu içinde, altyapı eğitimini Türkiye’de alanların sayısı 47’de kaldı. Bu sezonun ilk haftasında 136 yabancı futbolcu ilk 11’de yer alırken, yurt dışında yetişen ancak yerli statüsünde oynayan futbolculardan sadece 15’i kendilerine ilk 11’de yer bulabildi.
Tablo:   Ligdeki 18 takımın ilk hafta maçlarındaki ilk 11 tercihleri
TAKIMLAR
TÜRKİYE'DE YETİŞEN
GURBETÇİ
YABANCI
GÖZTEPE
1
0
10
GALATASARAY
1
1
9
ALANYASPOR
2
0
9
ANTALYASPOR
2
0
9
BEŞİKTAŞ
1
2
8
MEDİPOL BAŞAKŞEHİR
2
1
8
KASIMPAŞA
3
0
8
BURSASPOR
2
1
8
FENERBAHÇE
4
0
7
ATİKER KONYASPOR
4
0
7
GENÇLERBİRLİĞİ
4
0
7
KARDEMİR KARABÜKSPOR
2
2
7
DEMİR GRUP SİVASSPOR
4
0
7
EVKUR YENİ MALATYASPOR
3
1
7
OSMANLISPOR
2
2
7
KAYSERİSPOR
2
2
7
TRABZONSPOR
4
1
6
AKHİSAR BELEDİYESPOR
4
2
5

Söz konusu bu durum Türkiye futbol ekonomisinin ve kulüplerinin ekonomik yeterliliği ve işletmecilik başarısı veya güçlülüğü görüntüsü değildir. Bu görüntü futbol ve futbolcu gelişimi ile “sürdürebilir uluslararası profesyonel futbol” adına yanlış giden bir şeylerin olduğuna ilişkin bir görüntüdür.
Esas itibariyle bu görüntü uluslararası futbol sermayesinin piyasacı koşullarının dayattığı ve buna uygun ve paralel olarak götürülen sömürgeci futbol politikası yüzünden, futbolun pazar ülkesi olmanın sonuçlarıdır.
Yabancı oyuncu karşıtı değiliz elbette. Ama bu gerçekler bırakınız yabancı oyuncu karşıtlığını tam olarak "yerli oyuncu karşıtlığı” gibi bir görüntü ve gerçeği yansıtmaktadır. İşte buna şiddetle karşıyız. Çünkü burada futbol işgücü sömürüsünün ve futbol oyuncu istismarı söz konusudur.
En yoğun yabancı oyuncu ülkelerinden birisi olan İngiltere örneğinde dahi durum bu değildir. Hatta bu düzeyde olsa dahi orada işler gelir-gider hesabı üzerinden olması gerektiği şekilde yapıldığı için işler, yabancı oyuncu transferinin gelir arttırıcı rolü üzerinden götürülür. Yani piyasacılığın kurallarını kendine göre koyar ve götürür. Buna rağmen her Premier lig takımında oynayan 17-18- 19 yaşında oyuncular görürsün. Takımların birçoğunun kadrosu içinde genç ve altyapı oyuncu oranları neredeyse %50’leri aşan düzeylerdedir.
Eğer futbol adına gereken tüm kurumlarınız ve bu kurumların işleyişi mükemmel ise dış oyuncu alımı size zarar vermez tam aksine sizi güçlendiren etkiler yaratır. Ama sisteminiz ve işleyişiniz kötüyse, özellikle oyuncu yetiştirme adına büyük eksikleriniz ve hatalarınız varsa yabancı oyuncu alımı sizi çoraklaştırır.
Özetle birincisi; Türkiye'ye gelen yabancı oyuncuların çoğunun oyunculuk kalitesi açısından eş değeri bu ülkede bir şekilde vardır.
İkincisi; Böyle devam ederse Türkiye futbolda da tam bir Pazar-sömürü ülkesi olmak üzeredir.
Üçüncüsü; Yabacı oyuncu veya özellikle kaliteli yabancı oyuncu uluslararası düzeyde piyasanızı ve başarınızı arttırıyorsa gerekli ve önemlidir. Değilse sizi bir süre sonra tamamen dışa bağımlı hale sokar. Çünkü özkaynaklara yönelme davranışını yitirir ve ihtiyacı hissetmezsiniz. Kölelik veya bilinçli çaresizlik denilen şey biraz da böyle bir şeydir.
Ve sonuç; Altyapıları bu ülke ve bu ülkenin çocuk ve gençleri adına önemli ve değerli görmeye, savunmaya devam etmeye mecburuz. Birileri bu ülkenin futbol geleceğini ve futbol ekonomisini finans kapitalin istediği şekilde yönetmeye ve biçimlendirmeye devam ederken, gerçek futbolsever ve emek yanlısı sporseverler de en azından bazı platformlarda bu yanlışları teşhir etmek zorundadırlar. 

Not: sendika.org sitesinde 19.08.2017 tarihinde yayınlanmıştır.









Etiketler: , ,