9 Ocak 2021 Cumartesi

PSG – Başakşehir müsabakası ve ırkçıların ırkçılık karşıtlığı

Anımsanacağı üzere 8 Aralık günü Şampiyonlar Ligi maçında Paris Saint German ile Medipol Başakşehir arasında oynanan maçta, maçın 13. Dakikasında 4. Hakem Sebastian Coltescu’nun, Başakşehir Yardımcı Antrenörü Webo’yu işaret ederek, iddiaya göre ırkçı bir söylemde bulunması üzerine Başakşehir maçtan çekilmiş, PSG’nin bazı futbolcuları da bu harekete destek vermişti. Maç ertelenmiş ve bir gün sonra oynanmıştı.

Söz konusu olay üzerinden o kadar çok ırkçılık karşıtı yazı yazıldı ve paylaşım yapıldı ki, tüm Türkiye olarak topyekun ırkçılık karşıtı bir kültüre sahip olduğumuz sanısına kapıldık. Keşke öyle olsaydı ama biliyoruz ki maalesef böyle değil.

Irkçılık insanlık suçudur. Bu tartışmasız. Ama ırkçılık karşıtlığı da ikiyüzlü olmaz. Hele hele popüler olmak adına hiç olmaz. Özetle ırkçılığa karşı duyarlı görünmek adına “no to racism” yazıları paylaşmak hiçbir şey ifade etmez.

Biz de “ırkçılık karşıtlığı” konusunda çoğu kişiye göre “kişisel” olarak nitelenebilecek yargımızı ortaya koyarak söze başlamış olalım; Cinsiyetçi, türcü ve ırk konusunda tutarsız kişilerin ırkçılık karşıtlığı göstermelik, samimiyetsiz ve ikiyüzlülüktür.

Öyle pis bir dönem yaşıyoruz ki, “gerçeküstü” olarak da tanımlanan bu süreçte, ırkçılığın sınırlarını dahi ırkçılar belirliyor. Bu çağ öyle bir çağ ki; Irkçıların ırkçılık karşıtı rollere ve pozlara büründüğü, sadece ırkçılık konusunda değil, her konuda çelişkili, tutarsız ve ikiyüzlü davranışların “dışsal” aktörlere yüklenerek yeniden vizyona sokulup kimliksiz ve kişiliksiz toplum yaratma ve yönetme çağı bu. Hırsızların becerikli ve dürüst iş adamları ve siyasetçi, tacizcilerin namuslu, akıllı ve çok özel birer yazar ve kamu görevlisi, asalakların ve beslemelerin çalışkan birer esnaf veya “sanatçı” olduğu, tüm ahlaki değerlerin ters yüz edildiği ve halkın bir şekilde manüple edilerek “muktedir” aktörlere itaat etmelerinin sağlandığı “gerçekçi yalan çağı” bu. Direnebilenlere, temiz kalabilenlere ve tutarlı yaşayabilenlere aşkolsun.

Örneğin “pis Kürtler”,  “Yahudi piçi”, “Ermeni dölü”,  “Rum tohumu” ifadelerini kullanmış, alkışlamış,  ses çıkarmamış ve eleştirmemiş kişilerden ırkçılık karşıtı çıkmaz… Keza aynı şekilde Kızılbaşlık,  Alevilik, Zerdüştlük gibi mezhepler ve dinler üzerinden ayrıştırıcı, rencide edici yaklaşımları olan hiç kimse ırkçılık karşıtı olamaz. Çünkü her türlü ayrımcılık bir şekilde ırkçılıktır veya ırkçılıkla kesişir.  Irkçılık sadece siyah, beyaz meselesinden ibaret bir bela veya bir kötülük değildir.

PSG-Başakşehir müsabakasında yaşanan ve maçtan çekilmeye varan sözde ırkçılık karşıtlığı gösterisinden sonra, yukarıda dediğimiz gibi ülkede ne kadar çok ırkçılık karşıtı olduğunu görmek ilk bakışta sevindirici olsa da, çelişkileri ve tutarsızlıkları görebilenler için ülkedeki riyakarlığın da boyutları açısından elem vericidir.

Bu arada söz konusu olaylar yaşanmadan önce Başakşehir müsabakayı önde götürüyor ve maçı kazanma olasılığı çok yüksek olsaydı, malum ırkçılık karşıtı tutum ve tavırlar sergilenecek,  müsabakadan çekilmeye varan bir radikallik sergilenecek miydi? Diye düşünmeden edemiyor insan.

Kendi ülkesinde rakip takım oyuncusuna “Fucking negro” diyen, bu nedenle ırkçılıktan ilk kez ceza almış bir futbolcu olarak kayıtlara geçen bir futbolcuya anlayış gösterenler, görmezden gelenler ve dahası onu baş tacı edenler, şimdi nasıl olup da ırkçılık karşıtı oluyorlar anlamak gerçekten çok zor. Bu konuda o kadar çok örnek var ki.. Bunlar yeterince yazıldı ve çizildi. Futbol özelinde Cizrespor, Amedspor, Deniz Naki, Yamyam, Arap, “bir Yugoslav” kelimeleri üzerinden küçük bir arama sonucunda dahi onlarca ırkçı ifade ve tavır örneği bulmak mümkün.

Irkçılığın yok edilebileceği, üstesinden gelinebileceği ve tamamen ortadan kaldırılabileceği alanlardan ve araçlardan birisi de spor ve özellikle kitlesel olması bakımından futbol olması gerekirken, nasıl oluyor da ırkçılığın en yoğun yaşandığı alan spor ve özellikle futbol olabiliyor?

Hep söylemeye çalıştığımız şeylerden birisi de işte budur. Sporların hepsi bir araçtırlar. Amaç değil. Amaçlarınız neyse araçlarınızın kullanımı ve işlevleri ona göre değişir. Futbol kitlesel olması bağlamında ırkçılar için de, ırkçılık karşıtları için de kullanışlı bir araçtır… Futbol kimlerin elinde ve hangi toplumsal ve ekonomik sınıfın amaçlarına yönelik bir araç ise işlevleri de ona göre belirlenecektir. Spor yapan ırkçı olmaz diye bir şey yok. Futbol ile ilgilenenlerden ırkçı çıkmaz diye de bir şey yok… Tıpkı bilim gibi… Bilim harika bir yol göstericidir. Ama aynı bilim kötülerin, çıkarcıların, sömürenlerin elinde inanılmaz zararlı aygıtlara dönüşen ve dönüşecek olabilen de bilgidir.

Futbolun ırkçılığa hizmet eden bir oyun olabileceğini unutmamalıyız. Irkçılık ve diğer tüm kötülüklerin varlık nedeni toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizlik, sınıflı toplumlardaki çelişkiler ve çözümsüzlükler ve yönetmeye, egemen olmaya, güçlü olmaya yönelik dünya düzenidir. Futbol hayatın ve düzenin bir parçasıdır. İyi ve güzel bir parçası olması için, hayatın iyi ve güzel düzenlenmiş olması gerekir..

Irkçılık söz ile nasihat ile engellenecek ve çözümlenecek bir kötülük değildir. Irkçılığın var olma koşulları değişmeden, ırkçılık çözümlenemez. Irkçılığın var olma koşulları mülk- mülksüzlük, çalışma-çalıştırma, emek-sermaye gibi sınıfsal/ekonomik kökenleri olan, egemenler ve köleler düzeni çeşitlemelerinin sürekli evrilerek ve değişerek süregeldiği bir ayrıştırma temeline dayanmaktadır. Irkçılık öncelikle bir sınıf, ona bağlı ve ondan bağımsız bir toplum, bir grup, bir tür ve cinsiyet için “faydalı sağlama” koşulları ortadan kalktığında bitecektir.

Kaynak;

https://sendika.org/2020/12/psg-basaksehir-musabakasi-ve-irkcilarin-irkcilik-karsitligi-604656/

Etiketler: ,

13 Aralık 2020 Pazar

Maradona'nın bir kez daha gösterdiği



Maradona'nın nasıl “muhteşem bir futbolcu” olduğuna ilişkin teknik açıdan bir hayli değerlendirme yapıldı ve yazı yazıldı. Onun futbol oyunculuğuna ilişkin yapılabilecek en iyi teknik değerlendirme ifadelerinden birisi de muhtemelen, top ile ilişkili hareket becerilerindeki ustalık kadar, bu ustalığa dayalı olarak, ayağına her top gelişinde oyunu tekrar yeniden kurgulaması olsa gerektir. Çünkü özel, usta ve ayrıksı oyuncuların diğer oyunculardan farkı, sadece topa daha iyi vurmaları, topu daha iyi kontrol etmeleri veya mükemmel dripling yapıyor olmaları değildir. Belirleyici asıl özellikleri oyunu farklı anlamaları, farklı düşünmeleri ve farklı oynamalarıdır. Bu da ancak oyun içinde oyunu sürekli dönüştürmeleri ve teknik ve taktik olarak farklılaştırmaları ile mümkündür. Herkesin oyun zekası diye tanımladığı şey, aslında kendi becerilerine ve algılayışlarına göre oyuna hükmetme (oyunu değiştirme) davranışlarından başka bir şey olmasa gerektir.

Bazı oyuncular için “oyun zekası” yüksek denilerek tanımlanan ama aslında öyle bir zekanın olmadığı, bilişsel ve motor özelliklerin bileşkesi şeklinde özgün, bağımsız ve çok yönlü çalışmalar ile yeteneğe dönüşen “kognitif” ve “koordinatif” yetilerin gelişmiş ve geliştirilmiş olmasıyla ile ilgilidir. Genetik ve ama asıl olarak çevresel etkilerin/eğitim çalışmalarındaki deneyimlemelerin ve içsel geribildirime dayalı tekrar deneyimlemelerin sonucu geliştirilebilen davranışlar/teknik özellikler olarak tanımlanması gereken “oyun becerilerinde ustalık ve farklılıklaşma” olarak tanımlanmalıdır.

Maradona ve türevleri şeklinde ifade edeceğimiz tüm özellikli oyuncuların hepsi var olan yetilerini yeteneğe dönüştürürlerken daha özgür, daha bağımsız davranabilmiş ve bu nedenle de çok yönlü gelişim olanağı ve fırsatı bularak, ayrıksı ve özel olmayı başarmış oyunculardır.   

Gelelim Maradona ile ilgili ve Maradona’dan hareketle işin teknik analiz kısmı dışındaki bölümüne. Yazının başlığını da oluşturan Maradona’nın giderken bir kez daha gösterdiği şey aslında bilindik bir şey. Sporda psikososyal alanlar ve sosyoloji ile ilgili herkesin mutlaka bildiği bu şey; “Futbolun sadece futbol olmadığına” ilişkindir.

Özellikle futbol başta olmak üzere, belli alanlarda çok iyi veya mükemmel düzeyde iyi iseniz, güçlü iseniz veya farklı iseniz  "krediniz" asla bitmiyor... Örneğin uyuşturucu, istismar, doping gibi spora hiç yakışmayan davranışlar dahi kredinizin tükenmesine neden olmuyor veya olamıyor. İşte bu yapı ve anlayış, bir şekilde, piyasa ve düzenin de buna uygun olması nedeniyle,  spor ve özellikle futbol insanları daha hırslı ve daha acımasız yapabiliyor. Çünkü bir şekilde en başarılı, en iyi, en güçlü ve en görünür olmak için her şeyi deneyebiliyorlar.

Çok daha önemlisi diğer değerlendirmeye gelirsek, “Futbolun sadece futbol olmamasının” ardında yatan başka önemli bir konu da halkların, alt ve orta sınıfın insanlarının sadece bu oyunu ve oyuncuyu seviyor olmaları ile değil, bu oyunun ve bu oyunun oyuncuları üzerinden dünyadaki varlıklarını anlamlandırmaya çalışmaları ile ilgili olsa gerekir.

İnsanlar kendilerini, düşüncelerini, hayattaki başarısızlıklarını, ezilmişliklerini ve haksızlıklara karşı koyuşlarını bir kişi üzerinden haykırmaya ve belki de telafi etmeye çalışırlar. Ki bu insanlar genellikle orta ve alt sınıf insanlarıdırlar. Orta ve alt sınıf insanları, haliyle orta ve alt sınıfın sporlarından birisi ve en etkilisi olan futbolu ve futbol aktörlerini seçerler... Çünkü seçtikleri oyun kendi oynadıkları oyun, seçtikleri kişi de kendi sınıflarından “en iyi” olan birisidir. Onun üzerinden tüm varoluşlarını anlamlandırmaya ve bir şekilde “var olmalarının dayanılmaz hafifliğini” algılamaya ve yaşamaya çalışırlar.

Maradona işte böyle bir figürdür. Asi, kavgacı, aklına geleni söyleyen, isyankâr ama "başarılı"... Başarılı ve hem başarılı hem halkın doğrudan karşı çıkamadığı, adil olmayan düzene ve o düzenin yasalarına kafa tutarak ve kafa atarak ve hatta gerekirse kokain dahi kullanarak karşı çıkan bir “sınıfdaş”…

Yeryüzünde futbolun sadece futbol olmadığına dair o kadar çok örnek var ki... Yönetenlerin ve egemenlerin dünyayı ve ülkeleri istedikleri şekilde yönetme ve sömürme aracı olarak kullanılmasından tutunuz, işçi sınıfının tarihte sendikal örgütlenmelerindeki işlevselliğine kadar. Onun içindir ki, özelikle futbol sermaye için vazgeçilmez, halkların ve sınıfların ise bir şekilde kendilerini ifade ettikleri bir spordur. Bazı futbolcuların tarihe mal olmaları sadece oynadıkları futbol ile sınırlı değildir. Evet o denli "iyi oyuncu" olmasalardı rol model alınmayacaklar, idol olamayacaklardı ama onların çok önemli birer figür olarak tarihe kayıt düşülmüş olmalarına neden olan asıl şey, sınıflarının ve halklarının insanları tarafından bir karşı çıkış olarak "seçilmişler" olmalarıdır.

Unutmayalım ki; halklar ve sınıflar yanlış veya doğru olarak seçtiklerini sadece seçilenin özellikleri dolayısıyla değil, onlar üzerinden kendilerini görmek istedikleri için seçerler. Maradona’da uluslararası düzeyde kabul görmüş olmasının nedeni sadece futboldaki büyüklüğü değil, “ne yapmış olursan ol, sen bizdensin,  “içgüdüsel sınıf duygusu”dur…

Bazen aktörler kendilerine yüklenen anlamları hak ediyor veya etmiyor olabilirler. Bu başka bir tartışma konusudur. Burada yaşadığımız ve yaşayarak öğrendiğimiz asıl şey yüklenen anlamların kimler tarafından, neden ve niçin yüklendiğine ilişkindir.

https://sendika.org/2020/12/maradonanin-bir-kez-daha-gosterdigi-602944/#more

Etiketler: , ,

27 Kasım 2020 Cuma

"MARADONA'NIN ARDINDAN"



Kısa Maradona yazısına romantik bir futbol cümlesiyle başlayalım; "Maradona ölmüşse herkes ölür"... Daha fanatik bir taraftar empatisi yapmaya çalışarak söylersek "Maradona ölümlü müydü?"...

Elbette bütün insanlar ölümlüdür. Her ne kadar futbol fanatikleri, romantikleri ve hastaları için durum daha farklı yorumlansa da gerçek budur... O da geldi, oynadı ve gitti.

Gidenin arkasından kötü şeyler söylenmez. Ama gereksiz ve abartılı şeyler de söylemenin ve bunu zorlamanın gereği de yoktur.

Bizim için iki Maradona vardır. Birincisi muhteşem futbolcu/topçu/oyuncu Maradona... Ve ikincisi, geçmişini mirasyedi gibi harcayan, özel yaşamındaki olumsuzlukları hayatının önemli parçası kılan, uyuşturucu kullanan, dengesiz beslenen, ayrıcalıklı olma peşinde popülerlik düşkünü bir Maradona.

Biz de herkes gibi birincisinin hastası ve müptelasıyız. Top ile raks edişinin, topa hükmedişinin ve ustalığının hastasıyız! Motor becerilerin futbola ilişkin olağanüstü mükemmellikte transfer edilişinin ve özgünlüğünün müptelasıyız.

Ondan ve bir sporcu ve futbolcu olarak yaşamından çıkarılacak çok ders var. Çünkü ders gibi bir insandı. Olumlu ve olumsuz pek çok ders çıkarılabilir ve çıkarılmalıdır da. Geldi, kendine biçilen rolleri oynadı ve çoğunu reddetti, kendine yeniden roller yazdı, onları oynadı ve gitti.

Maradona'nın ardından yapılan ilk yorumların futbol ile ilgili olanlarının hepsine katılmak mümkün... Çünkü futbola dair ne söylenirse ona uyar. Lakin Sosyalist bir futbolcu oluşuna dair öyle notlar var ki, insan okudukça. “Marodana meğer bu muymuş” diye düşünmeden edemiyor insan. Bu tür ilişkilendirmeler ve anekdotlar onu daha önemli ve değerli bir futbolcu kılmayacağı gibi, Sosyalist düşünceyi de daha değerli ve önemli kılmayacaktır kuşkusuz.

Fidel Castro ile görüşmüş olması, bedeninde Che dövmesi taşıması onu Küba sever, Fidel sever ve Che hayranı yapabilir. Başka bir kişi veya başka bir kişilik yapmaz. Yapmadığını tüm yaşamı boyunca gördük.

Sonuçta O bir Sokrates değil.. Evet Sokrates’ten çok üstün bir futbolcu. Ama asla bir Sokrates değil... Bu anlamda bir Metin Kurt da değil. Olması için hayatının en azından bir bölümünde toplumcu mücadelenin bir yerlerinde olması gerekirdi. Saygınlığının en tepe noktasında olduğu futbolun küresel ölçekte nasıl bir sömürü ve tahakküm aracı haline dönüştürülmüş olması karşısında, daha farklı bazı tutum ve davranışlar alması, bu tür ilişkilendirmeleri yakıştırma olmaktan çıkarabilirdi. Vatikan ile ilgili söyledikleri alıntılanarak din eleştirisi yaptığına dair bazı ifadeleri referans verilerek yapılan yakıştırmalar ise olan değil olması gereken Maradona isteğinin ve arzusunun bir tezahürü olsa gerek. Kulaklarında ve boynunda yıllardır hiç çıkarmadığı İsa'ları ve haçlı takıları onu din üzerinden eşitsizlik ve adalet eleştiri yapacak bilinçten alıkoymaz elbette ama ne yazık ki, o da sadece insani bir reaksiyon, anlık bir ifadedir.

Dememiz o ki; Olağanüstü meziyetleri olan bir futbolcuydu.. Bırakalım öyle kalsın. Bir kişiye olduğundan başka değerler atfetmek ne onu, ne de atfedilen şeyleri daha önemli ve değerli kılmıyor.

O, ona verilen yetileri yeteneğe çevirmede, yeteneğini futbola ilişkin beceriye dönüştürmede irdelenmesi, incelenmesi ve yad edilmesi gereken bir “futbol oyunculuğu” dahisidir...


https://sendika.org/2020/11/maradonanin-ardindan-602268/

 

Etiketler: ,

21 Kasım 2020 Cumartesi

Endüstriyel futbol: Kurgulanmış piyasa futbolu

 

Futbol, daha çok kulüpler üzerinden yarışma ve kazanmaya yönelik ticarete, oradan da finans kapitalin (para ticareti sektörü) eline geçince ve endüstriyel bir şekle, işleyişe ve tüketime yönelik bir araç haline getirilince, ortada halkın ve sınıfın sporu falan kalmıyor.

Daha da kötüsü halk müşteri oluyor. Yayın hakları ve bahis şirketi sahipleri de müşteriye satılan malın, yani futbolun sahipleri. Kulüpler taşeron işletmeler ve tezgâhtar; oyuncular paralı askerler; menajerler, futbol yazarları, TV yorumcuları ise sırasıyla asalaklar, tetikçiler, beslemeler ve değnekçiler şeklinde sıralanıyorlar.

Dolayısıyla futbolun, gerçekten sahibi olanlara ulaşması için, diğer bir ifade ile futbolun ve sporun işçilerin, emekçilerin, dar gelirlilerin futbolu olması için ulaşılabilir olması gerekir. Spor yapmak ise elbette başka bir şeydir. Yarışma ve/veya performans sporu halkın yapacağı değil, keyifle izleyeceği bir meslek alanıdır. Bu konuda halkın “sağlıklı ve mutlu bir yaşam” için sporun ve futbolun ulaşılabilir olması önem kazanırken, daha elit düzeyde bir meslek alanı olarak gerçekleştirilen spor ve futbol organizasyonlarına ise taraftar, izleyici olarak katılımlarının sağlanması oldukça değeridir. Bu aynı zamanda ekonomik düzene dair bir göstergedir.

Emekçi sınıfların ve halkın sporu izleme imkânlarına kavuşması için futbolu finans kapitalin elinden almak ve gerçek sahiplerine vermek gerekir. Ya da en azından emekçilerin sporu ve futbolu hiçbir para ödemeden eğlenme, mutlu olma, güzel zaman geçirme amaçlı izlemelerinin sağlanması gerekir.

Bir kulübün üyesi veya taraftarı veya sporun taraftarı olan herkes müsabakaları izleyebilme olanağına sahip olmalıdırlar. Bunun için yapay olarak şişirilmiş endüstriyel futbol piyasasının düzeltilmesi, futbol üzerinden kumar/ bahis sektörünün kaldırılması gerekir.

Sanılıyor ki, bu yayın gelirleri ve kumar/bahis gelir payları olmasa kulüpler ayakta duramaz. Yalandır… Tamamen yalandır. Kulüplerin şişirilmiş futbol pazarından ve piyasasından kurtulmalarının yolu bu pazarı ve piyasayı değiştirmektir. Kulüpleri değil.

Bu futbol pazarı ve piyasası kulüplerin başta transferler olmak üzere şişirilmiş harcama kalemleri oluşturmalarını özellikle sağlamakta ve yönlendirmektedir ki, kendilerine muhtaç olmaya devam etsinler.

Başka bir örnek ile ilişkilendirerek somutlamak gerekirse, yol demek, özel otomobil gereği ve ihtiyacı demektir. Otomobil ihtiyacı kredi, kredi banka, banka borç ve faiz demektir… Oysa yol bir tane değildir. Tren yolu vardır, deniz yolu vardır, toplu taşıma araçları vardır…

Şampiyon olmak, şampiyon oyuncu peşinde koşmak demek değildir. Ama yaratılan algı, yaratılan gereklilik koşulları böyle bir zorunluluğa neden olmaktadır. Şampiyon oyuncu para, para ise çoğu kez borç demektir. Borcu ödemek için haliyle yayın hakları sahibine ve bahis şirketleriyle işbirliği gerekir!!!

Öte yandan asıl öznemiz olan halkın bir futbol maçını seyretmek için kulüplerin bu kadar dolambaçlı yolları denemesine, yanlış işlere girmesine gerek dahi yoktur. Lakin her şeyi belirleyen sermayenin “para ticareti” yapmasını sağlayacak futbol kurgusundan/düzeninden ibarettir. Dolayısıyla düzeni değiştirmek gerekir. Kulüpler halkındır. Halkın olmalıdır. Sermayenin değil… Kulüplerin takımlarında rol alacak sporcular da, şişirilmiş piyasanın metalaştırılmış gladyatörleri değil, yaşadığı bölgenin, ilin, ilçenin, semtin kulübünde spor yapma olanağı ve fırsatı yakalamış çocuklar ve gençler olmalıdır.

Bakınız bu konuda ilişki kurulabilecek, daha yeni yaşadığımız somut bir örnek üzerinden devam edelim. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı Nihat Özdemir: “Zaman konusunda kımıldayacak halimiz yok. Kulüplere, ‘Altyapıdan oyuncu alabilirsiniz’ dedik. Eğer 14 futbolcu ile sahaya çıkamıyorsanız hükmen yenilgi dışında yapacak bir şey kalmıyor.” TFF Başkanı farkındaysanız pandemi ve futbol ilişkisi üzerine konuşuyor ve diyor ki: Sahaya çıkacak ve oynayacaksınız…

Bu elbette onun kararı değil. O sadece bir uygulayıcı… Olması gereken dikte ediliyor, o da kurumsal gücünü kullanarak “virüs ve piyasa” denklemini kuruyor…

Yalnız bir konu daha var ki, çok önemli. Ne diyor TFF Başkanı; “Kulüplere ‘altyapıdan oyuncu alabilirsiniz’ dedik…” Yani, kulüpler altyapılardan istedikleri kadar ve istedikleri zaman takım kadrolarına oyuncu alabilirler.

Bu ilk okuyuşta sempatik ve ülke futbolu adına olumlu bir yaklaşım gibi duruyor. Çünkü ilk bakışta altyapıları önemli ve değerli kılacak gibi bir yaklaşım gibi görünüyor. Ama öyle değil, eğer öyle olsaydı; “Altyapıdan oyuncu alabilirsiniz” değil, takımlarınızın müsabaka kadroları hastalık nedeniyle eksik kalıyorsa “müsabaka isim listelerini altyapıdaki oyuncularınızla tamamlayarak müsabakaya çıkmak zorundasınız” şeklinde olmalıydı. Madem perdeyi kapatamıyor ve oyunun devamını tasarlıyorsunuz… Özetle bu sözde kararı kulüplere bir öneri şeklinde sunmak hatadır. Zaten kulüpler bu konuda defolu ve yanlış yönetilen kurumlar durumunda. TFF bunu şart koşabilecek yetkiye (!) sahip. Hiç olmazsa bu dönemde alınacak böyle bir karar ile altyapı oyuncularının (U17/19) alınan sıkı önlemler eşliğinde antrenman yapmaları sağlanır ve bu sayede gençler de antrenman yapma ve müsabaka oynama deneyimleri kazanarak Türkiye futbolu adına da yararlı bir başlangıç yapılmış olunurdu. Ama bilindiği üzere TFF karar almadan önce siyasi iktidarın gölge futbol yöneticilerinin, danışmanların ve futbolun sermaye grubu örgütü olan “Kulüpler Birliği”nin fikrini almak zorunda olduğu için, özgür ve bağımsız kararlar alamıyor.

Özetle, kapitalist spor ve futbol düzeni küresel boyutta öyle bir işliyor ki; bir yanda pandemide futbola devam etme kararı yayın şirketleri, bahis şirketleri gibi “para ticaretinin devamı” adına sürdürülürken, öte yanda bu koşullarda dahi piyasa futbolunun ve futbol piyasasının dengelerinin bozulmaması adına gençlere olanak ve fırsat vermekten kaçınılıyor. Kulüpleri tutsak alınmış, takımlarında lejyoner futbolcular ile doldurulmuş düzen her hâlükârda sürsün isteniyor. Para ve paranın iktidarı her şeyi kendisi için kurguluyor.

https://sendika.org/2020/11/endustriyel-futbol-kurgulanmis-piyasa-futbolu-601603/

Etiketler: ,

23 Temmuz 2020 Perşembe

YEREL YÖNETİMLER VE SPOR



Yerel yönetimler, yani belediyeler parasal kaynaklarının ciddi bir kısmını profesyonel kulüp ve takım işleri için harcayacaklarına, 12 yaşında balon satarak yaşamını idame ettirmeye çalışan çocukların spor yapmalarına olanak sağlayan bir sistem ve düzen için harcamalıdırlar. Belediyeler her türlü profesyonel spora destek için harcadıkları paraları, sportif altyapılara harcanmalıdır.

Belediyeler kulüp kurup onları profesyonel lige taşıma yerleri değildir. Bu yerel yönetimlerin varlık nedenlerine ve amaçlarına uygun davranış ve geleceği öngörme biçimi değildir. Her şeyden önce böyle bir davranış yerelde haksız rekabete yol açmaktadır... Düşününüz bir ilçede, ilde veya merkez ilçede belediyeler kulüp kuruyor, kulüp satın alıyor, aynı ilçenin diğer kulüplerine ve takımlarına rakip oluyorlar. Ekonomik olanakları olduğu için de bütün iyi oyuncuları bünyelerine alıyorlar ve her türlü beslenme, antrenman ve ilgili ihtiyaçları daha iyi oranda karşılayarak, kendi yerelindeki diğer takımları alt ediyorlar. Bunun neresi yerel yönetim ahlakı, amacı ve anlayışıyla örtüşmektedir. Bu arada bu işi aynen bu şekilde götüren muhalefet belediyeleri de söz konusu. AKP iktidarının bu anlamdaki her türlü adaletsizliğinden ve yanlış uygulamalarını eleştirirken, muhalif olan ve üstelik eşitlikten, adaletten ve sosyal devlet anlayışından dem vuran partilerin yerel yönetimlerin de aynı ve benzer işlere imza atıyor olmaları büyük bir çelişkidir. Ya da yok aslında birbirlerinden farkları..

Profesyonel takım peşinde koşan, çok büyük ekonomik kaynak aktarımları yapan birçok belediye, bir süre sonra bu takımları başkalarına ( Başakşehir örneğinde olduğu gibi) peşkeş çekebiliyor. Ya da örneklerini gördüğümüz üzere spora birçok hile ve hurda karıştırarak sporu spor olmaktan çıkarıyor ve kulüpleri paravan olarak kullanmaya başlıyorlar (Ankaraspor örneği, Osmanlıspor örneği v.b). Bazı kulüplerde küme düşürülüp kaderine terk ediliyorlar (Gaziantepspor vb.)

Özetle yerel yönetimlerin amaçlarından birisi sporu desteklemektir elbette... Ama bu yerelde haksız rekabete neden olacak şekilde olmamalıdır. Olursa yerel yönetimin varlık nedenine ters düşen bir durum ortaya çıkmaktadır. İkincisi çok büyük parasal kaynakları bu işlere aktarmak yerine oyun alanları, semt sahaları, altyapılar, altyapı kulüp oluşumları, amatör spor kulüpleri ve takımlarına eşitçe harcayacak bir yerel yönetim anlayışı asıl amacına ve varlık nedenine uygun bir yerel yönetim anlayışı olsa gerektir. Bir yerel merkezde sporun gelişmesi demek, o yerelde bir profesyonel takımın olması demek değildir. Profesyonellik kamusal kurumlardan kaynak karşılaması ve aktarımı ile yürüyecek bir iş değildir. Profesyonellik kendi finans kaynağını oluşturarak, kendini devam ettirebilmek demektir.

Bizde yerel yönetimler bu anlamda işi yanlış yerden başlatarak, yanlış amaçlar için sporu kullanma eğilimindedirler. Bu tür yaklaşımlar sanıldığı gibi spora destek değil, tam tersine engel olmak gibi sonuçlar doğurmaktadır. Üçüncüsü bir yerel yönetimin reklama ihtiyacı olmaz. Hele hele bunu spor ve futbol ile reklam yapmanın peşinde olmaz. Buna bu şekliye ihtiyacı olmaz veya olmamalıdır.

Aynı şekilde bu durum profesyonel liglerde mücadele eden voleybol, basketbol ve diğer spor dalları ve takımları için de geçerlidir. Örneğin bu anlamda “kadın sporunu” / ”sporda kandın varlığı”nı desteklemek gibi bir savunma ise çok geçerli bir savunma değildir.  Oysa bunun yerine yerelde kadın sporculara, kadınların amatör spor uğraşılarına ve bireysel sporlarda kadınlara destek verilmesi gibi uygulamalar daha çok “kadın sporcu” demektir ve bu anlamda daha uygun ve daha doğru bir yaklaşımdır.

Yerel yönetim ve spor bağlamında şunu da ifade etmekte yarar var. Eğer yerel yönetimlerin kulüpler ve takımlar düzeyinde profesyonel liglerde mücadele etmeleri isteniyor ve savunuluyor ise bunun yöntemi halkın parasını milyon dolarlar harcayarak kulüp satın alma, kulüp kurarak milyonlarca liralık oyuncu lisanları ve transferleri peşinde koşarak değil, belediye bünyesine alacakları “spor işçisi”, “spor memuru” statüsü ve kadroları ihdas ederek gerçekleştirmeleridir. Bu aynı zamanda yerel yönetim varlığı ve amacına daha uygun bir yaklaşım olur. Üstelik söz konusu bu sporcular da sosyal güvenlik ve özlük hakları bakımından geleceklerini bu şekilde inşa etmiş olurlar. Büyük paralar karşılığı spor yapanlar ise kendi pazarlarının takımlarına ve kulüplerinde giderler. Bu anlamda birer şirket olan diğer spor kulüpleri de birer şirket olarak ne halleri varsa görürler ve kamu kaynaklarına göz diken asalak olmaktan çıkarlar.

Özetle yerel yönetimlerde şirketleşmiş kulüplere ve profesyonel takımlar kurmak veya bunlara para aktarmak demek, halkın parasını kişisel, siyasal ve fantezi amaçlar için harcamak demektir.

Kaynak:

Etiketler:

6 Temmuz 2020 Pazartesi

Siyahların sporculuk dışındaki rollerine dair bir giriş yazısı: Raheem Sterling haksız mı?

Irkçılık gizli ve açık olmak üzere sürdürülür. Diğer tüm ayrımcılık konularında olduğu gibi. Futbolda ve birçok spor dalında tribünlerde açık ırkçılığın her türlüsüne tanık oluyoruz. Yaşadığımız süreçte, Avrupa başta olmak üzere siyah teknik direktörlere yönelik gizli bir ırkçılığın sürdürüldüğünü de biliyoruz
Siyahların sporculuk dışındaki rollerine dair bir giriş yazısı: Raheem Sterling haksız mı?
Muhtemelen düşünmüş olabilirsiniz… Tüm dünyada özellikle atletizm sporunda üst düzey siyah atlet/sporcu sayısı açık ara öndedir. Bu birçok spor dalında, özellikle siyahi nüfusun, beyaz nüfus açısından çok daha az olduğu Amerika, Avrupa kıtası ülkelerinde oransal kıyaslama açısından değerlendirildiğinde atletizmi aratmayacak düzeyde yüksektir.
Başta İngiltere olmak üzere, Avrupa ülkelerinde siyah sporcu sayısı özellikle futbol açısından neredeyse beyaz oyuncu sayısına denktir. Belki hala eşit sayıda değillerdir ama özellikle üst düzey yarışmacı takımlarda yer alan oyuncuların, Avrupa siyah/beyaz nüfusu kıyaslamasında oransal açıdan ciddi boyutlarda yüksektir. Lakin sporculuk açısından ulaşılan bu düzey, spor yöneticiliği ve teknik direktörlük, menajerlik gibi diğer spor aktörleri bağlamında son derece düşük düzeydedir.
Sporculuk bağlamında ulaşılan oran ve başarı bir yönüyle bakıldığında, sadece siyahların mücadelesi ve başarısı ile ilgili bir sonuç değildir. Bu, yarışmacı ve endüstriyel sporun ve özellikle futbolun siyahlara ihtiyaç duymasının bir sonucudur. Kazanmanın, para kazanma ile eşitlendiği, para kazanmanın ise kazanmaya endekslendiği bir piyasa aynı zamanda oyuncu pazarını da değiştirdi. Ve siyahlar ırklarının da verdiği bazı bedensel ve atletik özelliklerini, teknik kapasite gelişimleriyle besleyerek, bu pazarda ciddi yer bulmaya, daha doğrusu pazar sahiplerinin işine yaramaya başladılar. Yani üretim araçlarına sahip olanlar, üretim ilişkilerini değiştirerek, üretim ve tüketimi yeniden biçimlendirdiler. Siyahiler bu nedenle futbolda daha çok yer buldu… Amerika’da çok daha önceleri siyahların basketbolda yer bulmaları da aynı sürecin doğal sonuçlarıdır. Tıpkı çiftliklerde çalışan kölelerin, çiftliklerin kapanmaya başlaması, tarımın makinalaşması, sanayileşmesi ve açılan fabrikalarda istihdam edilecek ucuz ve yoğun işgücüne olan ihtiyacın karşılanması için klasik anlamda köleliğin sona erdirilip, başka tür bir köleliğe geçişte olduğu gibi.
Bu konuyu burada keserek, girişte “Hiç düşündünüz mü?” derken işte bu sürecin halen daha siyah teknik direktörler konusunda tamamlanmamış bir süreç olduğunu ve zamanı gelince, üretim ilişkilerinin bir gereği onun da tam anlamıyla gerçekleşeceğini söylemeye çalışıyoruz.
Epey zamandır, en az iki veya üç nesil siyahi oyuncu dünyada ve özellikle Avrupa’da üst düzey takımlarda, üst düzey oyuncular olarak yer almışlarken, neden ve niçin teknik adamların arasında siyahiler yok denecek kadar az? Nedeni basit. Çünkü teknik adam piyasası ve pazarı için siyah teknik adamlara henüz ihtiyaç yok. Futbol finans kapitalin, yani futbola yönelik para ticaretinin daha kârlı bir iş olması için, teknik adamlar açısından siyah teknik direktörlere şimdilik ihtiyacı yok… Olursa işler hemen değişmeye başlar.
Irkçılık gizli ve açık olmak üzere sürdürülür. Diğer tüm ayrımcılık konularında olduğu gibi. Futbolda ve birçok spor dalında tribünlerde açık ırkçılığın her türlüsüne tanık oluyoruz. Yaşadığımız süreçte, Avrupa başta olmak üzere siyah teknik direktörlere yönelik gizli bir ırkçılığın sürdürüldüğünü de biliyoruz. En azından istatistik böyle söylüyor. İstisnai birkaç örnek ise durumu kurtarma adınadır.
Örneğin bu anlamda İngiltere örneğinden yola çıkarak, “2018 yılında Futbol Federasyonu, eşitlik eylem planında” lider pozisyonundakilerin yüzde 5’inin ve İngiltere koç personelinin yüzde 13’ünün BAME (Birleşik Krallıktaki Siyah, Afrikalı, Asyalı, Etnik Azınlıkların) oluşturduğunu açıklamış olduğunu belirtelim. Bu sayılar, Birleşik Krallık’ta yaşamakta olan BAME nüfusu ile kıyaslandığında ne demeye çalıştığımız çok açık anlaşılmaktadır. Söz konusu eylem planında Federasyon’un 2021 için liderlik rolleri için yüzde 11 ve koçlar için yüzde 20 hedeflerini “belirlemiş” olduğunu ifade edersek bunun olumlu bir çalışma veya proje olmasına rağmen, zorunlu bir değişime işaret ettiğinin de altını çizelim. Bu oran Birleşik Krallık’ta yaşayan İngiliz olmayan İngiliz vatandaşlarının nüfusuna denk gelen bir orandır.
Sözü Raheem Sterling’e bırakarak yazıyı sonlandıralım. İngiliz futbolunda yöneticiler ve teknik direktörler arasında daha fazla siyahi, Asya ve azınlık halktan insanların yer alması ve onlara eşit fırsatlar sunulması gerektiğini söyledi Sterling. Eski İngiliz futbolculardan teknik direktör olan Steven Gerrard, Frank Lampard, Sol Campbell ve Ashley Cole arasında karşılaştırma yapan Sterling, “Gerrard, Lampard, Campbell ve Cole gibi isimlere bakın. Hepsinin İngiltere’de çok büyük kariyerleri vardı ve İngiltere için oynadılar. Hepsi üst düzey teknik direktör olabilmek için çok çalıştı ama bu dördünden eşit fırsatlar verilmeyen iki isim, eski siyahi oyunculardı: Campbell ve Cole…”
Ne dersiniz? Raheem Sterling haksız mı?

6 Haziran 2020 Cumartesi

TÜRKİYENİN SPOR / FUTBOL KULÜPLERİ İÇİN SONUN BAŞLANGICI


 

1

Futbol kulüplerini bankalara teslim eden anlaşmalar sonrası şimdi de kulüplerin satışı yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.

Gazeteci Taylan Büyükşahin’in futbol kulüplerinin Bankalar Birliği ile yapılan yapılandırma anlaşması sonrasındaki gelişmeleri değerlendirdiği yazısında sermaye çevrelerinde, kulüplerin satışı için tüm ortam hazır, Çin'den mi, Rusya'dan mı yoksa Körfez ülkelerinden mi futbol kulüplerine yatırımcı geleceğinin tartışıldığını belirtti.

Büyükşahin'in o değerlendirme yazısı şu şekilde; "Şu anda futbolun en önemli sorunu ise çeviremediği borçları. Çok sayıda kulübün iflas noktasına geldiği herkesin kabul ettiği bir konu… Şirket statüsünde yönetilen spor kulüpleri için, tipik bir sanayi kuruluşu gibi “İflas edip kepenk kapattı” demek mümkün değil. Hâl böyle olunca bu çevrilemeyen borçlar, güç odaklarının futbola yeni sızma alanı olacağa benziyor. Bu borçlar artık, asırlık Türk futbolunda kökten değişime yol açacak.

Bilindiği üzere Türkiye Bankalar Birliği, Türkiye Futbol Federasyonu ile birlikte kulüplerin çeviremedikleri borçlarını yapılandırmak için harekete geçmişti. Bununla ilgili gerekli prosedürler çoktan gerçekleşmiş, anlaşmalar imzalanmış ve paralar ödenmişti. Ama bu dahi kanayan yarayı tedavi etmeye yetmedi. Çünkü pervasızlık tüm hızıyla devam etti. Örneğin transferler hiç yavaşlamadı. Sanki gizli bir el kulüplerin plansız şekilde hareket etmesi için sürekli bastırıyor.

Sonuç olarak faturasını dahi çeviremeyen kulüplerin satışı için tüm ortam hazır. İş, siyaset ve spor dünyası kulislerinde konuşulan konu, kulüplere ve özellikle futbol kulübü haline getirilen kulüplere Çin'den mi, Rusya'dan mı yoksa Körfez ülkelerinden mi yatırımcı geleceği üzerine…

Peki ya altyapılar? Birincisi içine düşülen bu durum altyapıları gerektiği biçimde işlevsel hale getirmemiş olmanın ve daha önemlisi kulüplerin geleceğine açısından stratejik bir öneme sahip olmamasının sonuçlarıdır.  İkincisi bundan sonraki süreçte aynı şekilde devam etmeleri için sıcak para gerekeceğinden, bu sıcak paranın da ancak bazı finans çevrelerinden sağlanabileceği yaklaşımı üstyapıların yeniden şekillenmesi anlamı taşıyacaktır. Altyapılar ise bundan sonraki süreçte çok daha farklı bir iş kolu olacaklardır. İyi mi olacaktır? Kötü mü olacaktır elbette zaman gösterecektir. Ama çoğu çocuğumuz ve gencimiz için zaten kapalı olan o altyapı kapıları, tamamen kapanacaktır.

 

2

Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu ise 'Spor Kulüpleri ve Federasyonları Çalıştayı”nda şunları söylemişti; “Mevcut durumu iyi analiz etmeliyiz ve bu endüstrinin dinamolarından biri haline gelmek istiyorsak, analitik bir perspektifle futbola bütüncül bir bakış açısı getirmek mecburiyetindeyiz. Sorunların çözüm yollarını enine boyuna tartışmak zorundayız. Mevcut ortaklıkların ve mevcut varlıkların değerini artıracak stratejiler artık üretilmelidir. Reklam ve sponsor gelirlerini, maç başı gelirleri artıracak eylem planları hayata geçirmeliyiz. Sponsorlar, spor ekonomisinin yapıtaşlarıdır. Türk sporu, muhtelif nedenlerle son yıllarda büyük sponsorların bir bölümünü kaybetti. Küresel rekabette, özel sektörden gelecek destek her daim ivme kazandırır. Bu açığı sadece devlet üzerinden kapatmaya çalışmak, devleti en büyük sponsor yapar ki bu da sürdürülebilir bir sistem oluşturmak için rasyonel bir adım değildir. Sponsorların sistemden çıkış nedenleri doğru analiz edilmeli ve onlar yeniden sektöre kazandırılmalıdır”

Ve yine aynı düzlemde devam etmişti; “Almanya, Fransa, İngiltere gibi; idari, mali ve sportif yönden bir yeniden yapılanma sürecine girilmesi gerektiği artık su götürmez bir gerçek… Özellikle futbolumuzun artık kendi değerini, idari, mali ve sportif anlamda çağdaş ve gerçekçi yöntemlerle, uluslararası bakış açısına uygun strateji ve planlarla şekillendirmesi gerekiyor. Çünkü global çapta sportif başarının, finansal ve idari disiplinle eş zamanlı gerçekleştiği bir çağda yaşıyoruz. Kulüplerin idari ve mali disiplini yakalamaları için, liyakat sahibi kimselerin yönetim kadrolarına dahil edilmesi gerekiyor. Öte yandan ülkemizde kulüp yapıları, Avrupa’da hatta dünyada eşine pek az rastlanır bir çeşitlilik gösteriyor. Dernek, anonim şirket, müessese, branş ve belediye kulüplerimiz var. Bu durum, yasal anlamda sorunları da beraberinde getiriyor. İnşallah, milli irademizin tecelligâhı Gazi Meclisimiz, üzerine çalıştığı bizim de teknik ve veri desteği verdiğimiz “Spor Kulüpleri ve Federasyonları Yasasıyla” bu konuyu yakın bir zamanda gündemine alacak".

Bilindiği üzere "spor kulüpleri yasası" uzun zamandır çeşitli dönemlerde tartışılan bir konu başlığı ve Türkiye'deki spor kulüplerinin yapısını doğrudan ilgilendiriyor.

Ülkemizde futbol kulüpleri genellikle dernek statüsünde sportif etkinliklerini sürdürüyor. Kulüpler bunun yanında sermaye piyasalarına açılmanın bir aracı olarak şirketleşmeyi tercih ediyor. Şirketleşmek aynı zamanda dernek statüsünden de kurtulmak anlamına geliyor.

Futbol kulüpleri oluşturdukları bu yapı sayesinde bir taraftan dernek olmanın getirdiği çeşitli avantajları kullanırken, diğer taraftan kurdukları veya ortak oldukları şirketler sayesinde, derneklerin sınırlı olarak yapabildiği veya hiç yapamadıkları geniş çaplı ticari faaliyetlere girişiyor.

Buna göre; 3813 sayılı Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun 27. maddesi ile Profesyonel Futbol Talimatının 52. maddesi hükümlerine göre spor kulüpleri, profesyonel takımlarını Türk Ticaret Kanununa göre kuracakları veya kurulmuş anonim şirketlere devredebilir; bu şirketler aracılığıyla ticari faaliyetlerde bulunabilir, profesyonel futbol faaliyetlerini sürdürebilir konuma gelmişlerdir.

Spor kulüplerinin bütünüyle bir şirkete dönüştürülmesi kulüplerin büyük sermaye grupları tarafında alınıp, satılabilmesinin de yolunu açacak.

Peki, "Hayırlı olsun" diyelim mi? Unutmayınız satılan veya özelleştirilen her kurum ve her yapı artık özündeki değerini öyle veya böyle yitirir. Karlı bir yatırım aracına dönüştürülen her şey coğrafik özelliklerini ve kültürünü kaybeder.

Aslında hayatta hiç bir şey tesadüf değildir. Türkiye futbol pazarı karlı bir yatırımdır. Ancak bu pazarı da tıpkı diğer pazarlarımızda olduğu gibi yeterince işletememiş olmamız nedeniyle sözde küresel piyasa adına yabancılara teslim etmek durumunda kalacağız. İşte asıl konu o pazarı bilerek ve isteyerek kaptırılmasını sağlamış olmamızdır. “Oh.... Böyle daha iyi olur, hiç olmazsa futbolumuz gelişir” diye düşünenlerin hangi futbolumuzun gelişeceğini de iyi düşünmelidirler.

 

3

Yukarıda yazılanlar pandemiden önceki süreçler ile ilgiliydi. Pandemiden sonra çok daha hızlı ve olumsuz gelişmelere tanık olacağız.  Kulüp gelirlerinin düşmüş olması, birkaç aylık gelir yoksunluğu herkesi panik havasına sürüklemiş durumda. Borçların anapara bir yana faizlerinin dahi ödenememesi gündemde. Sonun başlangıcı, başlangıç olmaktan çıkarak sona dönüşmeye başlayacak.

Türkiye spor ve özellikle futbol kulüpçülüğü kendini olması gerektiği düzeyde kamucu veya serbest piyasacı temelde tercihini tam olarak yapmamış olması bir yana, sözde tercih ettiği piyasacı modelin, gerçek anlamda gereklerini ve davranışlarını yerine getirme becerisi ve davranışından yoksun bir şekilde günü kurtarmanın peşinde olmuşlardır. Taşralı tüccar zihniyeti ve sonradan görme kentli rantiyeci bir yaklaşım ile yöneticilik yapmanın ve dahası siyasi iktidar ile iş tutmanın iflasa sürüklediği futbolda ve çoğu spor alanında sona yaklaşmış bulunmaktayız.

Kurtuluş dedikleri ise muhtemelen şirketleşmenin ve borsada işlem görmenin açmış olduğu yol ile başta kültür yoldaşlığının pek hevesli olunduğu petro-dolar sahiplerine, kulüplerin bir kısmının satılmasıyla çözümlenecek veya arzulanan şekilde amacına ulaştırılacak gibi durmaktadır.


https://sendika63.org/2020/06/turkiyenin-spor-futbol-kulupleri-icin-sonun-baslangici-589392/


Etiketler:

4 Haziran 2020 Perşembe

NEREDEN TUTSANIZ ELİNDE KALAN BİR SPOR VE FUTBOL DÜZENİ



Türkiye Futbolu UEFA şampiyonlar ligi olsun, UEFA Avrupa ligi olsun bu sezon da uluslararası düzeyde boy gösteriyor ama yine boy verdiğinde boğulacakmış gibi olup çırpınmaya başlayan görüntüsü tüm gerçekliği ile devam ediyor.

Türkiye sporunda asıl ve temel sorununun Türkiye’nin bütün çocuklarına ve gençlerine ulaşamamak olduğu anlaşılmadığı sürece yapay, geçici, günü kurtaran ve anlık çözümler ile yaşamaya devam edeceğiz. 

Türkiye sporunun sorunsal haline gelmiş temel meselesini aşmanın yolu ise, tüm insanlarına eşitlikçi ve adil şekilde spora ulaşma ve spor yapma fırsatı ve imkânı ile doğrudan ilişkili olduğu, ve spor politikalarının bu temel formasyon üzerine inşa edilmesi gerektiğidir.     

Atletizm sporunu, sadece performansa dayalı atletizm olarak gören ve bunu da dışarıdan paralı atlet (misyoner atlet) getirerek ve onlara vatandaşlık vererek, uluslararası yarışmalarda Türk isimleri ile yarıştırarak başarılı olduğumuzu ve olacağımızı düşünen bir anlayış ile karşı karşıyayız. Cimnastik sporunu ise kitlesel bir spor haline getirmekten çok uzak, buna rağmen bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda başarılı genç ile belli düzeylerde başarılar yakalanması sağlanan, yüzmede neredeyse ortalarda hiç olmayan voleybolu ve esas olarak basketbolu neredeyse tamamen yabancı oyuncular üzerinden götüren, okullarda beden eğitimi ve spor adına bir şey bırakmayan köy, kasaba ve ilçelerin birçoğunda sporun söz konusu olmadığı, ülke sporunun şişirilmiş ve niteliksiz bir futboldan ibaret olduğu bir süreç yaşıyoruz.

Ama buna rağmen futbolumuzda bir türlü olması gereken düzeyde ve nitelikte değil. Çünkü futbol gelişimini ve futbolda başarıyı sadece üstyapı takımları ve kulüpler başarısı ve hegemonyası olarak gören, ulusal ve uluslararası büyük kulüp ve takım olmanın pahalı ve çok sayıda yabancı oyuncu transferi ile gerçekleşeceğini sanan bir futbol zihniyetine teslim olmuş durumdayız.

Tutarsızlığın, yanlışın, çelişkinin hangisinden söz edelim bilemiyoruz.  Teknik adamların, yöneticilerin, siyasetçilerin ve sporcuların sanki elbirliği etmişçesine aynı hengâmenin içinde mutlu mesut ama bir o kadar da debelenerek sürdürmeye çalıştıkları bu spor düzeni ile uluslararası gidilebilecek yer, ulaşılabilecek başarı yoktur. Olsa da tek tük ve görecedir.

Ülkenin tüm kamu spor kurumları başta federasyonlar olmak üzere, özellikle de sözde özerk TFF, siyasi iktidarın atadığı, onay verdiği, desteklediği ve bir şekilde organize ettiği kişilerin yönetiminde, liyakatin hiçe sayıldığı, siyasetin yaptırım gücü olarak kurgulanmış yeni spor sisteminin birer mekanizmaları haline getirilmiştir.

Özetle, söylemekten bıkmayacağız... Üstyapınız berbat ise altyapınız sizi kurtarmaz. Üstyapılarınızda kalite, düzey, nitelik, felsefe, düşünce, anlayış, zihniyet, uygulama ve yaşam biçimi değişmediği veya olması gerektiği gibi olmadığı sürece altyapılar bunu değiştirmeye yetmez. Zaten büyük bir olasılıkla altyapılarınız da aynı şekilde işler. Hayatı doğru kılmadan, hayatı doğru yaşamazsınız. Doğru yaşamaya devam etmekte ısrar etmek gerekir ama yetmez. Aynı zamanda hayatı da doğru kılmak için mücadele etmek gerekir...
Ne yapalım peki? Diyorsanız, İşe en azından şuradan başlayabiliriz; Üstyapıları yöneticisiyle, kulübüyle, takımıyla, medyasıyla reddederek... Saygı duymayarak, müsabakaları izlemeyerek, televizyonları açmayarak Çünkü hayatta hiç bir şey kendiliğinden düzelmez. Düzeldiği görülmemiştir.

https://indigodergisi.com/2020/06/nereden-tutsaniz-elinizde-kalan-bir-spor-ve-futbol-duzeni/

Etiketler: ,

3 Haziran 2020 Çarşamba

Almanya ve Türkiye Milli Takımını Çalıştıran "Teknik Direktör" Sayıları


Almanya ve Türkiye Futbolunu Milli Takımı Üzerinden Bir Değerlendirme

Giriş
Devamlılık.... Sihirli sözcük bu olsa gerek. Ama devam etmek için, devam edeceğiniz bir şeyleriniz olmalı... Yani diğer söylemle değerleri koruyarak geliştirmek, gelişirken de korumak dediğimiz, kendine özgülüğe ulaşmak meselesi.
Bir teknik direktör yanına aldığı yardımcı teknik insanı sadece yardımcı prosedür gereği veya işlerini kolaylaştırsın diye almaz. Onu geleceğe hazırlamak için alır. Onu geliştirir, geliştirirken yetiştirir ve sonunda zamanı geldiğinde işi ona teslim eder. Çünkü insanlar gelir geçer ama o işler ve o kurumlar devam eder.

Almanya Örneği
Örneğin Sepp Heberger, olmasaydı Helmut Schön olur muydu?.... Olurdu belki ama başka bir yerde ve başka bir Helmut Schön olurdu... Keza Schön olmasaydı Derwall olur muydu? Elbette olurdu... Ama bildiğimiz, tanıdığımız bir Derwall olmazdı...
Bu işler esasen böyledir. Hangi alan olursa olsun alaylı ve okullu dediğimiz o işin hayata dair içinde olanlar için de,  o işin okullu dediğimiz kuramsal gelişim ve eğitiminde de böyledir. Böyle olduğu için de "Alman(ya) futbol ekolü" diye bir şey vardır.
112 yıllık Almanya Futbol Milli Takım Teknik Direktörler serüvenine baktığımızda YDFB Komitesi (1908-1927), Nerz (1928-1936), Herberger (1936-1964), Schön (1964-1978), Derwall (1978-1984), Beckenbauer (1984-1990), Vogts (1990-1998), Ribbeck (1998-2000), Völler (2000-2004), Klinsmann (2004-2006), Löw (2006- .....) süreçlerini görmekteyiz... Böylece ilk varacağımız sonuçlardan birisi bu işin kişi çalışan ve sorumluluk alan anlamlarında nasıl yürümesi gerektiğine dair olsa gerektir. Ki buna rağmen Ribbeck, Völler ve Klinsman dönemlerini bu tarihi yolculuk açısından tartışmalı kısa dönemler olarak değerlendirmek mümkündür. Nitekim Almanya futbolunu takip edenler bileceklerdir, bu 6 yıllık süreç biraz da endüstriyel futbolun yarattığı dönüşümler ile de ilgili olsa gerek bir duraklama veya hazır olanı kullanarak tüketme yıllarıdır.
Özetle demeye çalıştığımız esas olgu, her bir teknik direktör bir öncekinin devamı, bir sonrakinin öncülüdür. Üzerine koyarak ve ekleyerek devam ederler. Gelişim ve gelişimin sürekliliği bu şekilde sağlanabilir. Bugün Almanya teknik direktörü Löw'ü futbol kültürü ve oyun yapısı olarak geriye doğru sarınız, Herbergere kadar ulaşırsınız... Neden Herberger derseniz, Herberger, Schön ve Derwal üçlüsü, bir ülkede üç neslin aynı futbol anlayışı inşa etmelerine dair sürece ilişkin özel bir model  teşkil ederler.  Özetle sistematik Almanya futbolunun gelişerek ve farklılaşarak evrilmesinde bu 3 nesil devamlılığı, Alman(ya) futbolunun kalıcı "teknik inşa sürecidir"....

Türkiye Örneği
Şimdi gelelim ülkemize. Ülkemizde durum tam tersidir. Hatta başka ülkeler ile kıyaslanamayacak ölçüde bir teknik direktör sirkülasyonu söz konusudur. Üstelik hiç birisi bir ekolün veya modelin birbiri ile ilişkili insanları değillerdir. Türkiye futbolunda milli takımlar olsun, kulüpler olsun, 3 nesillik bir futbol inşa süreci devamlılığı söz konusu değildir. Ülkemizde 1923'den itibaren (tff’nin uefa’ya kabulü ile) resmi olarak başlayan 97 yıllık futbol milli takım sürecindeki teknik direktör (aynı kişinin birden fazla gelmesi de dahil), insanı hayretler içinde bırakacak kadar çoktur. 97 yıllık süreçte tam 58 kez teknik direktör değişimi yaşanmış bir milli takım ülkesiyiz (bkz:https://www.tff.org/Default.aspx?pageId=321).  İşin millik yönü elbette hiç önemli ve tartışılması gereken bir konu değildir. Önemli olan ve tartışılması gereken işin teknik boyutları, iş açısından ulaşılması gereken asıl hedeflere neden ve niçin ulaşılamamış olduğu olmalıdır. Böylesi bir teknik direktör sirkülasyonunda, teknik anlamda nasıl bir futbol oyun standardı yakalanabileceği, ekol adına nasıl bir birikim sağlanabileceği, dahası sürdürülebilir bir modele nasıl ulaşılabileceği ortadadır. Sonuç itibariyle geldiğimiz yer asla tesadüf değildir. Bulunduğumuz konum ve düzey hak ettiğimiz yer ve düzeydir.
Türkiye Futbolunda gerek milli takım, gerekse kulüpler ölçeğinden olsun teknik direktörlerin devamlılığı ve formasyonu bakımından kimin önceli ve öncüsü, kim kimin takipçisi ve devamı olduğunu söylemek mümkün değildir. Örneğin Gündüz Kılıç'ın yardımcısı, takipçisi veya geliştirerek devam ettireni kimdir? Çoşkun Özarı olabilir mi? Elbette hayır. Bu anlamda akıllarda kalan bir Piontek süreci vardır, o da yapması gerekenleri çoğunu gerçekleştiremediğini belirterek ayrılmış, kimine göre yanında yardımcı teknik direktör olarak yerini Fatih Terim onu devam ettirmiştir. Durum teknik anlamda ve futbol formasyonu açısından bakıldığında hiç de böyle değildir. Fatih Terin o kısa süreçte yapılanların meyvesini toplamış ve bir takım ilişkileri ve özel becerileri de kalıcı olmayı başarmıştır. Lakin asıl olması gereken biçimde Türkiye Futbolu adına stratejik bir model inşasını devam ettirmemiş veya ettirememiştir. Kulüpler düzeyinde de bunu yakın tarihte Derwall ile bir ölçüde Galatasaray’da görür gibi oluruz.  Ama orada da aynı senaryo Feldkamp süreci hariç yine Fatih Terim örneği ile yazılıp, oynanmış ve sonlanmış gibidir.
Milli takımda olsun, kulüplerde olsun o kadar çok teknik direktör değişimi söz konusudur ki, kim kimi ne düzeyde etkileyecek, geliştirecek ve yetiştirme imkanı bulacaktır? Ya da kimin bir öncekinden öğrenme isteği ve zamanı olacaktır? Ülkemizin karakteristik bir futbol inşa süreci için birbirlerini geliştirerek yetiştiren ve bunu sürdüren 3 nesli saymak mümkün değildir. Son 30 yıla bakalım. Neredeyse 20 yılını fiili olarak teknik direktör olarak geçirenlerin, başka hangi teknik direktörü ne düzeyde geliştirip yetiştirdikleri ve yerlerini ona bıraktıkları herhangi bir örneğe rastlamak mümkün olamamıştır.
Ekol denilen şey, aynı zamanda aktarılarak biriktirilen, biriktirirken üzerine ilave edilerek geliştirilen bir sürecin sonucu ortaya çıkan kendine özgü ama evrensel bir “yapı” demektir. Türkiye’de işe başlanması gereken yerlerden birisi de burasıdır. Bunun için hocaların aynı zamanda birer "okul" niteliği taşıyor olmaları gerekir. Okul niteliği demek öğretmeyi öğretebilen, farklı şeyler öğreten, öğrenen yardımcı teknik kadrolar üzerinde öğreticilik etkisi yaratan teknik direktörler demektir. Hollanda'ya Fransa'ya İngiltere'ye baktığımızda, eski Sovyetler örneğine baktığımızda, çoğu gelişmiş Spor ve Futbol ülkelerine baktığımızda gördüğümüz şeylerden birisi de budur.

Bazı Çıkarımlar ve Sonsöz;
 1.Türkiye futbolunun temel sorunlarından birisi ulusal düzeyde bir futbol anlayışına ve bunun için gereken ilkesel yönetim tavrına geçememiş olmasıdır. Tipik bir sömürge ülkesi ve tipik bir kargaşa ülkesi görüntüsü veren futbolda teknik direktörler serüveni birçok şeyi açıklar niteliktedir. Çünkü devamlılığı olmayan hiç bir alanda gelişim ve kendinize özgü yaratım ve üretkenlik sağlayamazsınız.
2. Almanya 112 yılda neden ve nasıl bir ulusal futbol inşasını başardığının açıklaması yukarıdaki tabloda açıkça görülmektedir. 112 yılı federasyon süreci de dâhil teknik direktör ayısına bölseniz her teknik direktöre neredeyse 10 yılı aşan bir çalışma süreci düşer. Türkiye örneğinde bu ortalama 1,5 yıldır. Bu durum spor ve futbol kulüpleri düzeyinde de aynı şekilde işleyen bir yapıya sahiptir.  
3. Türkiye'de 97 yılda birçok teknik direktör birden fazla göreve gelmiştir. Bu dahi başlı başına önemli ve tartışmalı bir veridir. Bir göreve aynı kişinin defalarca gelmesi demek, her şeyden önce orada işlerin aktarım ve birikim ile ilgili bir sistematiğe oturtulmamış olmaması yanında, o iş alanı ile ilgili farkı yönetişim ilişkilerinin ve gündelik siyasetin müdahil olması anlamlarına gelecek göstergeler olarak değerlendirilmelidir.
4. Türkiye 97 yıllık milli futbol takımı sürecinde, görev verdiği teknik direktör kimliklerine bakıldığında ilk yıllarda bir İngiliz futbol anlayışının temellerini atıyor ve inşa ediyor gibi görünse de, ilerleyen süreçte herhangi bir futbol oyun anlayışına karar verememiş, zamanın gereklerine göre davranan ve sürekli bir savrulan bir görüntü sergiler durumdadır.
5. Böyle bir işleyişte neyi, nasıl inşa edecek ve devamlılık sağlayacaksınız? Öğreten bir teknik direktörü ve öğrenirken öğretmeyi de öğrenen futbolcuyu nasıl yetiştirme imkânını nasıl bulacaksınız? O nedenledir ki, özellikle futbolda evrensel düzeyde yetkin, donanımlı ve kabul gören bir teknik adan nesli söz konusu değildir.
6. Koruyarak geliştirmek ve geliştirirken korumak için elinizde bir futbolunuzun olması gerekir. Bunun için de kendi futbolunuzu inşa etmelisiniz. Türkiye 97 yıldır UEFA’ya üye Federasyonu olan bir ülkedir. Ama daha hala kendisine özgü veya kendi özelliklerini futboluna yansıtabilmiş bir ülke değildir. Daha doğru tanımla, evrensel bir oyun olan futbola kendisine özgü bir şeyler ekleyememiştir. Ama bakınız Almanya, eklemiştir ve ekol olmuştur.
Devamlılık önemlidir. Ama devamlılık için devam edeceğiniz kendinize ait bir şeyleriniz olması ve bunu sürdürebilecek bir yönetişim modelinizin olması biricik ön koşuldur.

Kaynak: https://sendika63.org/2020/05/almanya-ve-turkiye-futbolunu-milli-takimlarini-calistiran-teknik-direktor-sayilari-uzerinden-degerlendirme-588797/



Etiketler: ,

AUXERRE, GUY ROUX, BİR KULÜP ve TEKNİK ADAMLIKTA ADANMIŞLIK


ÖZET GİRİŞ

Association de la Jeunesse Auxerroise kısaca AJ Auxerre, Fransız futbol takımıdır. Bourgogne bölgesinin Auxerre kentinin takımı olarak 1905 yılında kurulmuştur. Forma renkleri mavi-beyaz olan kulüp, Takımın lakabı mavi meleklerdir.
Takımın çalıştırıcılığını 1961 yılından, 2005 yılına kadar yapan Guy Roux, bu alanda kırılması güç bir rekora imza atmıştır. Roux, Auxerre'i, en alt kümeden 1980 yılında 1. Lige kadar çıkartmış, 1996 da ise Ligue 1 şampiyonluğuna ulaştırmıştır.
Fransız yönetmen Jean-Jacques Annaud'un 1978 tarihli filmi, Coup de tête Auxerre-Troyes maçından çeşitli görüntüler içermesi ve Auxerre'den bahsetmesi sebebiyle, Auxerre sinemada da kendine yer edinmiştir.

GİRİŞ
Başarılı teknik direktörleri sıralayınız veya sayınız dendiğinde kimsenin aklına Guy Roux ismi asla gelmez. Niçin? Çünkü popüler değildir. Çünkü endüstriyel futbolun içinde yer almasına karşın, endüstriyel futbolun pazarlama ve şov dünyasına uzak bir yaşam sürmüştür de onun için…
Asıl önemlisi başarılı olma en üst düzey takımlarda ve her sezon şampiyonlar liginde oynamaya endekslenmiştir de ondan…
Bize göre ise başarılı teknik adam ölçütlerinden birisi ve belki birincisi bir kulüpte uzun süre çalışmayı sürdürebilme ölçütüdür.
Keza bu ölçüt, spor kulübü için de geçerlidir. Bir spor veya futbol kulübünün başarılı bulunma ölçütlerinden birisi de teknik kadroyla olan uzun süreli ve karşılıklı işbirliğidir.
Yazının konusu aktör Guy Roux’a gelince, bir teknik adamın bir spor kulübünün ve bir futbol takımının başında tam 44 yıl boyunca çalışabilmesi demek başlı başına onu başarılı kıldığı gibi genel olarak ve muhtemelen de iyi insan kılar. Çünkü bu paraya ve güce tapmamayı, piyasaya boyun eğmemeyi, ilkelere ve geleneklere bağlı kalmayı, erdem sahibi olmayı, sıradan olmayı göze almayı, gereğinden fazla hırslı olmamayı, haz peşinde koşmamayı ve adanmışlığı gerektirir.
Ama unutulmaması gereken çok önemli bir şey daha var; O da Auxerre kulübüdür… Bir teknik adamla 44 yıl çalışabilmek bir kulüp için muhteşem bir tablodur. Spor ve futbol tarihi bunu mutlaka yazacaktır.
Ülkemizde 44, 34, 24 v3 hatta 14 yıl olmasa da, en azından kesintisiz 10 yıl gibi bir süre ile bir teknik adamla devam edebilecek bir kulübümüzün olmasını çok arzu ederdik. Böylesi bir süreçte nitelikli bir çalışma düzeni, bu ülkenin futbolu açısından çok şey ifade edebilecektir. Bunun için elbette piyasa ve çıkar ilişkilerinden çok işin felsefi, tarihsel, sosyal ve teknik ilişki ve amaç boyutlarının öne çıkması gerekmektedir.
ASIL HİKAYE
Guy Roux ve Auxerre hikayesi 1961 yılında başlar. 1938 yılında Auxerre’e 500 km uzaklıkta bulunan Colmar kasabasında dünyaya gelen Guy Roux, 22 yaşına kadar amatör futbolcu olarak çeşitli takımlarda oynar. Bu arada futbol konusunda kafa yormaya, çalışmaya ve kendini geliştirmeye zaman ayırır. Kim bilir belki de üst düzey bir futbolcu olmamasında bunun payı da vardır. Veya üst düzey futbolcu olsaydı böyle bir hikaye olmayabilirdi. Ya da farklı bir hikaye yazılacaktı.
Guy Roux futbolu bıraktıktan 1 yıl sonra 1961 yılında, amatör bir kasaba takımı olan Auxerre’in teknik direktör aradığını duydu. Bu futbolculuk yaşamının en başından beri hayalini kurduğu meslek ve pozisyon için bir imkan ve bir fırsattı. Kulübe yazdığı başvuru mektubunda Auxerre kulübünde gerekirse odun bile kesebileceğini notunu da düştü. Diğer başvurular içinde en az maaş isteyen ve en genç antrenör Guy Roux’du. Ve tercih edilen de o oldu. Guy Roux 600 frank karşılığında Auxerre’in başına geçti.
Guy Roux, kariyerine başlar başlamaz ilk işlerinden birisi kulüp ve takım ile Auxerre halkını bütünleştirmeyi sağlamak olur. Çünkü buna ihtiyaç vardır. Bir kulüp ve bir takım halkıyla ve taraftarı ile gelişir ve büyür.
Auxerre, az nüfuslu olmasına karşın o dönemde, ülkenin önemli üretim merkezlerinden biridir. Çiftçilik ve ahşap üretiminde ülkenin en önemli merkezlerinden biri olan kasabanın imkanlarından faydalanmak yardım toplama işine girer. Örneğin, çiftçileri takıma keçi ve gübre bağışlamaları için ikna eder. Futbol sahasının yapımında o gübreler çok işe yarar. Kasabanın kadınlarına ve futbolcu eşlerinden takım için antrenman önlükleri dikmelerini ister. Buna benzer daha birçok işe imza atan Guy Roux, bu arada sürekli çalışır ve çalıştırır. Araştırmacı ve gelişimci birisi olan kişiliği sayesinde antrenmanları da farklı boyutlar kazanır. Zamanının neredeyse tamamı kulüpte ve sahada geçer. İşte tüm bu çabaların ve mücadelenin karşılığı elbette bir süre sonra gelmeye başlar.
Guy Roux’lu Auxerre 9 yıllık bölgesel ligin ardından 1970 yılında Bölgesel Lig’ten 3. Lig’e çıkar… Sadece 4 sezon sonra da 2. Lig’e yükselen Auxerre 1979 yılında daha sonra 4 defa kazanacağı (1994, 1996, 2003, 2005) Fransa Kupası’nda ilk defa final oynar ve fakat uzatmalarda 4-1 kaybederek kupayı rakibi Nantes’a kaptırır.
Aradan çok uzun zamanlar geçmez. Ve o büyük an gelir. 1979/80 yılında, yani Roux’un Auxerre’deki 18. sezonunda 2. Lig şampiyonlu da gelir. Haliyle, Fransa’nın üst düzey olan Ligue 1 merhaba denir. Lig 1 de 2 yıllık deneyim ve kendine gelme sürecinden sonra 1983-1984 sezonunu 3.bitirirler.
Aynı sezon Auxerre’in bu başarısında pay sahibi olanlardan birisi de Eric Cantona’dır. Eric Cantona, Alain Goma, Djibril Cisse, Philippe Mexes, Lourent Blanc gibi oyuncular Guy Roux’un Dünya futboluna kazandırdığı oyuncuların sadece birkaç tanesidir. Eric Cantona’nın şu sözleri ise söz konusu teknik adamın sadece bir teknik adam olmadığının ifadesi olsa gerektir; "Ailemden Marsilya'da 600 km uzaklıktaki Auxerre'ye gitmek için ayrıldım.Sadece 15 yaşındaydım. Biz genç oyuncular için Guy Roux bir baba gibiydi.Onu çok sevdim ve saygı duydum.Bazı kulüplerde öyle değil  ancak Guy Roux,Auxerre'in büyük bir aile gibi olmasını sağladı”.
1992-93’te Auxerre’i UEFA Kupası’nda yarı finale taşıyan Roux, 1994 yılında 15 yıl önce kaybettikleri Fransa Kupası’nı tarihlerinde ilk kez kazanırlar. Bu kupa Auxerre’in 2. Lig şampiyonluğunun ardından tarihinde kazandığı ikinci kupadır. 1 sezon sonra ise Auxerre, tarihinin en başarılı sezonunu geçirir ve hem ligi hem de kupayı kazanır.
O yıllarda Fransa’da Guy Rox’dan daha mutlusu yoktur. Ömrünü adadığı Auxerre Fransa’nın en büyüğüdür. Devam eden yıllarda Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final, UEFA Kupası’nda yarı final, Inter-Toto şampiyonluğu ve 2 Fransa Kupası şampiyonluğu daha yaşanır.
Guy Roux, 2005 yılında Sedan’ı yenip Fransa Kupası’nı 4.kez kaldırdıkları günün ertesi günü düzenlediği basın toplantısında, doktorların da tavsiyesi üzerine teknik direktörlük kariyerine son noktayı koyduğunu açıklar ve aynı kulüpte futbola 44 yıllık adanmış bir ömrü sonlandırdığını açıklar.
Sonradan Lens takımı ile çok kısa süreli bir beraberliğe adım atmış olsa da bu sadece 7 maç sürebildi. Muhtemeldir ki bazı futbol tarihçilerine ve bize göre, Auxerre ile Roux’un 44 yıllık mazisinde, 7 maçlık da olsa keşke başka bir takım ile ilgili kayıt düşülmemiş olsaydı. Veda toplantısında ayrılışına ilişkin olarak yaptığı açıklamada, bir takımı yönetecek ve ona maç kazandıracak gücü kendisinde artık görmediğinin altını çizerek, "Ayrılmak benim için en dürüst davranış olacak" diyen Roux, bitiriş kararını çok zor aldığını, "Karar alma anlarında, bir antrenöre gücünü veren ahlaki tonu yükseltme becerisini kaybettiğimi hissettim" ifadeleri ile yine ders verir gibi ifadeler kullandı.

SONSÖZ
Şimdi bir kulübe gelmek için milyon dolarlar isteyen, istemeyi bir yana bırakınız, gideceğe takımın yönetimine neredeyse kadro listesi veren teknik adamları düşününce, Guy Roux neredeyse kutsanacak bir kişilik ve futbol insanı olarak karşımıza çıkıyor.
Ama aynı düzeyde ve aynı saygınlıkta anmadan ve hakkını yemeden neredeyse geçilmemesi gereken diğer önemli aktör ise elbette Auxerre kulübüdür. Bir kulübün muhtemelen çok sayıda değişen yöneticisine rağmen böylesi bir geleneği sürdürebilmesi, dünyada eşi benzeri olmayan bir örmek uluşturuyor olsa gerektir.
Guy Roux ile beraber aslında çok daha önceden bitmiş olan “adanmış antrenörlük" modelinin son temsilcisinin de aktif futbol dünyasının dışına çıkmış olmasıyla o devir tamamen kapanmış oldu… Elbette Arsenal-Arsen Wenger, Manchester Unıted-Alex Ferguson hikayeleri de var ama bu çok daha farklı ve çok daha ektrem bir hikaye olsa gerektir.
Günümüz ticari futbolunda ve piyasasında sadece “teknik adamlar” değil, futbolun tüm aktörleri ve işleyişi yaşadığımız son salgın pandemisi nedeniyle kapitalist futbol düzeninin sorgulanacağı ve bir takım değişimlere yol açacağı kesin gibi görünüyor. Guy Roux ve Auxerre ilişkisi benzeri işleyişlere dönülür mü bilinmez ama çok şeyin eskisi gibi olmayacağı kesin gibi görülüyor.

Kaynak: https://sendika63.org/2020/05/bir-kulup-ve-teknik-adamlikta-adanmislik-auxerre-ve-guy-roux-588239/


Etiketler: ,